RİSALE-İ NUR’UN TELİF SOSYOLOJİSİ

Eklenme Tarihi: 03 Nisan 2017

Burada anlatmak istediklerimi önce ana hatlarıyla söylemeye çalışayım: Birincisi, başlık olarak ortaya konulmuş olan “Risale-i Nur’un Telif Sosyolojisi” son derece geniş bir çalışma hedefini ortaya koyuyor. Öncelikle bunun yapılabilmesi için, birinci planda Risale-i Nurun telif edildiği dönemdeki objektif tarihi şartların tahlil edilmesi gerekiyor. İkinci olarak da Risale-i Nur’a muhatap olan Risale-i Nur’un yazımında birinci derecede rol oynayan başta Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin “hem aile hayatlarının, hem sosyal çevrelerinin sosyal ilişkilerinin, hem de kişisel eğitim dünyalarının, zihin dünyalarının” iyi tahlil edilmesi gerekiyor. Yani öncelikle bunlar ortaya konulmalıdır. İşte başlık bu anlamda gereken bir hedefi ortaya koyuyor. Bu yapılması gereken bir çalışma, ama ben kendimi bu konuda yeterli görmüyorum. Bu konuyla ilgili çalışmaların yapılması gerektiğini bir ihtiyaç olarak fark ettiğimi söylemeliyim.

Ben size sadece o dönemdeki toplumsal şartlarla ilgili objektif olarak Türkiye’nin genel siyasi, ekonomik, sosyal şartlarıyla ilgili ve bir de özel olarak Isparta’nın ve Barla’nın yapısıyla ilgili bir açıklama yapmaya çalışacağım. Bu bağlam içerisinde zaten bilinen bazı malumatlar doğru olarak yerleştirilirse, tablo sanırım önemli oranda çözümlenmiş olur. Şimdi ayrıntısına girmeden, 1920’li yıllarda başlayan inkılâpların temel hedefi burada ortaya konulmalıdır. Türkiye’de hem zihni, hem de manevi, hem de kurumsal anlamda, en geniş ifadeyle bir değişiklik, bir devrim yapmaktı. Ve bunlar da yavaş yavaş gerçekleştirildi. Bunların tümü üzerinde ayrı ayrı durmaya zaman müsaade etmeyecektir.

Ancak burada benim özellikle işaret etmek istediğim doğrudanda Risale-i Nur’da çok fazla tartışılan bir problem olarak dile getirilen meselelerin başında gelenlerden birisi harf inkılâbı, diğeri de kılık kıyafet inkılâbı ile medeni kanundaki hükümlerdir. Harf inkılâbının çok önemli olmasının nedeni, bu inkılâbın hedefleri ile ilgilidir. Nitekim Risale-i Nur’un en önemli görevlerinden birisi olarak tabir edilmesinin nedeni, bu inkılâbın bir tahrip unsuru olarak kabul ediliyor olmasıdır. Gerçekten de tarihe baktığımızda bu şekilde hızlı bir biçimde zihinsel birikimleri, tarihi birikimleri bir anda ortadan kaldırılmış/yasaklanmış bir toplum örneği bulmak zordur. Sosyalist Rusya’da, sosyalist devrimciler bile bunu adım adım uyguladılar. Ama Türkiye’de çok radikal bir şekilde gerçekleştirildi inkılâplar.  

Adeta o zamana kadar okuma yazma bilen insanlar bir anda okuma yazma bilmeyen cahil insan durumuna düştüler. Bu olgu çok önemli bir durumu ifade diyor; çünkü zaten hedef de buydu. Çünkü Osmanlı ve İslam kültürünü yaşayan insanların artık devreden çıkmaları, onların yerine zihni ve bakış açısı Batıya odaklanmış, Batı medeniyetini üstün olarak gören insanların devreye girmesi isteniyordu. Ama bu düşünceyi benimseyenlerin en fazla yoğunlaştıkları belirli kurumlar var. Mesela o günkü bürokraside ve yönetici tabakanın içerisinde harbiyeden ve tıbbiyeden yetişmiş genellikle materyalist ve pozitivist bilim anlayışını bir inanç olarak benimsemiş çok önemli statüleri işgal eden kişiler vardı. Pozitivizmi bunlar sadece bir düşünce olarak değil, bir inanç olarak benimsemişlerdi.

Diğer tarafta bürokrasi alanında görev yapan kişilerin arasında, başta Paris ve Londra gibi Batı şehirlerinde bulunmuş İngiliz ya da Fransız muhibbi olan, yani Batıcı seçkinler hiç de azımsanamayacak kadar çoktu. Dolayısıyla 20’li yılların ortalarından itibaren, kadrolar açısından Türkiye’nin yönetimi bunların eline bırakıldı.

Bunların dışında Bediüzzaman’ın İstanbul’da bulunduğu dönemlerde tartıştığı, konuştuğu kişiler içinde, gelenekçi olarak nitelendirilebilecek düşünürlerde var. Belki genel anlamda İslam dinini temel olarak referans olarak alan düşünürlerdi bunlar. Ama yeni devletin kurumsallaşması aşamasına geçildiğinde, bunlardan bazıları devlet yönetimiyle ilişkilerini bozmamak için, ılımlı bir yol takip ettiler. Böylece zamanla yeni sisteme entegre olmayı ve uyumlu davranmayı tercih ettiler. Başka bir ifadeyle değerlerini savunmak yerine, kişisel çıkarlarını veya hâkim olan ideolojinin yanında yer almayı tercih ettiler. Dolayısıyla sadece kurumsal anlamda saltanatın ve hilafetin kaldırılmasıyla halk birey olarak değerleriyle baş başa kaldı. Kendisini savunacak, kendilerinin adına bu değerleri savunacak kurumsal bir şahsiyet ya da herhangi bir kimse ortada kalmadı.

Tekke ve zaviyelerin kaldırılması kanunu ve medreselerin kaldırılması ile birlikte eğitim alanındaki inkılaplarla da eğitim sistemi olduğu gibi değiştirildi. Konulan dersler tamamen aslında çok fazla içerik olarak değişiklik yok. Günümüzdeki derslerle aşağı yukarı aynı. Türkçe, hayat bilgisi, sosyal bilgiler, tabiat bilgisi, müzik, beden eğitimi, aile bilgisi, aritmetik, resim iş, coğrafya, yurt bilgisi dersleri ana hatlarıyla aynı kaldı; ama din ile ilgili dersler yok, kesinlikle din dersleri yok. 1930’a kadar bir tane imam-hatip okulu kalıyor. Onlar da kapatılıyor artık, çünkü talep olmuyor. Sosyal hayatta bir ihtiyaç olmayınca oraya da talep olmuyor. Benzer bir durum biliyorsunuz yakın zamanlarda da yaşandı veya on yıl önce de yaşanmıştır. Yani halk kendisini tabi ki ayakta tutabilmek için yaşantısını sürdürebilmek için gücün karşısında pasif davranıyor.

Osmanlılar döneminde bu tartışmalar Batıcılık, Modernleşme ondan sonra Osmanlıcılık, İslamcılık gibi tartışmaların yapıldığı zamanlarda İslam dininin ve medeniyetinin değerlerini savunan çok önemli düşünürler vardı. Medreseden yetişmiş düşünürler vardı. Bunlardan birçoğu Bediüzzaman’ın da tanışıp tartıştığı ulemadan oluşuyordu. Bir kısmı düşüncelerini Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlıyorlardı. Yaklaşık yirmi civarında çok önemli düşünürler var. Bunların içerisinde örnek olarak vermek gerekirse; Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış olan Elmalılı Hamdi Yazır var. 1946’da Demokrat Partiye alternatif olarak CHP’yi muhafazakâr göstermek amacıyla başbakan yapılmış Şemseddin Günaltay var. Medrese menşeli bu insanlardan bazıları yeni rejimin politikalarına teslim olmuşlar; bir kısmı da köşelerine çekilmişler.

Zaten doğrudan doğruya tekkeyle dini hayatla doğrudan doğruya ilişkisi olan insanların kimisi Takrir-i Sükûn Kanunu bahane edilerek ve arkasına sığınılarak sürgün edilmişler, doğudan batıya sürgün edilmişler, Bediüzzaman da bunlardan birisidir. Bu sürgünle birlikte artık geniş halk kitlelerini oluşturan insanlar kendileri adına ön plana çıkan, yazıp çizen insanların bile artık ellerinin kollarının bağlandığı bir ortamda yapacakları herhangi bir şey olmadığını düşünüyorlardı.

Bu psikolojiyi ve bu durumu Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili kaleme aldığı kitabında tahlil ediyor. Bediüzzaman’ın başlattığı hareketi, çağımızın modernleşme olayı olarak nitelediği kitabında gerçekten güzel tahlil ediyor. Anadolu insanı iki öncünün peşine takılıyor. Osmanlı döneminde, bu bütün İslam tarihinde böyleydi. Bir grup aklî, daha çok rasyonel düşünen insanlar ulemaya giderlerdi, sorularını onlara sorarlardı. Daha kalbî olan, dünyayla çok fazla ilişkisi olmayan insanlar ise, tekkeye, dervişlerin yanına giderlerdi, onlardan feyiz almaya çalışırlardı. Bunlar tamamen ortadan kaldırıldı medreselerle tekke ve zaviyelerle birlikte.

İşte tam bu ortamda Bediüzzaman Said Nursi insanların gerçekten de çaresiz hale geldiğini, yani iman bakımından var oluş ve yok oluş içerisinde yaşadıkları bir dönemdir. Eğer bir dönem, bir nesil sonra Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nurları yazmamış olsaydı, Türkiye’nin sosyal ve dini hayatı çok daha farklı olurdu.

20’li, 30’lu yıllarda 1940’a 1950’ye gelinceye kadar Türkiye’de bir takım politik ekonomik, siyasi gelişmeler yaşanmaya başlandı malum. Ama bu gelişmeler nasıl yaşandı? Türkiye böyle bir ekonomik ve siyasi ortama gelinceye kadar Risale-i Nurun ortaya koyduğu pozitif bilimleri, materyalizmin ve pozitivizmin etkisinden kurtaran, tam anlamıyla Kur’an’ın manalarıyla mezc ettiren açıklama biçimi olmasaydı nasıl bir Türkiye olurdu? İnsanlara şöyle bir güven verdi. Yeni bilimler ve yeni bilgiler, dini kavramları ortadan kaldırmaz, dini söylemleri tamamen reddetmez. İşte bu inanç, psikolojik olarak insanlarda büyük bir güven oluşturdu.

Bu konuda özellikle Isparta ve çevresiyle ilgili özel bir durum var. Isparta’nın etnik veya demografik olarak 18. ve 19. yy.da çok hızlı bir göçe maruz kaldığını görüyoruz. Tarihte ve bu göç sırasında özellikle de Balkanlardan göç eden halkın okuma yazma konusunda çok talepkâr olduğu, çok ilgili olduğu görülüyor.  Osmanlılar döneminde devlet Balkanlara gerçekten Anadolu’daki medreselere göre daha fazla yatırım yapmış. İşte bu nedenle eğitime ilgi duyanlar daha fazla ve buraya geldikten sonra da Isparta’da hızlı bir artış oluyor medreselerin sayısında; iki yüzün üzerinde medrese var.  

Ayrıca burada ekonomik olarak da çok hızlı bir hareketlilik var. Bu özelliklerin buradaki Risale-i Nur’a olan ilgiyi etkilediğini düşünüyorum. Çünkü bilgiye ve dünyaya açık toplumsal yapı var. Bir taraftan ticaretle uğraşıyorlar, işte gül tarımı ve sanayi, Balkanlardan gelmiş buraya. Ürettikleri malı satarken aynı zamanda diğer insanlarla iletişim içine giriyorlar. İletişim bir insanın dünyayı tanıması açısından, kendine güven duyması açısından çok önemli bir olgu; yani kendisinin ne olduğunu, başkalarıyla karşılaştırarak tanıması açısından çok önemli bir şey.

Barla’nın da çok özel bir durumu var. Şöyle söyleyeyim: O zaman Risale-i Nur’ların yazıldığı önemli bir dönem. Türkiye’de meydana gelen dini ve manevi boşluk, tam anlamıyla insanların zihnen, kalben büyük bir açlık içerisinde oldukları bir döneme rastlıyor. Dolayısıyla bu dönemdeki yönetimin, halkı Osmanlı dönemindeki yaklaşım biçiminin tam tersine baskı altına alması; özellikle devlet memurları aracılığıyla baskı altına alması, onları sığınacak bir yer aramaya sevk ediyor. İşte bu psikoloji Risale-i Nurların gerçekten onların isteklerine, ihtiyaçlarına büyük bir çare olarak ortaya çıkıyor. Böyle bir ortamda yazılıyor Risaleler. Bu nedenle memurların tasallutu/baskısından Bediüzzaman sık sık bahseder; “…insafsız memurların tarassut ve tazyikatları ….” şeklindeki ifadelerine çok sık kullanıyor.

Diğer yandan, bu konuda Bediüzzaman’ın Isparta ve Barla’da da çok özel bir himaye altında kaldığını görüyoruz. Hayatını yakînen siz daha iyi bilirsiniz. Köylerde, kasabalarda insanlar daha insaflı ve vicdanlı. Dolayısıyla buradaki memurlar, kaymakam bile daha şefkatli davranıyor; bunun çok büyük etkisi var. Nitekim baskıcı yöneticiler, daha sonra bunun farkına varıyorlar. Şerif Mardin, diyor ki; “Zaten inkılapçılar yanıldılar. Ücra bir köşeye atarak onu unuttururuz diye düşündüler ama aslında yanlış yaptılar. Şehirlere, merkezî bir yere atmış olsalardı, orada inkılapların etkisi daha güçlü olduğundan dolayı oradaki memurlar onu daha fazla ezeceklerdi ve belki de hayat hakkı bile tanımayacaklardı.”

Nitekim de öyle oluyor. Sonraki zamanlarda tabi kaderde yazıldıktan sonra hiçbir şey önüne geçemiyor mutlaka gelişmelerin ama buradan işte sürgün edildikten sonra diğer şehirlerde Eskişehir’de Afyon’da Denizli’deki yaşadıkları olaylara bakılırsa, buralardaki memurların daha büyük bir baskı altında tuttukları görülür. Çünkü bazı memurlar “kraldan daha fazla kralcı psikolojisiyle” birtakım hukuki ve siyasi gerekçelere dayanarak, büyüklerine yaranmak açısından büyük bir baskı kurmaya çalışıyorlar. Bu baskılar aynı zamanda tabi ki halkın Risale-i Nurlara dikkatlerini çekiyor, gelişmesi, kendisini ifade etmesi için bir vesile oluşturuyor. Şimdi özetle şöyle söyleyelim: Risale-i Nurların yazıldığı dönemdeki sosyal, siyasi ve ekonomik ortam, dünyanın da Türkiye’nin de tam anlamıyla açlık içerisinde ve muhtaç olduğu bir döneme rastlıyordu.

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 93-98,  Risale Akademi. 

popüler cevapdünya atlası