RİSALE-İ NURUN TELİF FELSEFESİ

Eklenme Tarihi: 03 Nisan 2017 | Güncelleme Tarihi: 03 Nisan 2017

Türkiye’de yakın tarihimizde, özellikle Osmanlının Tanzimat Dönemiyle başlayan medrese-tekke arasındaki klasik tartışmaların alevlenmesiyle dolayısıyla bu tartışmanın medrese-mektep tartışmasına döndüğü bir dönem devam ediyor. Tanzimat Döneminde yurtdışına özellikle Fransa’ya gönderilen öğrencilerin oranın yeni bilgisini, yeni pozitivizmini, yeni natüralizmini, yeni doğacılığını/tabiatperestliğini 1850’lerden sonra Türkiye’deki tartışma alanlarına soktuğunu görüyoruz. Bunun 1800’lerin ve 1900’lerin sonlarında ciddi manada bunun Memalik-i Osmaniye’de özellikle Arap dünyasında, doğusundan batısına kadar çok etkili olduğunu görüyoruz.

Teknolojinin gelişmesiyle beraber pozitivizmin çok iyi bir şey olduğunu, natüralizmin bütün gerçekliğiyle anlatılabileceği iddiası Müslümanları da ciddi manada zihinlerini karıştırıyor. Tabi bu karışıklığın altında sömürge döneminin, özellikle ciddi manada İslam dünyasının üzerindeki hâkimiyeti söz konusudur. Hindistan’daki, Çin’deki, Kuzey Afrika’daki, İslam dünyasındaki coğrafyaların, ciddi manada İngilizler, Fransızlar ve Batı hâkim güçleri tarafından işgal edildiğini görüyoruz. Tabi ki bu siyasi ve tarihi işgal, zihinlerin de işgaline yol açıyor. Bu teknolojik üstünlüğü olan Batı, ciddi manda zihinsel üstünlüğünün de olduğuna dair bir varsayımı İslam toplumlarında etkili bir şekilde yayıyor. Şöyle bir manzara ortaya çıkıyor. 19. yüzyılın sonunda Müslüman topluluklarda da ciddi manada aslında pozitivizmin de çok iyi bir şey olduğu, insanları ilerlettiği ve medenileştirdiği fikirleri ciddi manada yayılıyor. Bu noktada Muhammed Abduh’lardan, Cemaleddin Afgani’lerden başlayan ciddi bir tartışma alanı var. Peki biz Müslüman olarak buna nasıl cevap vereceğiz?

Eski klasik İslami, Kur’ani ilimler devam etmedi. Yoksa modern ilimler nasıl anlaşılmalı? Şeklinde tartışmalar söz konusu olurken İslam dünyası ciddi manada bir fakirlikle cehaletle giderek yüzleşmeye başlıyor. Tabi Cumhuriyetin ilk yıllarına baktığımız zaman Osmanlı coğrafyası ciddi manada ağır savaşlardan, ciddi tartışmalardan çıkmıştır. Tanzimat uleması özellikle “artık bu dini ilimlerle bu eski usullerle olmaz” anlayışı içerisinde idi. Bediüzzaman’ın Tanzimat döneminden itibaren düşünce tarihinde sahne alışını görüyoruz. Buradaki önemli olan unsur, Tanzimat ulemasının özellikle pozitivizmle ilgili eleştirilerine karşı çıktığını Eski Said dönemi eserlerinde görüyoruz. Burada ciddi manda fikri, ilmi, felsefi, siyasi ve tarihi bütün temel problemlerle ilgili Bediüzzaman’ın ciddi tartışmalara girdiğini görüyoruz. Ama özellikle Cumhuriyet dönemi sonrası iyice fakirleşen, iyice yorulan bir yeni toplumla karşı karşıyayız. Bu döneme gelinceye kadar özellikle 1926’da Barla’ya sürülünceye kadar Bediüzzaman çok aktif olarak düşünce tarihinde yer alıyor, Daru’l-hikmetu’l-İslamiye Azası, ciddi manada Selanik’te büyük hitaplarda bulunuyor, Şam Emevi Camisinde on bin kişiye konuşuyor, çok popüler, çok bilinen, düşünceleriyle kendisini anlatan bir figürdür.

Hocamın bahsettiği eserlere, özellikle ilk dönemdeki eserlere, özellikle üst düzey entellektüellere dönük yazılara, siyasilere dönük yazılara, padişaha dönük yazılara, yeni cumhuriyeti kuracaklara dönük yazılara ve ilk meclisteki hitaplarına baktığımızda karşımızda çok üst seviye bir entellektüel şahıs görüyoruz. Bediüzzaman’ın özellikle 1926’da Barla’ya sürgüne gitme sürecinde, Van’a çekilmesinde, hat safhada şöyle bir şeye ihtiyaç vardır.

Artık millet eski Osmanlının entellektüel ortamından çıkmış, ciddi manada zihinsel sıkıntılarla yoğrulmuş, entellektüellerin önemli bir kısmı ya gitmiş, ya başka bir düşünceye dalmıştır. İşte Yeni Türkçülük, Yeni Osmanlıcılık zihinleri çok karışıklaşmış, bu buhrani bir dönemde Bediüzzaman Barla’da hiçbir eğitim almamış, okuma yazma dahi bilmeyen fakir insanların içerisinde, bir köy hayatına başlıyor.  

Bediüzzaman’ın yazdığı eserler var. Bu eserlere baktığımız zaman ilk yazılan eserlerden bir tanesi Haşir Risalesinin şöyle bir özelliği var. Ciddi manada ayrışan entelektüel ve umumun, halk tabakasının yani esastan zihinsel kurguyu, inşayı yapması beklenen toplumun arasındaki bağlantıyı kurma çabası olarak görüyoruz. Risale-i Nurun burada muhatapları son derece önemli. İlk dönem muhatapları okuma yazma bilmeyen insanların dahi, bir süre sonra Risale-i Nurların bir takım vurgularıyla başka bir zihinsel dünyaya doğru inşa edildiğini görüyoruz. Burada ben şunu ifade etmek istiyorum tabi ki ilk dönem eserleri Bediüzzaman’ın ciddi manada medrese geleneğindeki, sistematik Osmanlı geleneğindeki, sistematik problemleri temel fikrî, felsefî problemleri tartışırken özellikle Risale-i Nurun yeniden telifinde, 1926 sonrası Barla’daki telifinde şöyle bir durum karşımıza çıkıyor. Aslında en müptedilerin, en başlangıç seviyesinde olanların, hiç bilgisi dahi olmayanların, İslamiyetle alakalı olmayan Müslümanların dahi, o seviyesinden alınıp, en temel entelektüel meseleleri tartışacak seviyeye getirebilecek bir sistematik görüyoruz. Bu sistematik içerisindeki tabi birkaç unsurdan bahsederek toparlamak istiyorum.

Bunların içerisinde özellikle Risale-i Nurun yediden yetmişe Türkiye’de ifade edilen herkese hitap eden yönüne iyi dikkat etmek gerekiyor. Hiçbir Arapça bilmeyen, hiçbir eğitim almamış insanların dahi istifade edeceği bir metinle karşı karşıyayız. Bu noktada Risale-i Nur esasında tamamen bir metin merkezli bir hareket olarak görülmesi lazım. Metin merkezli bir inşa ekolu olarak görülmesi lazım. Ben Risale-i Nurda Medresetüzzehra’yı da o manada anlıyorum yani sistematik bir düşünce inşası, bir ekol inşası var.

Bu ekole baktığımızda mesela Birinci Söz’deki çok basit çok temel: “Bismillah her hayrın başıdır.” Levha olarak duvarlara asılan bir yazı. Buna herkesin ihtiyacı var. 5 yaşındaki bir çocuğun da bilmesi gereken bir düşünce ama 70 yaşındaki bir felsefe profesörünün de tartışacağı bir konu. Yani her şey bismillahla başlar. Şu manada da anlaşılıyor bu metin, çok iyi okunduğu zaman şu söyleniyor: Bütün kainat aslında varlığa giderken bismillahla başlıyor yani atomlar, hücreler, her şey varlığa, varlığın devam etmesine, ruh, beden, kainat, çevre hepsi insandan, tanrıdan, alemden oluşan, bütün tartışma alanlarıyla ilgili konuşulan her şey, bismillahla başlıyor.  

Bu manada baktığımız zaman esasında Risale-i Nurun metni, bütün insanlara zihin dünyasında felsefenin klasik olarak bahsettiği 3 temel tartışmaya yöneliyor. Tanrı-alem-insan ilişkisi bütün Eski Yunanllılardan başlayarak bugünlere kadar devam eden temel tartışmaların oturduğu temel sahne. Bu manada Risale-i Nurun muhatabı yediden yetmişe herkes olurken aynı metinlerin içerisinde çok net bir şekilde anlaşılan unsurların, çok öz olarak anlatıldığı yerler var, daha açılarak anlatıldığı yerler var. Fakat bunları birbirinden ayırmamak gerekiyor.

Isparta kahramanlarıyla ilgili yönü de tabi ki şu: “Risale-i Nuru bir sene ciddi manada okuyan insanlar zamanın büyük bir âlimi olur” diye söyleyen Bediüzzaman aslında burada bir kavram eğitimi yapıyor, Kur’anî bir kavram eğitimi. Kur’an-ı Kerimdeki kullanılan temel kavramları polemiklere girmeden mesela bir Haldun Kur’an meselesi vardır ki, kelamcıların yüzyıllardır tartıştığı bir mesele. Bediüzzaman’ın bunla ilgili bir problemi yoktur yani şu anda yaşayan insanlar bununla ilgili tartışmalara girmiyor, polemiklere girmiyor. Ama neyi yapıyor? Mesela Kur’an’ın temel problemleriyle ilgili, insana ilişkin problemlerle ilgili kavramları öne sürüyor, kavramları kullanıyor. Klasik manada kullanılan özellikle kelâmî ve felsefî kavramları bir arada birleştirerek umuma ait kullanıma açıyor. Bu kavramların özellikle içlerinin yeniden dolduğunu görüyoruz. Bu teknik manada felsefi metinlerin yapabileceği bir şeydir esasında. Bu kavramların içlerinin yeniden doldurulması yeniden inşa edilmesi, bu arada Bediüzzaman’ın kuram kurması söz konusu. Kuram derken de şunu kastediyorum. Özellikle pozitivizmin, maddeciliğin, maddiyyunun, materyalizmin yani özellikle 20. Yüzyılın en büyük bilim felsefesi iddiası olan materyalizmin, temel unsurlarına işaret ediyor. Tabiat Risalesi bunlardan bir tanesi ama Bediüzzaman hiçbir şekilde o dönemdeki ne Agust Comt’un ismini ifade ediyor, ne Thales’in bir takım şeylerini kullanıyor, bunların isimlerini kullanmıyor. Mesela şimdi şöyle düşünelim buna akademik olarak. Yapılması gereken çalışmalar kim, neyi, nerede söylemiş, hangi batı filozofu, hangi doğu filozofu, ne zaman söylemiş, bunlara bakmak gerekiyor. Fakat Bediüzzaman’ın bunlarla harcayacak vakti olmadığını görüyoruz. Bunlarla uğraştırmak yerine daha sabit doğrudan yapılan tartışmanın özüne iniyor. Polemiklere girmiyor, şahıslara, kişilere, ekollerin kendi yaptığı tartışmalara, polemiklerine girmiyor. Bunun yerine ne yapıyor? Bu dönemin ihtiyaçlarına uygun bir şekilde bunu kuramsallaştırıyor.

Mesela pozitivizme karşı sebeb-sonuç ilişkisini ifade eder. Kozariti meselesi vardır. Çok temel bir meseledir özellikle pozitivizmin tartıştığı. Sebeb sonuç ilişkisini nasıl kurmak lazım? Sebebleri kime vermek lazım? Esbab perdesini nasıl yırtmak lazım? Sebeblerin ötesindeki gerçekliği, hakikati, Kur’anî hakikati nasıl görmek lazım? Bunu yaparken de burada çok ciddi bir şeye dikkat etmek gerekiyor. Özellikle içinde bulunduğumuz bugünlerde değişik yerlerde çok entelektüel, Risale-i Nur üzerinde çok entelektüel tartışmalar yapıyor. Akademisyenler, profesörler, felsefe profesörleri, kelam profesörleri, fizik profesörleri Risale-i Nur üzerinden, onların ifadeleri üzerinden tartışmalara giriyor. Ama 1926 senesinde Barla’daki en büyük âlim Bediüzzaman’ın muhatap olduğu Şamlı Hafız Tevfik gibi herhalde yani bir parça Kur’an-ı Kerimin Arapça’sından okuduğunda anlayabilecek şekilde birkaç isim var. Yani medrese geleneğinden gelen birkaç isim daha var muhatapları içerisinde.

Burada şunu görüyoruz. Bir halk eğitimi, umuma ait bir eğitim ama umuma ait bu eğitim metni halkın seviyesine indirme değil, halkı metnin seviyesine çıkarma amacında. Yani insanlara kavram öğreterek Hakîm-i Zülcelal, Sani-i Zülcelal bildiğiniz yüzlerce Kur’anî kavram, o insanların öğrenmesine sunuluyor. Böyle baktığınız zaman Risale-i Nuru iyi okuyan insanların, hiçbir eğitimleri olmamasına rağmen, hiçbir teknik eğitim almış olmamalarına rağmen bir süre sonra Kur’anî kavramları diline düşürdüğünü görüyoruz. Mesela çok basit bir örnek vereyim. “Elma ne güzeldir deme. Elma ne güzel yaratılmıştır.” De. Bunu yani hakikaten dini eğitim almamış, İslami eğitim almamış insanların bile Risale-i Nuru okuduktan sonra dillerindeki bu değişimin zihinlerindeki değişimi yansıttığını görebiliyoruz. Bu manada Risale-i Nuru zihinlerin yeniden inşası olarak görmek mümkündür.

Risale-i Nurun ciddi manada kavramsal bir eğitim olduğunu, kuramsal bir eğitim olduğunu görüyoruz ve bunun kontekslerinin iyi belirlenmesi gerekiyor. Zamanın ihtiyaçlarına göre bu günkü insanın ihtiyaçları, modern insanın ihtiyaçları, bilim fen bilimleri, din bilimleri arasındaki çatışmalar, materyalizm, pozitivizm gibi tartışmalar bugün özellikle dünya sahnesinde yaşadığımız fakirlik, açlık, ihtilaf gibi birçok problemin temel sorunların imanî olarak görülmesidir.

Mesela bir ekonomik kriz geçirdi dünya. Buna hazır cevaplarımız yoktu. Ama Risale-i Nur şöyle cevap veriyordu: Esas bunların altında yatan temel, iman inşasıdır. Kur’anî bağlamın zihinlere oturmasıdır. Bunu yaşatan insan, bunu anlayan bir insan, ekonomik krize de çare bulur. İmanî meselelerden kaynaklanan diğer problemlere de çare bulabilir.

Ben buradan kaynaklanan bir takım meselelerin de ciddi manada konuşulması gerektiğini düşünüyorum. İki unsuru ifade etmek istiyorum. Risale-i Nur metin ağırlıklı bir çalışmadır. Esasında bunun dışında her şey talidir.

Isparta kahramanları, çok güzel insanlar üzerinde konuşuyoruz. Ağabeyler çok güzel hizmet etmişler, zor zamanda canlarını, mallarını her şeylerini feda ederek yapmışlar. Çok güzel bir şey. Allah hepsinden razı olsun. Ama Risale-i Nur eğer bugün Said Nursî hayatta olsaydı söyleyeceği şey, tekrar metne bakmak olacaktı. Metni tekrar incelemek olacaktı. Risale-i Nurun metnine yeniden dönmek olacaktı. Bu metne yeniden baktığımızda zamanın en önemli iihtiyacı olan akıl, mantık ve burhanî delillerin kullanılmasıdır. Hikâyeler çok güzel ama akıl, mantık ve burhanı deliller Risale-i Nur en büyük iddiasıdır. Bunu tekrar tekrar hatırlamak gerekiyor. Burhanî delilleri Haşir Risalesinde, Tabiat Risalesinde, Risale-i Nurun en büyük iddiası, burhanî bir delil olması, hatta diyor ki Risale-i Nur “dava değil” yeni bir ekol değil, yeni “bürhandır”. “Dava içinde bir bürhandır.” Yani Risale-i Nur Kur’an davasının bugünkü dille yeniden konuşulmasıdır. Yeniden anlatılmasıdır. Bu manada mantığın yerini görüyoruz. Mantıksal kavramların çok ciddi bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Ayetlerdeki mantıksal delillerin yeniden yeniye kurgulandığını görüyoruz. Argümantasyon metodu olarak kullanıldığını görüyoruz.

Bu arada bu iki unsuru da ifade edip bitirmek istiyorum. İki temel unsur, bir nazari bir de pratik unsurlar. Nazari olarak Risale-i Nur bu manada İslami düşünce geleneğinin bütün nazariyelerini ciddi bir şekilde vurgulayan ama burhanî kısmını vurgulayan bu manada Bediüzzaman’ın Mutezile ekolunun ciddi manada söylediği ifadeleri aynen bulmanız mümkündür. Yani Bediüzzaman Muteziledir desem birçok kişi itiraz edecek ama burada bana Mutezilenin birçok unsurlarını Bediüzzaman Kur’anî olarak görerek kabul ediyor. Aynı şekilde mesela Eş’arî ekolündeki bazı tartışmalarda da tarafını Eş’arî tarafında kullanmadığını görüyoruz. Ama Eş’arî geleneğinden geldiği düşünülse bile bu manada Bediüzzaman ne Mutezile, ne Eş’arî’dir. Zamanın diline göre mantıkî, burhanî delilleri kullanıyor. Bunları kullanırken de özellikle ifade ettiği akıl ve kalb arasındaki ilişkiyi kurmak yani birçok meseleyi aklî olarak anlatırken kalbî tarafını da göz ardı etmiyor. Yani mesela Mirac meselesini tartışırken, kalbî meseleyi vurgularken, aklî meseleyi göz ardı etmiyor. Bu çok önemli bir meseledir. Çünkü bizim İslam düşünce geleneğinde zaman zaman bu denge bozulmuştur. İslam filozofları içerisinde aklî denge biraz fazla olduğundan, denge bir tarafa gitmiştir, tasavvuf geleneğinde kalbî tarafı biraz daha fazla vurgulandığı için denge diğer tarafa gitmiştir.

Bediüzzaman’ın metinlerinde yapmaya çalıştığı şey, telif unsurudur. Esasında kumaş aynı kumaş, milletin kumaşı ama bu milletin kumaşında yüzyıllardır tartışılan birçok meseleyi, bu dengeyi getirerek çözmüştür. Özellikle 21. Yüzyıldaki insan, modern insanın ihtiyaçları konusunda bu dengenin tekrar tekrar hatırlanması gerekiyor. Aklî dengenin yeri çok önemlidir. Vicdani deliller, kalbi deliller de çok önemlidir. Bunu birbirine tercih etmede Risale-i Nur metinlerinde akil ve nakil dengesiyle beraber akıl ve vicdan dengesinin, akıl ve kalp dengesinin, ciddi manada kurgulandığını görüyoruz. Bu manada da kullandığı usul ve üsluplar, edebi üsluplar var. İşte tekzip dürbününü kullanması var. Diğer üsluplarda da mesela dış dünya fenomenlerini ciddi manada kullanması var, kâinatı örnek göstermesi var. Bunlar da teknik olarak modern düşüncenin daha henüz yeni yeni tartıştığı konulardır. Delillendirme ve ispatlandırmadaki tecrübî delilin, sezgisel delillerin nasıl olacağıyla ilgili ciddi unsurlardır.

Ben bu noktada şununla bitirmek istiyorum. Risale-i Nur metin merkezlidir, metin inşasıdır. Metin inşasından söz ettiğimiz zaman aynı zaman da zihin inşasından bahsediyoruz. Zihin inşa edileceği zaman da insan meselesi karşımıza çıkıyor. Yediden yetmişe “en cahil” olan insanlardan, en âlim insana kadar bir inşa söz konusu. Risale-i Nurun metin olarak yapmaya çalıştığı şey de kavramlarla kuramlarla bu konteksi, bu bağlamı kurarak kategorik olarak insanların zihinlerinde Kur’anî bakış açısı inşa etmektir.

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 85-92,  Risale Akademi. 

popüler cevapdünya atlası