Risale-i Nur’un İzahı Meselesi

Eklenme Tarihi: 03 Haziran 2014 | Güncelleme Tarihi: 08 Ocak 2017

 

Doç. Dr. İhsan SÂFİ'nin İzah Çalıştayı Tebliğidir

Risale-i Nur, nasıl izah edilmelidir meselesinden önce Risale-i Nur izah edilmeli midir, edilmemeli midir meselesinin halledilmesi lâzımdır. Çünkü kanaatimizce şu an cemaatin en büyük sıkıntılarından birisi de budur. Tekrar, ülfet, kendini yenileyememe, atalet, yeniliklere kapalı olma, hadiseler karşısında mağlup olma, aksiyoner olamama, “benim oğlum bina okur döner döner gene okur” mantığınca bir gelişme, ilerleme, düzelme elde edememe, yerinde sayma, “mazhar değil memer olma”, ihlas ve uhuvvet gibi en bedihi, bilinen konularda bile hataya düşme, elde kitap olmayınca konuşamama, görüş söyleyememe gibi değişik sebeplerin arkasında hep bu sıkıntı vardır. Anlayarak okuyamama, her okuyuşta yeni manaları yakalama endişesini taşıyamama, ibadet yerinde vird ve ezkâr gibi anlamadan okuma, aklı ihmal etme, sadece kalp ve ruh ayağıyla gitmeye çalışma. Bir kesim ısrarla bunu uygulamaya çalışıyor. İzah çalıştayı yapılmaktadır ama bu görüşü savunan büyük bir kesim de cemaatin içinde vardır. Bu halledilmeden izahın nasıl yapılacağı meselesine girmek yanlıştır diye düşünüyorum. O yüzden yazımı bu konu üzerine hazırlamayı uygun gördüm.

Bu meseleye girmeden önce izahı yapılacak olan Risale-i Nurların nasıl bir eser olduğu ve onun sahibi Bediüzzaman Hazretlerinin nasıl birisi olduğu hakkında birkaç söz söylemek gerektir ki nasıl birisinin ve nasıl bir eserin izahı meselesinin konuşulduğu daha iyi anlaşılabilsin. İşin zorluğunun daha doğrusu ciddiyetinin, ehemmiyetinin farkına varılabilsin.

 

Bediüzzaman Kimdir?

Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserdeki 33 ayet-i kerime, Risale-i Nur’un ve müellifinin nasıl bir eser ve zat olduğuna muazzam bir delildir. Başka delil aramaya aslında gerek yoktur. Onun yanında Hz. İmam-ı Ali’nin “Celcelutiye”si, Abdülkadir Geylani Hazretlerinin “kasidesi” ve İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin Mektubat’ındaki işaretler, beşaretler de öyledir. Bu büyük zatların Bediüzzaman’dan, talebelerinden, eserlerinden, hizmetinden bahsetmesi, o kadar asır öncesinden ona seslenmesi büyük bir hadisedir.

Bediüzzaman Hazretleri bu durumu tevazu ve mahviyet dolu şu sözlerle izah etmektedir:

“Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek sekiz yüz sene bir mesafede görünen, hizmet-i Kur’aniyenin şâhikasıdır; yoksa Said gibi karıncalar değil.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Birinci Şua, Sekizinci Şua, Sekizinci Lema)

İşte Bediüzzaman Hazretleri böyle bir zattır. Bu kadar uzaktan bakıldığında bile görülebilen bir zirvedir. Bu zamanın da en bâlâ kametidir.

Bediüzzaman Hazretlerini bunlardan sonra methetmek elbette zaittir. Fakat onun nasıl bir zat olduğuna dair bir örnek vermeden de edemeyeceğiz. O “ateşpare-i zekâ şarkın yalçın kayalıklarından kopup İstanbul afakında tulu ettiği zaman” odasının kapısına “sual sorulmaz fakat her suale cevap verilir” levhasını asıyor. Bu büyük bir eylemdir. Belki tarihte başka bir örneği yoktur. Bugün herhangi bir ehl-i ilim kendi alanıyla ilgili her şeyi bildiğini iddia edemezken Bediüzzaman Hazretleri hiçbir ayırıma gitmeden her türlü suale cevap vereceğini iddia ediyor ve üstelik İstanbul ulemasına bu müddeasını da ispatlıyor. Şark ulemasından sonra Garp ulemasını da kendine hayran ve aciz bırakıyor. Bu ancak mevhibe-i ilahiyedir, kesple elde edilecek bir şey değildir. Bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul olmuş, bu hususta en derin meseleleri halletmiş, hatta bu hususta bazı eserler telif eylemiş bir zattan bahsediyoruz.

 

Risale-i Nur Nasıl Bir Eserdir?

Bunun sorunun sırrı kanaatimce Üstad Hazretlerinin şu ifadelerinde saklıdır:

“Yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz'andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır." (Mektubat, 28. Mektup, Mahrem Bir Suale Cevaptır.)

İşte böyle bir eserden bahsediyoruz. “Tahminimce, zannımca, kanaatimce veya bana göre, böyle düşünüyorum, herhalde böyledir, böyle söyleniyor, diyorlar, böyle olması lazımdır, falan kitapta böyle geçiyor, bir yerde rastlamıştım, galiba böyle..” gibi bunların hiçbirisini demiyor, aksine bizzat “böyledir”, kesin, net, görmüş, tahkik etmiş, anlamış, “gerçektir, delildir” diyor. Yani onun sözleri tasavvur, marifet, taklit, iltizam, tasavvuf değildir. Herkes bu katiyette, kesinlikte din hakkında konuşamaz. Bunları söyleyemez. Eserler yazamaz. “Ayetü’l-Kübra”da, “Kâinattan hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatıdır.” diyor. Bizzat görmüş, gözlemlemiş, dolaşmış, sonra yazmış.

Yine Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur için şunları söylemektedir:

“Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakâik-ı Kur'aniyenin muammalarını keşfetmiştir ki; her bir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehata ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulmayıp, bazen îmanını kaybederdi. Şimdi, bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler.”(Kastamonu Lâhikası, 231).

Bu da üzerinde durulması gereken çok önemli bir konudur. Bu zamanın dehşetinden yani fen ve felsefeden, pozitivizm gibi akımlardan gelen dalaletten, inkâr-ı ulûhiyet fikrinden bütün peygamberler istiaze etmişlerdir. Ümmetlerini uyarmışlardır. İşte Risale-i Nur yüze yakın din tılsımını ve hakaik-ı Kur’aniyenin muammalarını keşfetmiş ve insanları bu deccalizmden kurtarmıştır. Gerçekten komünizmin, ateizmin dünyayı ateşe verdiği bir dönemde bunun gerçekleşmesi çok büyük bir hadisedir. Risaletü’n-Nur bu asırda, bu tarihte bir “Urvetü’l-Vüska” yani çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir “Hablullah” olmuştur. Ona elini atan, yapışan imansızlıktan, dinsizlikten, şüphelerden dolayısıyla ebedi hasaretten necat bulmuştur.

Risale-i Nur’un ehemmiyetini gösteren bir başka özellik de Üstad Hazretlerinin ifadeleriyle şudur:

"Risale-i Nur, yalnız cüz'î bir tahribatı ve bir küçük hâneyi tamir etmiyor; belki külli bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususi bir kalbi ve has bir vicdanı ıslâha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm eden müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumiyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avâm-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kısmen kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdân-ı umumiyeyi, Kur'an’ın i'cazıyla; ve geniş yaralarını, Kur'an’ın ve îmanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde dağlar kuvvetinde hüccetler cihazlar ve binler tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir. İşte bu zamanda, Kur'an-ı Mûcizü’l-Beyanın i'caz-ı mânevisinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber; îmanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medar olmuştur ve olmaktadır!.."

İşte Risale-i Nur, böyle bir eserdir.

 

Risale-i Nurlar İnsana Ne Kazandırıyor?

Bununla ilgili de çok şeyler söylenmiştir. Ben başka bir iki yere dikkati çekmek istiyorum. Nurun birinci talebesi Hulusi Ağabeyin Barla Lahikası’ndaki: “Nurlarla iştigal etmediğim zamanlar, keşki enfas-ı ma’dude-i hayattan olmaya idiler.” dediği meşhur mektubunda bana uzun zamandır gizli kalan bir yeri burada paylaşmak istiyorum. Bakınız Hulusi Ağabey Risale-i Nur’la iştigal eylediğinde ne makamlara çıktığını söylüyor:

“İğtinam edebildiğim kısacık vakitlerde zihnimi safileştirip Nurların karşısına, dolayısiyle Kur’ân’ın mu’cizeleri mecmûasına ve aziz, muhterem Üstadımın medresesine ve ol Seyyidü’l- Kevneyn Peygamberimiz Efendimiz (A.S.M.) Hazretlerinin ravza-i saâdetlerine ve nihayet Rabbü’l-Âlemîn Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin huzur-u lâmekânîsine çıkıyorum.”

İşte Risale-i Nur’da bu durum vardır. Bu makamlara çıkartabiliyor. Bunlar aynı zamanda Hulusi Ağabeyin neden Nur’un birinci talebesi olduğunu da göstermektedir.

İşte Risaleler imanla kabre girmenin yanı sıra manevi terakkilerde de bunları sağlıyor. İşte böyle bir eserle karşı karşıyayız. Yani büyük bir hazine ile. Kabiliyetimiz nispetinde yani heybemizin büyüklüğü nispetinde ondan istifade edeceğiz. İşte mesele burada başlıyor.

Risaleler ve Üstadımızın yaptığı basit ve kolay ve ehemmiyetsiz görülmesin. Böyle risaleler yazmak ilmi keramettir, büyük bir mazhariyettir. Bakınız Üstad Hazretleri bu duruma nasıl işaret ediyor:

“Risale-i Nur’un öyle parçaları var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben, yeminle temin ediyorum ki; eski Said’in kuvve-i hafızası beraber olmak şartıyla, o on dakikalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. Ve o altı saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum. Ve o altı saatlik risale olan Ozuncu Söz’ü ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar, altı günde o tahkikatı yapamaz ve hakeza.” (Kastamonu Lahikası, s.162.)

 

Risale-i Nurların İzahına İzin Var Mıdır?

Kastamonu Lahikası’ndaki mektup bu konuda bize kaynaktır. Mektuptaki bu kısmın yorumlamasını ve buradan izaha dair hüküm çıkarma çalışması yapmak istiyoruz. Üstat Hazretleri, eserlerini her okunduğunda farklı yorumlamaya uygun bir tarzda ve edebi bir dille yazdığı için ve daha başka sebeplerden dolayı mesela başka makamlarda yazmak gibi bazı yerlerin izaha, üzerinde durulmaya, yorumlamaya ihtiyacı vardır. Burası da öyledir. Farklı yorumlamalara açıktır.

“Evet, Risale-i Nur size mükemmel bir mehaz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, mesela Kur’ân kelâmullah olduğuna ve i’câzî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı burhanlar cem edilse ve hâkezâ, mükemmel bir izah ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir. Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş; başka yerlerde aramaya lüzum yok.”

Burada Üstat Hazretlerinin Risalelerin izah, haşiye ve şerhinden ne kastettiğini anlamaktayız. Risalelerin farklı parçaları bir araya getirilip imanın şartlarından mesela haşir, peygamberlere ve kitaplara imanla ilgili olan bahislere bu şekilde güzel bir şerh, izah ve haşiye yapılabilir. Yani risaleleri, risalelerle izah. “Risalelerin üstadı yine risalelerdir” sözüne uygun bir durum. Nitekim böyle kitaplar vardır. Peygamber Efendimizle ilgili Risalelerdeki bilgiler bir araya getirilip ayrı bir kitap yapılmıştır. Bir kitap büyüklüğünde bir eser meydana çıkmıştır.

Burada dikkat etmemiz gereken ifade veya ibare kanaatimce, “erkân-ı imaniye”dir. İmanın şartları ile ilgili meseleler için “izah, şerh ve haşiye böyle yapılabilir” diyor. Fetvayı onunla ilgili veriyor. Bu kısımlarda izah, haşiye ve şerh, Risalelerdeki çeşitli yerler birleştirilerek yapılacak. Bunun da sebebini “iman hakikatlerini Risale-i Nur kuşatmış, başka yerlerde aramaya gerek yok” diyerek açıklıyor. Risale-i Nurlar başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor yani.

Bu kısımda ittifak vardır zaten. Burası açıktır ve üzerinde herkesin hem fikir olduğu bir meseledir. Bundan sonra da ikinci aşama geliyor. Esas zor olan kısım burasıdır. Üstadımız devamla diyor ki:

“Yalnız bazen izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve tâlimle, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektupları telif ile ve Dokuzuncu Şuâ’nın Dokuz Makamını tekmille ve Risale-i Nur’u tanzim ve tertip ve tefsir ve tashihle devam edecek.”

Yani yukarıda söylendiği gibi, “Değişik meseleleri bir araya toplansa bile bunların da izahı vardır. Bazen de olsa, bazı yerler de olsa, Risalelerin izah ve tafsile ihtiyacı vardır. İzah ve tafsil edilebilir. Bunu da sizler yapacaksınız. Benim vazifem bitmiş. Sizin vazifeniz şerh, izah, tekmil, tahşiye, neşir, talim, tanzim, tertip, tashih ve tefsirdir” diyor. Tekmil dışında bunların hepsi belki imkân ve takat yani yapılabilirlilik dairesindedir ama Üstad Hazretleri daha da ileri giderek işin içine telifi de katıyor. 25. ve 32. Mektupları telif etmekten bahsediyor. “Sizin vazifeniz bunlarla devam edecek” diyor.

Enteresandır, Üstad Hazretlerinin burada sıraladığı ifadeler tamamen klâsik şerh anlayışına uygun bir durumdur. Hepsinin de medreselerde ve şerh geleneğinde karşılığı vardır. Telif eserden başka, ikmal-itmam, şerh, ihtisar, çeşitli meselelerin cem ve zaptı, ıslah vardır. İlmi terimlerle, şerh, tefsir, telhis, cami, uyarlama, telif, talikat gibi. Üstat Hazretleri bunların hepsini zikrediyor.

Burada karşımıza iki görüş çıkıyor. Bazıları bunun zahiri manasını almayıp bunun bir imtihan olduğunu, eski zamanlarda şeyhlerin müritlerini imtihan etmesi kabilinden burada da Üstat Hazretlerinin talebelerini imtihan ettiğini söylemektedirler. Böyle bir tevile gitmektedirler.

Elbette bu görüş de haklı olabilir. İsteyen böyle anlayabilir ve bunun hükmünce de amel edebilir. Risalelerde tahakküm, tagallüb ve mürşid vaziyetini takınmak yoktur. Her fikre açık olunmalıdır. Herkesin buna dikkat etmesi lazımdır. Çeşit çeşit sari istibdatlar vardır. Sirayet etmesinler.

Ama kanaatimizce bu tekeffüllü bir tevildir. Neden Üstad Hazretleri talebelerini imtihan etsin? Onları böyle zor bir durumla karşı karşıya bıraksın? Böyle bir şeyin yapılmasını istemiyorsa açıkça söyleyebilir ve diğer konularda olduğu gibi defaatle nur talebelerini uyarabilirdi. Nitekim Mektubat’taki şu kısımda bunu açıkça yapmaktadır:

“Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer.” (Mektubat, 29. Mektup, Altıncı Kısım)

Burada mevcut eserlerin yerine benzerlerinin veya aynı konuda olanlarının yazılmasından bahsetmiyoruz. Bunların şerh, izah, tefsir ve tashihinden, yazılmayan yerlerin telifinden bahsediyoruz. Buların karıştırılmaması lâzımdır. Üstad Hazretleri buna müsaade ediyor.

 

Risalelerin İzah Edilebileceğine Dair Bir Başka Delil

Risaleler elbette her okuyan için ondan belli bir miktarda izah edilecek şekilde yazılmıştır. Herkesin tamamını anlamasına gerek yoktur. İmanını kurtaracak derecede Risaleleri insanlar elde edebilirler. Risalelerin bir özelliği de en amiden tut ta en âlime kadar herkes ondan hissesini alabilir. Elbette bir ami ile bir âlimin hissesi bir olmaz. Bu bakımdan insanların hisselerini artırabilmesi için izaha ve başka yollara da ihtiyaç vardır. 20. Mektub’un ve 7. Şua’ın mukaddime kısmında olduğu ve yukarıda Risalelerin nasıl bir eser olduğu kısmında söylediğimiz gibi İman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah gibi hadsiz manevi mertebeler vardır, bunların tayyedilebilmesi için Risalelerden istifadenin ziyade olması lazımdır. Bu talimsiz olur mu? Kendi kendine sadece Risale okuyarak olur mu? Kanaatimizce olmaz, olursa da eksik olur. Bazı yerlerin açılabilmesi için bazı çalışmaların yapılması lazımdır.

Üstat Hazretleri Emirdağ Lahikası’nda dershanelerin açılması meselesinde şöyle bir cümle kullanıyor:

“Nur şakirtleri, mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir dershane-i Nuriye açmak lazımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes her bir meselesini tam anlamaz. Hem iman hakikatlerinin izahı olduğu için, hem ilim, hem marifet, hem ibadettir. Eski medreselerde beş on seneye mukabil, inşaallah Nur medreseleri, beş on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor.”

Görüldüğü gibi Üstat Hazretleri burada “herkes kendi kendine bir derece istifade eder” diyor fakat bunu yeterli görmüyor. Dershaneler açılmasını buralarda Risalelerin öğretilmesini söylüyor, çünkü “herkes her bir meselesini tamamen anlamaz” diyor. Hatta biri biliyor, öğrenmeye muhtaç olmasa bile dershaneye derse gitmesi gerektiğini de haşiyesinde söylüyor:

“Şayet biri biliyor, taallüm etmeye muhtaç değilse, ibadete muhtaç veya marifete müştak veya huzur ister. Onun için herkese lüzumlu bir derstir.”

Yani derslerde Risalelerin taallüm edilmesini söylüyor. Taallüm kendi kendine de olmakla beraber genellikle muallim vasıtasıyla olur. Kendi kendine olsa evde oturursun, dershaneye yani derse gitmeye gerek yoktur. Dershane, ders bunlar zaten öğretmekle, öğrenmekle ilgilidir, okumakla değil. Evde okurum, üstelik daha rahat bir şekilde, dershaneye, derse niye gideyim?

İşte bu kısmın Risalelerin izahına, derslerin izahlı yapılmasına bir delil olduğunu düşünüyorum. Risalelerin izahı lâzımdır. Tamamen açık değildir. Herkes her meselesini anlayamaz. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Üstad Hazretleri “Ayetü’l- Kübra”nın başında bunlardan bazılarını zikrediyor. İşte bu yüzden Risalelerin izaha, açıklamaya, birisinden ders alınmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum:

“Bu ehemmiyetli risâlenin, herkes her bir meselesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil, belki elleri uzun olanların hisseleri de var.

Bu risâlenin fehmini işkâl eden beş sebep var:

Birincisi: Ben kendi müşâhedâtımı kendi fehmime göre ve kendim için yazdım. Sâir kitaplar gibi başkalarının fehmine ve telâkkisine göre yazmadım.

İkincisi: İsm-i A’zam cilvesiyle tevhid-i hakîki a’zamî bir sûrette yazıldığından, mes’eleleri hem gâyet geniş, hem gâyet derin ve ba’zan çok uzun olduğundan, herkes birden ihâta edemez.

Üçüncüsü: Her bir mesele büyük ve uzun bir hakîkat olması sebebiyle, hakîkatı parçalamamak için ba’zan bir sahife veya bir yaprak bir tek cümle olur. Bir tek delil hükmünde çok mukaddemât bulunur.

Dördüncüsü: Ekser meselelerinin her birisinin pek çok delilleri ve hüccetleri bulunduğundan; bazan on, bazan yirmi delili bir tek bürhan yapmak cihetiyle mes’ele uzunlaşır; kısa fehimler kavramaz.

İşte Risalelerin anlaşılması meselesinin zorluğuna, izaha neden ihtiyacı olduğuna dair önemli bir yer. Üstadımız ilk önce kendisine bunu yazdığını söylüyor. Kendi anlayışına göre yazmıştır. Herkes Üstadımız kadar zeki ve âlim olmadığı için onun yazdığı okunduğunda tam anlaşılmayacaktır. Yine Üstadımız, “herkesin eli uzun değildir yani aklı, ilmi aynı değildir” diyor. O yüzden herkes aynı derecede anlayamaz. Üstad Hazretleri devamla Risalelerin tam anlaşılmamasının sebepleri olarak da Risalelerin yazılış tarzını gösteriyor. Bundan dolayı “Risaleler tam anlaşılamaz” diyor. Bunlar da şöyledir: Bazı meseleler bazı insanların birden ihata edemeyeceği kadar gayet geniş ve uzundur, bazen bir sahife veya yaprak bir tek cümle olmuştur, yani icaz vardır, kısaltma vardır. Aynı şekilde yirmi delil bir tek delil yapılmıştır. Bir delilde yirmi delil sığıştırılmıştır. Bu yüzden bazı kimselerin anlaması zordur. Herkes aynı derecede anlayamaz. Bu yüzden daha akıllı olanlar, ilmi daha fazla olanlar, bu konuların izahını yapabilirler. Diğerlerinin anlayışlarına bu hakikatleri sunabilirler. Bunun için de izah yapılabilir.

 

Hulasa

Ne kadar diyeceksek diyelim, ne kadar aksini söyleyeceksek söyleyelim, ne kadar karşı olacaksak olalım, izah ve şerh ve yukarıda saydıklarımız olmaktadır. Bununla ilgili pek çok kitap yayımlanmıştır. Mesela Tarihçe-i Hayat Üstadımızın sağlığında ve onun tasnifi ve tasdikiyle yayımlanmıştır. Ama gerek Abdülkadir Badıllı ağabey 3 ciltlik eseriyle, gerekse Ahmet Akgündüz hoca şu an birinci cildini yayımladığı eseriyle bir nevi Tarihçe-i Hayat’a şerh yazmışlardır. Onun açıklamasını, açılımını yapmışlardır. Bunların başına da Üstad Hazretlerinin mutlak varislerim dediği ağabeyler, onun mesleğini, tarz-ı hayatını en iyi bilen ağabeyler izin kabilinden takrizler yazmışlardır, bunları tasvip etmişlerdir. Daha pek çok kitap, izah ve şerh sadedinde piyasalarda vardır. Hatta Mesnevi-i Nuriye ve İşarâtü’l-İ’caz tercümeleri Üstadımız zamanında yapıldığı, Üstadımız tarafından görüldüğü hâlde yeniden bunların tercümesi bile yapılmıştır ve hakeza.

Risale-i Nurların Kudsi Kaynakları, Risalelerdeki Ayet ve Hadis Mealleri, Lügat ve bunun gibi eserleri izah sadedinde faydalı çalışmalar olarak değerlendirebiliriz. Mesela Üstat Hazretleri ayet meallerini ve bilinmeyen kelimelerin manalarını öğrenmeyi Risalelerde söylediği halde ısrarla buna karşı çıkanlar vardır. Risalelerde geçen ayetlerin manalarını yıllar geçmesine rağmen bilmeyenler vardır. Merak edip öğrenmeyenler vardır. Kelimelerin de öyle:

“Acaba kendine Müslüman diyen bir adam, dünyanın bir menfaati için, bir günde elli kelime Firengî lügatından taallüm ettiği halde; elli senede ve her günde elli def’a tekrar ettiği “Sübhânallah, Elhamdülillâh ve Lâ ilâhe İllallâh ve Allahü Ekber” gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse, elli def’a hayvandan daha aşağı düşmez mi?” (Mektubat, 29. Mektub, 7. Kısım, 1. İşaret)

“..boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde Kur’ân’dan bildiğimiz sûreleri okumak ve ma’nalarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek..” (Meyve Risalesi 3. Mesele.)

Derslerde bunlardan dolayı hata edenler, yanlış mana verenler, farklı yorumlar yapanlar vardır maalesef. Kelimeye yanlış mana verilince veya manası bilinmeyince sıkıntılar, anlamazlıklar olmaktadır.

Klâsik kültürümüzde Mesnevi, Bostan ve Gülistan gibi eserlerin şerh, izah, haşiye ve zeyilleri yıllardır çeşitli kimseler tarafından yapılmıştır, Mesnevi dersleri verilmiştir, hâlen de verilmektedir. Kur’an-ı Kerim’in Üstadımızın ifadeleriyle 350 bin tefsiri yapılmıştır. Elbette Kur’an tek başıyla yeter, başka eserlere gerek yoktur, sürekli okunsa büyük faydalar elde edilir ama gene de âlimler tefsirini yapmışlardır. Bunu yeterli görmemişlerdir. Bunlardan hareketle de Risalelerin de izahı olacaktır, olmalıdır, diyoruz.

Meselâ Üstad Hazretlerinin dediği tarzda ağabeyler Hizmet Rehberi’ni hazırlamışlardır. Ama onun da izaha ihtiyacı vardır. Hizmet rehberi mütalaa edildiğinde ne manalar ortaya çıkmaktadır. Günlerdir bitmemektedir. Bunun gibi mütalaa da izaha bir örnektir meselâ. Yine çalıştaylar, sempozyumlar da bunun değişik bir yoludur. Üstadımızın dediği ders müzakeresinde “zeki bir muhatap” tabiri de izaha girer. Çünkü müzakere kelimesinde bu mana vardır. Gazete gibi okumayın, her okuyuşta yeni manalar anlamak, anlayarak okuyan bu zamanın mühim bir âlimi olur gibi ifadeler de hep izahla ilgilidirler. Sadece evrat ve ezkâr gibi okunmasını Üstadımız istememektedir. Aklın da hissesini alabilmesi için izaha ihtiyaç vardır. Sadece kalple, ruhla gitmek olmaz.

Bu yüzden “izah çalıştayı”nı önemli buluyoruz. Büyük bir adım olarak görüyoruz. Geniş katılımlı ve Risale-i Nur cemaatinin şahs-ı manevisi bir araya getirilip bunun bir neticeye bağlanmasını diliyoruz. Bu, bir beyin vazifesini görür. Üst akıl olur. Cemaatin, hizmetin buna ihtiyacı vardır. Problemlerin halli için gereklidir. Yapılacak her şey Risale-i Nur’un düsturlarına, hizmet tarzına sadık kalınarak, onlar göz önünde bulundurularak, bu konuda hassas davranılarak yapılmalıdır. Şart bu olmalıdır. Mücedditlik mesleği bunu gerektirir. Durağanlık yakışmaz bu hizmete. Üstat Hazretlerinin sürekli kendini yenileme cehdi örnek olsun. Eski Said, Yeni Said ve 3. Said dönemleri var, Risaleleri Latin harflerine aktarma var. Sürekli aksiyoner vaziyetinde. Onun yolundan gidenlere aynı tarz davranmak gerektir.

 

 

popüler cevapdünya atlası