Risale-i Nur'u Sadeleştirmenin Arka Planı (1-2)

Eklenme Tarihi: 29 Temmuz 2021 | Güncelleme Tarihi: 29 Temmuz 2021

Hüseyin ÇEŞİTCİOĞLU

بِاسْمِهٖ سُبَْانَهُ

F. Gülen Edirne'de Kur'an kursu hocasıyken (1950 sonları) Büyük Doğu dergisi dağıtıp İstanbul'da Necip Fazıl ile görüşüyor.

Kapatılan Zaman gazetesi ve başka kaynaklarda yazıldığı gibi; Gülen taa Erzurum'dan başlayarak Necip Fazıl'a çok bağlı ve tv’lerdeki vaazlarında hep; "Üstad Necip Fazıl" diye hitap eden biri.

Kendi yakın ekibi için kullandığı "Başyüceler Heyeti" ismi de Necip Fazıl'ın kitabında Büyük Doğu hareketinin yönetici kadrosuna verdiği isimdir.

F.Gülen Askerlik öncesi (1962/ 63) Edirne'de imamlık yaparken; Büyük Doğu'nun abone ve dağıtımını yaptığı ve üstadını Edirne'ye konferansa çağırdığı çıkardığı da kendi gazete ve tv'lerinde çokça anlatılıp yazılırdı.

İşte F.Gülen Edirne'de görevliyken; İstanbul Çemberlitaş Kiğılı Pasajı 1.katta bulunan rahmetli Bekir Berk'in yazıhanesine geldiğinde; Risale-i Nur'ları sadeleştirme düşüncesini Bekir Berk, Mehmet Fırıncı, Mehmet Birinci, Mehmet Kutlular vd. nur talebelerine kendi usül ve üslubuyla anlatır.

Onlar da, Kirazlı Mescid Sokağı 46 numaralı dersanede kalan rahmetli Zübeyir Gündüzalp'e yönlendirirler.

Görüşme sonucu kendi açısından tam bir hezimettir. Zübeyr Abi izah ve ispattan sonra F. Gülen'i ihtar edip uzaklaştırmıştır.

F.Gülen'in bu fikrinin arka planına bakalım.

2012'den itibaren gazete ve medyasında çok dikkatle okuduğum şudur Necip Fazıl Gülen'e özetle şunları dikte eder:

Risale-i Nur'lar Süleymaniye, Selimiye Camileri gibi eserlerdir. Fakat 'Ağabeyler' dediğiniz kimseler; dubaya yapışmış yosun gibi adamlardır! Risaleleri bunların elinden kurtarıp layık olduğu yere getirmek lazım. Bunun için Risale-i Nur'ları benim sadeleştirmem lazım. Git bunları anlat ve ikna et.

İşte bu telkin ve talimat eşliğinde F. Gülen İstanbul'a gelip red cevabı alıyor. (1966 öncesi)

Fakat sadeleştirme / sahteleştirme fikri zamanla tam bir saplantıya dönüşüp, yeterli güce ulaşacağı zamanı bekliyor.

Özellilkle belirtmeliyim ki Necip Fazıl 1950'lerde Büyük Doğu'da sadeleştirdiği Sözler'i kendi adıyla yayımlıyordu.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi ise talebesi Zübeyir Gündüzalp ve Ceylan Çalışkan'ı görevlendirdi. Açık, mukni edebi mektupla Necip Fazıl'ın bu yayını kesmesini rica ve ihtar ederek bu yayını durdurdular:

"Kahraman Necip Fazıl Bey! ...Şu ince noktayı, yalnız sizin gibi tasavvuf ehline arzedebiliriz ki; Risale-i Nur, Bediüzzaman Hazretlerinin irade ve ihtiyariyle te'lif edilen bir eser değildir.

Zaman zaman şedid ihtiyaç sıralarında ihtarı Rabbani ve ilham-ı İlahi ile yazdırılan Kur'an-ı Hakim'in Yirminci Asırdaki bir mu'cizey-i maneviyesidir. Bu hüccetli ve aşikar hakikata nazaran; allame-i cihan olan bir müellif dahi, Risale-i Nur'un bir cümlesinde bile değişiklik yapmaya asla cesaret edemez...

Şimdi siz de takdir edersiniz ki, Risale-i Nur başka eserlere benzemiyor.O tebdil edilmez ve edilemez. Şayet lüzum olursa, metin baş tarafa yazılıp, altında da şerh ve izah yapılabilir.

Sizin ‘İdeolocya Örgüsü’ ve diğer yazılarınız da başka muharrirlere benzemiyor. (....) Bununla beraber, ‘İdeolocya Örgüsü’nü bazı kimseler, ‘muğlak, ağır, anlaşılmıyor’ derler. Bu deyişler üzerine birisi kalksa da, sizin o yazılarınızı,—mânâ bozulmasa dahi—cümlelerde değişiklik ve metin içinde izahata kalkışsa, harika olan üslûbunuzun hassasiyetini büsbütün kaybetmiş olacaktır. Buna kat’iyyen müsaade etmezsiniz ya..."

Bir dava kardeşiniz Zübeyr

"...Hassaten şunu tebarüz ettirmek isteriz ki: İntişar eden son nüshalarınızda bir sütun açıp dercetmek vazifeperverliğini gösterdiğiniz Bediüzzaman Hazretlerinin müdafaatından ve Risale-i Nur'dan parçalar neşretmek meselesine gelince; çok memnun olmakla beraber -memleket çapında satışını ziyadeleştireceğinden şüphe etmediğimiz kıymetli mecmuanız için medarı şeref olan bu mukaddes vazifeyi yaparken- onun yarım milyonu aşan varislerini tahattur edip, çok muhterem müellifine mahsus üslub-u belagat, fesahat ve tarz-ı beyanını aynen hıfzıyla, hakikatların fehme takrib hüsn-ü niyete müstenid, TAHRİFİNİ kaldırmanızı çok rica ederiz."

Nur Talebelerinden Ceylan

(Mektuplar için bkz; Risale- Nur'un Neşir Tarihçesi, Abdulkadir Badıllı.Timaş 1987).

Necip Fazıl'ın 1950 başlarında; Büyük Doğu dergisinde yayınladığı ve üstad Nursi'nin talimatıyla Zübeyir Gündüzalp'in mektup yazarak durdurduğu sadeleştirdiği yazılardan oluşan kitabın kapağı.

Bu kitapta yer alan Necip Fazıl'ın sadeleştirdiği/sahteleştirdiği kısa bir bölümü aktarıyoruz:

"Küçük Sait, bir müddet sonra, ağabeyisi Molla Abdullah ile Şeyhan yaylasına gitti. Oradaki medresede de aynı imtizaçsızlıklar ve kavgalar... Nihayet, en toy çağda can attığı medrese hayatını bırakarak babasının yanına dönüyor ve şöyle diyor:

-Ben artık büyümedikçe okumaya gitmeyeceğim! Çünkü talebelerin hepsi benden büyük... Birleşip üzerime çullanıyorlar. Onlara gücüm yetinceye kadar evde kalacağım!

O sırada şu rüyayı gördü: Kıyamet kopmuş... Kainat haşir vaziyetinde... Acaba o, Kainatın Efendisi Peygamberler Peygamberini nasıl görebilir? Sırat Köprüsünün başına giderek beklerse herhalde iyi eder. Zira her fert oradan geçecektir. Hemen gider ve beklemeye başlar. Bütün peygamberleri birer birer görür. Sıra, peygamberlerin ilki ve sonu olan Allah sevgilisine gelince, onu görmek mazhariyetine nail olur olmaz, uyanır.

Bu rüya üzerine, çocukta yeniden uyanan ilim şevki... Bu maksatla babasından izin alarak Arvas nahiyesine gitti. Burada kendisini gören Molla Mehmet Emin Efendi, karşısındaki ufak tefek çocuğa bakarak, onu kendisinden ders almaya ehliyetli görmedi.

"Sana talebelerimden biri ders versin!" dedi. Bu hitap çocuğa pek ağır geldi. Bir gün bu müderris camide ders verirken, birden bire çocuğun, şöylece sesini yükselttiği duyuldu:

"Öyle değil efendim, yanlışınız var!"

İşte hoca, ders vermeye tenezzül etmediği çocuktan ders alma vaziyetine geçiyordu. Oradan da Mir Hasan Veli medresesine... Orada da mizacına uygun şartlar bulamayan çocuk, Erzurum vilayetinin Bayezit kasabasına gitti ve artık Şeyh Mehmet Celali Hazretlerinin nezdinde gerçek tahsilini yerine getirmeye başladı." (Hayatı ve eserlerinden parçalar, N.Fazıl).

F. Gülen de sadeleştirme yolunda!

Gülen de 1978'den itibaren Sızıntı dergisinin orta sayfasında kendi sadeleştirdiği Sözler'i yayınlıyordu. Sonra Üstad Nursi'nin en yakın talebeleri, ona yanlış yaptığını yüzüne söyleyince "itizar" başlıklı bir yazıyla sadeleştirdiği Risalelerin Sızıntı'da yayımlanmayacağını duyurdu. Sonra 'kalbin zümrüt tepeleri' yazı dizisine başladı.

Aslında hedefinden vazgeçmedi ve yine pusuya yatıp uygun puslu havayı bekledi. (Detaylı bilgi için bkz: Şeytanın Gülen Yüzü kitabı, Latif Erdoğan)

İlk sadeleştirmeler Abdullah Aymaz'dan

Gülen'in beklediği ortam 2002'den sonra fazlasıyla eline geçti. Dindar siyasal güçler iktidara gelince F.Gülen ve adamları iktidarın fahri ortağı gibi çalışıp kazandı ve güçlendiler.

İki taraf için de "kazan-kazan" durumu vardı. İki taraf da ayakta kalıp güçlenmek için birbirine mecburdu. Yabancı zalimler ve kemalist münafıklar bu işbirliğini mecbur kılmıştı.

İşte Haziran 2006'da İzmir Çağlayan Matbaası'nda Sünuhat'ı sadeleştirilip Şahdamar Yayınları'nca piyasaya sürdüler. Başka küçük eserler de sadeleştirilyordu.

Bu sadeleştirmelere açık kuvvetli bir tepki gelmedi. Zayıf ve ferdi çıkışlar da o dönemki adıyla sözde "hizmet hareketi"ni durdurmadı. Zaten müslümanlar ve önde gelen nur talebelerinde iktidarın yaptığı güzel işlerden ötürü bir coşkulu bir sevinç hakimdi.

Bu arada F.Gülen gerekli tedbirleri almış, belli gruplar haricinde bu sadeleştirmelere karşı duran odak ve kimse bırakılmamıştı. Bu pervasızlık, 2012'ye kadar artarak devam etti. 2012 Ocak ayında; Bursa kitap fuarında gösterişli ve güçlü bir tanıtımla sadeleştirilen Lem'alar Ufuk Yayınları'nca piyasaya sürüldü.

Bir dizi ilahiyatçının desteği ve 20'li yaşlarda yayına hazırlayanlar olarak Adnan Kayıhan, M.İlhan Atılgan adları vardı. Bu gençler ve muhteris yayınevi sorumlusu her çeşit medyada övgüyle konuşturuluyordu.

Lem'alar'ın başında yayıncının notunda güya 3 gerekçe sunuluyordu.

1- Tv ve internetten beslenen yeni nesile Risale-i Nur'u anlaşılır kılmak.

2- Türkçe dünya dili olurken; Türkçe'yi yeni öğrenenlere Risaleleri ulaştırmak. Yani Sözler'i Türkçe'nin amaçları doğrultusunda araç ve malzeme yapmak!

3- Dünyadaki Türklere Sözler'i vasıta ve alet yaparak ulaşmak.

Kısa zaman içinde Lem'alar'ın 400 bin satışa ulaştığı vurgulanarak reklam ediliyordu. Bu rakam ise nurcuların onlara bakışında hayal edilemez ve gıpta edilecek bir başarı gibi geldi. Nitekim bu sadeleştirmeye ciddi bir karşı çıkış yapılsa da sadeleştirme hızını kesmedi, Mektubat, Sözler sırayla sadeleştirildi.

Vekil ve varislerin infiallerine karşı ise "hocaefendi'nin aldırmadığı, telefonlarına çıkmadığı, "Amerika'ya gelip konuşmak için boşa yorulmamaları" gibi yanıtları nurcu çevrelerde dalga dalga yayılıyordu.

Rahmetli Sungur Abi ise hasta haliyle bu sahtekarlığa şöyle karşı çıkıyordu: "Üstadımızdan nasıl duyduksak, nasıl telif edilmişse, şimdiye kadar nasıl gelmişse, öyle… Şimdi bu meseleyi şey edenler (tahrifat yapanlar) büyük hata ediyorlar. Risâle-i Nur’a büyük bir iftira ediyorlar. Sadakatsizlik gösteriyorlar. Bu, Risâle-i Nur’a tecavüzdür. Şimdiye kadar bir aklı yakın bir şey yazmamış da, şimdi böyle sadeleştirmeye uğraması, doğrudan doğruya Risâle-i Nur’a tecavüzdür. Bütün onların ruhlarına, ağabeylerin yaptıklarına, tecavüzdür. Risâle-i Nur’a, baştan başa ihanettir. Üstadın hukukuna tecavüzdür. Hiçbir şekilde cevaz verilemez. Üstadı beğenmemek gibidir. Üstadın sözleri yerine başkalarının sözlerini ikame etmektir. Buna karşıyız. Risâle-i Nur’dan başka, Risâle-i Nur’un esasından başka, şimdiye kadar telif olunduğu üzere, şimdiye kadar geldiği gibi, onun hilâfında, sadeleştirme adı altında yapılanlar tecavüzdür. Biz böyle itikad ediyoruz. Ve böyledir de. Şimdiye kadar hiç değiştirilmedi de, neden bu iş böyle oldu. Demek ki bazı muarazalar var. Risâle-i Nur’u çekemiyorlar yani. Risâle-i Nur’un yerine kendi ifadelerini, beyanlarını sokmak istiyorlar. Bunun şiddetle önlenmesi lâzımdır. Biz elimizden gelse, her tarafa çıkarak bu ihaneti, bu tecavüzü, lânetleyeceğiz. Lânet olsun yani. Bunu kim yaptıysa, elleri, bacakları kırılsın..."

Bacakları değil kafaları da kırıldı!..

Videoyu izlemek için şu linke tıklayabilirseniz:

Rahmetli Mehmet Fırıncı Abi sadeleştirmeye ayrıca kul hakkı/ kamu hukuku açısından bakıyordu:

"Bir kimsenin akrabasına ya da ahbabına yazdığı herhangi bir mektubu bile değiştirmeye kalkmak aslında o kişinin şahsiyetine ilişmektir. Yanlış bir tutumdur. Ben bu beyanı şu şekilde anlıyorum; nasıl ki şairlerin şiirlerini anlamak için tefsir ediyorlar onun gibi Risale-i Nurlarda da izaha değer veciz cümleler var. Bu bağlamda (kul hakkı) bunları açıklamak gerekmektedir."

Risale-i Nur'u sadeleştirmenin arka planı-2

بِاسْمِهٖ سُبَْانَهُ

İnsani arka plan: Haset, kibir ve gurur!

"Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeyler için insanları kıskanıyorlar mı?" (Nisâ sûresi, 54)

Allah resulü buyurdu ki: "Haset etmekten sakının. Zira, ateşin odunu (veya otları) yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir." (Ebû Dâvûd, Edeb 44. İbni Mâce, Zühd 22).

"Resail-in Nur'un mesaili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtarat ile oluyor." (Kastamonu Lahikası 211)

"Onlar ne hal ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me'zun değiliz!" (Mektubat 488)

"Halbuki bilmecburiye bunu haber veriyorum ki: "Bu dürûs-u Kur'aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler'in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir.

Çünki çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz.Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izah haricinde birşey yazsa; soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer.

Çünki çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur'anın tereşşuhatıdır;bizler, taksim-ül a'mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!.." (Mektûbat, 426)

"Risale-i Nur'un gıda ve taam hükmündeki hakikatlarından hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Yoksa yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler.

Risale-i Nur, sair ilimler ve kitablar gibi okunmamalı.Çünki ondaki iman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin kut ve nurlarıdır." (Emirdağ Lahikası 65)

"Bu ehemmiyetli risalenin, herkes herbir mes'elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği mikdar yeter. O bahçe yalnız onun için değil, belki elleri uzun olanların hisseleri de var." (Şuâlar 98)

"Zannımca lafz ve nazım, san'atça cazibedar olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı manadan çevirmemek için perişan olması daha iyidir." (Sözler 694)

"Bir harfin ve bazan bir noktanın yanlışıyla bir mes'ele değişir, mana bozulur." (Şualar 486)

***

Tarihi arka plan: Manevi tekel, gurur, ucb, faziletfüruşluk

Küçük Said Nurşin'den Hizan Nurs'a döndü. Bir rüya gördü. Rüyada mahşer yerinde sırat başındadır; bütün büyük peygamberleri ve Peygamberimizi (asm) de ziyaret eder ve uyanır. (13-14 yaşında).

İlkbaharda babasından izin alıp; Müküs/ Bahçesaray Arvas köyüne Molla Mehmed Efendi medresesine gider. Molla Mehmed kendisi ders vermek yerine bir talebesinin ders vermesini isteyince izzetine ağır gelir ve kabul etmez. Bir gün bu hoca camide ders okuturken yanlış cevap verdiğini söyler ve arkasından Mir Hasan Veli medresesine gider. Orada da yeni talebelere değer verilmediğini görür ve oradan Vastan ve Erzurum- Doğu Beyazıt'a gider.

İşte Arvasi medresesinde Üstad Nursi'nin böyle olumsuz bir hatırası vardır.

Şeyh Abdulhakim Arvasi bu şeyh/seyyid sülaleden; Halife seyyid Mustafa Efendi'nin oğludur. Üstadın dostu olan Molla Seyyid Taha'nın da büyük kardeşidir.

"...ben ve merhum mebus, Molla Seyyid Tâha (1864/1928, müderris, 1908/ 1921 mebus) ve mebus Hacı İlyas ile beraber kayığa bindik, o kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Halbuki Molla Tâha ve Hacı İlyas, beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassut ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip dediler: 'Senin bu haline hayret ettik, hiç bakmadın.'” (Emirdağ Lahikası, 204)

Necip Fazıl'ın şeyhi Abdulhakim Arvasi (1860, Başkale, Van - 27 Kasım 1943, Ankara) kimdir?

Nisan 1919 yılında İstanbul'a geldi. Sultan Vahideddin tarafından 5 Ağustos 1919'da Süleymaniye Medresesi'ne tasavvuf müderrisi olarak tayin edildi. Aralık ayında da Eyüp Sultan’da münhal Kaşgarî Dergâhı postnişinliği kendisine tevdi edildi. 1924-1928 yılları arası Vefa Lisesi'nde din dersi muallimliği yaptı. 1925'te tekkeleri kapatan kanun gereği, Eyüp Sultan semti, Kaşgari Murtaza Efendi Cami yanında bulunan Kaşgarî Dergâhı'nda ömür boyu oturmasına müsaade edildi. 1924 yılında İstanbul vâizliğine tayin olundu. İstanbul’da Eyüp Sultan, Fatih, Bayezid, Ayasofya, Bakırköy Zuhuratbaba, Kadıköy Osman Ağa, Kasımpaşa Câmi-i Kebir, Üsküdar Yeni Câmi ve Beyoğlu Ağa Câmii kürsülerinden senelerce vaaz verdi. 1930'da yaş sınırına rağmen vazifesi Bakanlar Kurulu kararıyla uzatıldı. 1931'de Menemen hadisesi sebebiyle Menemen'e götürülüp divan-ı harbe çıkarıldı. Beraat etti ise de, emekliye sevkolundu. Câmi derslerini aralıksız fahrî olarak yürüttü. (Kaynak: Wikipedia)

Şeyh Arvasi “Kànunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi.” (Gülistan Dergisi; Temmuz 2004)

1922-1943 arasında ise Türkiye'de ne devrimler ne yıkımlar oldu; halifelik kaldırıldı, Anayasadan "dinimiz İslamdır" kaldırıldı, İslam yazısı ve elifbası kaldırıldı, ezanın aslı bozuldu, dini eğitim ve neşriyat yok edildi; Akifler, Mustafa Sabriler, İskilipli Atıflar sürüldü şehid oldu. Camiler, tekkeler yıkıldı, içki, dans bid'alar vb. yerleşti.

Bu 21 yılda Seyyid Abdulhakim Hazretlerine niye hiçbir şey olmadı ve keyfi bozulmadı? Neden ve neyin karşılığıdır? Cengiz'in fetvacısı Cafer Hoca'nın hayatını bir kez daha okuyalım.

Abdülhakim Arvasi'nin müridi Necip Fazıl'ın hatıralarında var. Tekkelerin kapatılması Abdulhakim Arvasi'ye sorulunca şu cevabı vermiş: "Tekkeler zaten kapanmıştı, M.Kemal kapısına kilit vurdu sadece."

Abdülhakim Arvasi, Üçışık soyadını aldı. Oğlu Ahmed Mekkî Üçışık başta olmak üzere çok sayıda talebe yetiştirdi. Bunlardan en meşhurları, Necip Fazıl Kısakürek ve Hüseyin Hilmi Işık'tır. Abdülhakîm Arvâsî 18 Eylül 1943'te İzmir'de mecburî ikamete tâbi tutuldu. Daha sonra geçtiği Ankara'da 27 Kasım 1943'te vefat edince Bağlum Kabristanı'na defnedildi.

83 yıllık hayatında bir kere tutuklanan Şeyh Arvasî’nin sürgün hayatı yaklaşık 50 gündür.

Necip Fazıl İstanbul'da olmasına rağmen dikkat çekip geleceğini riske atmamak için, Bağlum'daki cenazesine gitmiyor ve bu konuda hiç bir mazeret belirtmeyip üzüldüğünü söylüyor.

***

Abdulhakim Arvasi'nin Said Nursi ve Sözler aleyhtarlığı!

"...hattâ aleyhimize Şeyh Abdülhakîm’i sevk ettikleri halde, onu da bizim gibi perişan eden adamlara karşı inkârlarınız ve kaçmanız, onların kanaat-i vicdaniye dedikleri düşüncelerinde beş para etmez.” (13.Şua)

Bu zat, Eskişehir Hapishanesi'nde 1936 yılında telif edilen ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî’nın aslını teşkil eden Birinci Şua’yı inanılmaz şekilde tenkit etti. (Hatta yaktırdığı şayia edilmektedir.)

"İstanbul’da malûm itiraz hâdisesi (Arvasi'nin şiddetli tenkidi) îma ediyor ki; ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofi-meşrebler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revacını ve etba’larının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler, belki DEHŞETLİ MUKABELE etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukuunda, bizlere itidal-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir." (Kastamonu Lahikası, 196)

Abdulhakim Arvasi'nin bir talebesi/ müridi anlatıyor:

"Bir kış günü Efendi Hazretleriyle odada oturuyorduk. Soba yanıyordu. Kapı açıldı içeriye Said Nursî girdi. Efendi Hazretleri “Buyurun” dedi oturdu. Çay ikram ettik, içti. Efendi Hazretlerine “Ben bir tefsir yazdım, bastırmak istiyorum. Size de takdim edeceğim” diye arz etti. Efendi Hazretleri de “Öyle mi? Vah vah vah! Sen tefsir mi yazdın?” dedi ve sonra devam etti:

“İslâm âleminde Beydavî, Ebussuud, Razi, Hüseynî gibi yüzlerce tefsir yazılmış. Bunların ne eksiğini gördün? Söyle de bilelim. Sen ne yazabilirsin? . . . Tefsirler yazılmış, bu iş bitmiştir. Zaman tefsirle meşgul olma zamanı değildir. Küfür Ceyhun nehri gibi akıyor, hergün insanlar imanlarını kaybediyor. Binaenaleyh her iki halde de senin getireceğin tefsirin yeri şu soba olur. Büker büker sobaya atarım, ısınırım.”

"O Tefsiri (Elmalılı Hamdi Yazır tefsiri) eve getirdim, “Anne, bak bunlar Kur’ân-ı Kerim tefsiridir, sakın abdestsiz ellemeyin” dedim. Birkaç gün sonra İstanbul’a gelmiştim. Bu hadiseyi Efendi Hazretlerine anlattım. Buyurdular ki: “Sakın o tefsiri okuma; hattâ eve gidince hepsini yak! İlim sahibi olmaksızın tefsir okuyanların imanı gider” buyurdu. Ben de hocamın sözüne ittibâ ettim..." (Anlatan: Hüseyin Hilmi Işık)

(Hatıralar için bkz kaynak: Ekrem Buğra Ekinci, Hayatı ve Hatıralarıyla Seyyid Abdülhakim Arvasî (İstanbul: Arı Sanat Yayınları, 2017. 2. baskı, s. 407.)

Artık gerçeklerin ortaya çıkma zamanı...

Necip Fazıl ile görüşmesini anlattığı Ekim 2012 Eskedar konuşmasında merhum Mehmet Kırkıncı Hoca, Necip Fazıl'ın Risale-i Nur aleyhine yazılar yazmaya başladığı dönemi ve onun fıkhi itirazları sonrasında randevu alıp ziyarete gittiklerini anlatıyor:

"Zübeyir Abi; ‘Necip Fazıl’dan randevu aldık beraber gideceğiz’ dedi. (Beylerbeyi'ndeki Topbaşlar'ın oturması için ücretsiz verdiği) evine gittik. Öyle bir evi var ki padişahın bile öyle olmaz. Necip Bey o gün gitti Tarihçe-i Hayat’ı aldı geldi. Üstadımızın o cümlesini bize okudu. ‘Bu’, dedi ‘bizim itikadımıza aykırıdır.’ Dedim ki: ‘Bizim Üstadımız Eşaridir, İmam Eşari’ye göre Peygamber gitmeyen bir kavim masumdur.’ İlgili ayeti okudum. ‘Ha teşekkür ederim’ dedi. (Kaynak: Necip Fazıl'ı Risale-i Nur konusunda uyardım, Risale Haber)

Necip Fazıl Bediüzzaman'ı ziyaret ediyor

Son Şahitler 4'te Muhsin Alev'in anlatımına göre "1952 Gençlik Rehber Mahkemesi için geldiği İstanbul'da Sirkeci Akşehir Palas Oteli'nde kalıyordu. Necip Fazıl da Üstadı ziyarete gelmişti. Üstad, kendisini alaka ile karşıladı. Bir sandalyeye oturttu. Necip Fazıl, kendisinin yanına gelip giden gençleri Üstad Bediüzzaman'ın yanında ve hizmetinde görünce (ben tahmin ediyorum) üzülmüş olacak ki, Üstad kendisine "'Üzülme! Üzülme! Ben Doğucuları, Risale-i Nur talebesi olarak kabul ettim. Ben seni Risale-i Nur'a yirmi senelik hizmet yapmış olarak kabul ediyorum.' dedi."

Emekli yarbay Avni Toktor anlatıyor:

"Büyük Doğu Mecmuası'nı her hafta okurdum. Necip Fazıl'ı ziyaret için 3 Şubat 1952' de Kadıköy'deki evine sabah erkenden vardım. Kadıköy'den bindiğimiz vapurda Bediüzzaman'ı ziyaret edeceğimizi söyledi. (N.Fazıl); "Halkın, 'alimler hakkında mübalağa ettiğini, veli olmayanlara veli dediğini söyleyip, 'Bediüzzaman'ın da sadece alim olduğunu' ve 'kendini beğenmişin biridir' diye ilave edip eserlerini okumadığını' belirtti.

Sirkeci' deki Akşehir Oteli'nin 4. katına çıktığımızda Bediüzzaman Hazretleri bizi kapıda ayakta karşıladı. Girişte Necip Fazıl selam verdi. Bediüzzaman selamını almadan has şivesiyle, "Necip Fazıl Bey kardaşım; ben kendimi beğenmemişem!" dedi. Bu sözler bende bir anda irkinti yaptı. Bu sözler doğrudan doğruya; Necip Fazıl'ın vapurdaki konuşmasına cevaptı.

Kendisi yatağa biz de gösterdiği sandalyelere oturduk. Bu büyük zatı; belki bir daha görmek nasip olmaz diyerek; tüm psikofizik enerjimi topladım, her söz ve halini hafızamda toplamaya gayret ettim. Gözleri çok manalı ve haşmetliydi, çok tesirli bakıyordu. Mahkeme safahatından bahsetti, şu sözünü hiç unutamam; 'İslam aleyhtarlarını mücahedemle zirü zeber etmişem.'

Necip Fazıl sigara içmek için dışarı çıkınca; Rus kumandanına ayağa kalkma olayını sordum; 'Evet öyle olmuştu' dedi. Risale-i Nur okumamı tavsiye etti. Sonra Necip Fazıl Bey'le evine döndük." Bu ziyarette üstad Bediüzzaman Necip Fazıl'a 'seni 20 yıllık Risale talebesi gibi kabul ediyorum' demiştir. (Son Şahitler 4, sayfa: 191/193).

1950'lerde arayış içindeki gençlerin birçoğu hem Büyük Doğu okuyor, Büyük Doğu Cemiyeti (parti nüvesi) üyesi, hem de Risale-i Nur ve üstad Bediüzzaman ile alakadardı. Necip Fazıl bunu görüyor ve asla kabullenemiyor ve kıskanıyordu.

Süper mürşid Necip Fazıl!

Sezai Karakoç'un 10 Kasım 1989 tarihli Diriliş Dergisi'nin 69. sayısında anlattığı şahitliklerine göre;

"Günlük Büyük Doğu Gazetesi 16 Kasım 1951'de yayına başladı. Gazeteye parayı örtülü ödenekten veren Menderes idi. Bildiğim kadar 75 bin lira vermişti. Üstad Necip Fazıl bu paranın 50 bin lirasıyla bir villa inşa etme projesi başlattı. Sonunda o para da gitti ve Büyük Doğu 6 ay dolmadan kapandı."

"Üstad (Necip Fazıl) Ramazan gelince ancak birkaç gün oruç tutabildi. Sigara tiryakiliği sebebiyle; oruç tutarsa gazetenin çıkamayacağını söyledi."

"O Ramazan boyunca; bekle seninle bir şey konuşacağız diyor, sonra da geç oldu deyip gönderiyordu. Böylece iftarımı bir kaç saat sonra yapmak zorunda kalıyordum. Kendisi oruçsuz olduğu için; benim orucumu açmadan öylece beklediğimi düşünemiyordu."

"22 Mart 1951 tarihinde “Kumarhane Baskını” olarak anılan olay gerçekleşti. Beyoğlu’nda bir kumarhaneye düzenlenen baskında yakalanan Necip Fazıl, bu olay nedeniyle 18 saat karakolda tutuldu. O dönemki açıklamalarında röportaj yapmak üzere kumarhanede olduğunu ifade eden, daha sonraki yıllarda ise Büyük Doğu’yu koruma için bir adam tutmak üzere orada olduğunu açıklayan Necip Fazıl hakkında yine Sezai Karakoç şöyle diyordu:

"Kumar olayında Üstad (Necip Fazıl) istikrarlı bir savunma gösteremedi. Yazıhaneyi savunmak için fedai aramaya gittiğini ileri sürüyordu. O kumarhane lüks bir kumarhaneydi. Oradaki insanlar da yazıhanede uyuyacak ve koruyacak kişiler değildi. Üstad susup konuşmasa daha iyiydi. Fakat o sürekli yazdı."

Adı "süper mürşid"e çıkmıştı!

"Bir çok genç o zaman Büyük Doğu'yu bırakıp Risale-i Nur talebesi oldu. Büyük Doğu'ya alışmaya çalışan gençler, Risale-i Nur hareketine transfer olmuştu. Birkaç yıl içinde Büyük Doğucu dediğim arkadaşlar da nurcu oldu." (Diriliş Dergisi, anlatan Sezai Karakoç ,2 Haziran 1989, sayı: 46.)

"Bir gün bir taksiye atlayıp Ankara hipodrumuna gittik. Necip Fazıl Bey yerdeki kağıtları toplayıp baktı. Kağıtlar bahis müşterek kağıtlarıydı."

"Biri anlatmıştı; Üstad (Necip Fazıl) yine yerden kağıtları toplarken, trübünde yarışları seyreden Celal Bayar, yanındaki Menderes'e "bak senin adamın!" diye parmağıyla göstermiş. Milli Piyango gişelerinin önünden geçerken bazen durup bilet çekerdi, hatta bir kaç kez bana da çektirdi." (Diriliş Dergisi: anlatan Sezai Karakoç,6 Ekim 1989, sayı: 64)

Necip Fazıl, Yazar Münevver Ayaşlı ile görüşmesinde ilginç bir testten bahseder. "Ben vatanseverlik ölçüsü olarak bir test buldum. En koyu vatansever görünenlere soruyorum, "Abdülhamid Han'ı sever misiniz?" Böylece onu sevenlerin gerçek vatansever olduğunu anlıyorum." (Milli Gazete, 6 Mayıs 2016)

Üstad Said Nursi; Eşref Edip gibi Necip Fazıl’ın başında bulunduğu Büyük Doğu cemiyetindeki “mücahid kardeşler”e iltifat edip imân dâvâsı noktasında “Onları ruhu canımızla takdir ve tahsin edip onlarla dostuz” diyor. Amma arkasından, gayet net ve kat’î bir sûrette araya şu kırmızı çizgiyi koyuyor: “Fakat, siyaset noktasında değil.” (Emirdağ Lâhikası: 281)

***

Siyasette iki farklı dünya görüşü!

Necip Fazıl'ın "Son Devrin Din Mazlumları" kitabında Üstad Said Nursi'ye dönük şu ifadeleri kullanmaktadır: "Hürriyet kimsenin aslını ve özünü bilmediği ve esasta Türk ruh nizamını bozmak ve İSLAM BİRLİĞİNİ PARÇALAMAK GİBİ BİR GAYE GÜTTÜĞÜNÜ ANLAMADIĞI CEREYAN, “Eski Said” derecesinde Bediüzzaman’ı da içine alıyor VE ONA, şeriata bağlılığına ve ittihatçılara aykırılığına rağmen, ABDULHAMİD HANA DA ZIT BİR ROL OYNATIYOR!

Said Nursî, TARAFINI TAM TAYİN EDEMEZ ve hem İttihatçılara, hem Abdülhamîd’e bağlı bazı çizgiler arasındaki TEZADI GÖREMEZ VAZİYETTEDİR. Biricik dâvâsı İslâm olduğu hâlde, onu “Ağyârını mâni ve efradını câmi” şekilde ele almaktan uzaktı... Sonra 31 MART HADİSESİNE KARIŞIYOR, fakat hâdiseyi körükleyenlerden değil de fikirde kolaylaştıranlardan ve BÖYLECE BİLMEKSİZİN 31 Mart tertipçisi İttihatçılara imkân verenlerden oluyor.

İş çığırından çıkınca da, âsi askerleri yatıştırmaya çalışıyor ve onları itaate getirmekte hayli başarı gösteriyor. Ve Said Nursî beraet ediyor. Beraet kararı bildirilince, mahkemeye teşekkür etmiyor, salondan asık yüzle çıkıyor, arkasında kalabalık bir halk yığınıyla Sultanahmed’e kadar yaya yürüyor ve yolda KENDİ KENDİNE DEFALARCA MIRILDANIYOR: “Zalimler için yaşasın Cehennem!”

Ama; İslâm ve şeriat bağlılığından nokta fedâ etmeyecek olan Bediüzzaman, ne yazık ki Eski Said devresinde, bir ân için olsa da, İttihatçıların sahte hürriyetini şeriata hizmet, Abdülhamîd’in disiplinini de zulüm ve istibdat ZANNETMEK GİBİ BİR HATAYA DÜŞECEKTİR. Fakat bu hatâsı uzun sürmeyecek ve Eski Said’i topyekûn lağvetme faziletini olgunluk devresinde ona kazandıracaktır." (Son Devrin Din Mazlûmları)

Üstad Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi'de şöyle diyor: “Vaktâ ki hürriyet divanelikle yâd olunurdu; zayıf istibdâd (Abdülhamid döneminde uygulanan istibdada işaret ediyor) tımarhaneyi bana mektep eyledi. Vaktâ ki i’tidâl, istikamet; irticâ’ ile iltibâs olundu; Meşrûtiyet’te şiddetli istibdâd (31 Mart sonrası zamana işaret ediyor.), hapishaneyi mektep yaptı.” (1950 lerde 3.Said döneminde tashih ettiği: Divanı Harbi Örfi' den)

Nitekim bu yazılar Büyük Doğu'da çıkınca, rahmetli Zübeyr Gündüzalp çok hiddetleniyor ve zar zor sakinleştiriliyor.

***

"Kainat imamı F. Gülen" (!)

Kendini "kainat imamı" gören F.Gülen'in kişiliğinin oluştuğu ilk çocukluktan 18 yaşına kadar, çeşitli tarikat ve şeyhlerin eğitiminde yetiştiği görülüyor. Babası da Alvarlı Efe olarak bilenen şeyhin en sadık müritlerinden. Nitekim ilk şeyhi Alvar köyü imamı Alvarlı Efe'dir.

F.Gülen'in 2. şeyhi Kadiri şeyhi Rasim Baba. 3. şeyhi Nakşi Mehmed Efendi. 4. şeyhi Sivaslı İsmail Efendi. F.Gülen 1950'lerin sonunda M.Arslan'ın okuduğu bir derste Bediüzzaman Said Nursi'nin adını duyar. Kendi anlattığı sebeplerle; Said Nursi'yi ziyaret etmeyi bile düşünemez: "O zaman çevrem Turancı, menfi milliyetçilik hissim ağır basıyor. Ara sıra içimden Said Nursi, ekrad/kürtler içinde doğmasaydı diye geçerdi. Belki bu his olmasaydı üstadı ziyaret ederdim." (Şeytanın Gülen Yüzü, Latif Erdoğan, Turkuvaz, Temmuz 2016)

Hülasa; F.Gülen taa baştan gizemli ve çelişkili bir insandı. Olağanüstü kaypak ve çıkarcı biriydi. Bir koyup bin alan biriydi. Kini dinini geçen biriydi. İstismar etmediği hiç bir şey ve hiç bir kimse kalmadı. Anadolu tarihimiz boyunca din iman ve Kur'an'a en büyük zararı verdi. Kıyamete kadar müminler için bir bela ve unutulmaz kötü bir hatıradır.

En çok da müsbet iman hareketi olan ve bunu 90 seneden fazla başarıyla sürdüren Risale-i Nur hizmetine zarar verdi. En kötüsü; 15 Temmuz 2016'da dış ve iç karanlık odakların desteği ile Türkiye'ye saldırdılar. Binlerce gazi 251 şehitle vatan tehlikeden kurtuldu. Sayısız vatan evladı bu darbe yüzünden mağdur, mazlum oldu. Ülke maddi-manevi geriye gitti. Müslüman dindarlara dönük, Fetö üzerinden ilk defa darbeci vatan hainliği damgası da çıktı.

15 Temmuz 2016 saldırısının üzerinden 5 yılı geçtiği halde; gerek ülkedeki gerekse dünyadaki taraftarlarında; pişmanlık, nefis muhasebesi ve özeleştiri görülmemesi ise vakanın en acayip, en acı ve en muannid yönüdür.

Bu durum insanları korkutup dehşete düşürmektedir.

İşte müslümanlıktan çıkıp, güç canavarlığı, çıkarcılık, büyüme ve çoğalmaya tapmanın dehşetli fotoğrafı bu olsa gerek.

 

 

 

- Reklam -

popüler cevapdünya atlası