Risale-i Nurların şerhi 1-2-3

Eklenme Tarihi: 02 Ocak 2018 | Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2018

Mehmet Erdoğan

Risale-i Nur Külliyatı önceleri “Tahşiye’’, daha sonra da “Semendel Yayınevi” vasıtasıyla Muhammed Ali Doğan Hoca tarafından “Şerh” edilerek neşredilmektedir. Bu şerhlerin, yayına hazırlama ve editörlüğünü de, Mustafa Kaplan, Bünyamin Ateş ve Burhan Bozgeyik gibi Risale-i Nurlar hakkında birikimi olan şahıslar yapmaktadır. Münazarat, Kader, Hüve nüktesi ve Ene Risalelerinin şerh ve izahıyla başlayan faaliyet, bilahare Külliyatın pek çok bölümünü kapsayacak şekilde devam etmiş ve etmektedir.

Tarih boyunca pek çok eser, şerh edilmiş ve edilmektedir. Buna kimsenin bir itirazı yok ve olamaz. Eserin orijinalliğine ve esas metne halel gelmemesi; ifade ettiği manaya uygun olması ve mananın daha iyi anlaşılması maksadı ve şartıyla yapılan çalışmalar, takdir ve tebrike şayandır. Risalelerin bu ölçüler içerisinde şerh ve izah edilmesinde, elbette ki, usulen bir mahzurun olduğu söylenemez. Zaten, Risalelerin şerh ve izahının yapılabileceğine bizzat Bediüzzaman’ın kendisi de izin vermiştir:

Risale-i Nur benim gibi âciz ve ihtiyar ve zayıf bir bîçareye bedel, genç, kuvvetli çok Said'leri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için bundan sonra Risale-i Nur'un tekmil ve izahı ve haşiyelerle beyanı ve isbatı size tevdi' edilmiş tahmin ediyorum.... Risalet-ün Nur, size mükemmel bir me'haz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin herbirisine, meselâ Kur'an'ın Kelâmullah olduğuna ve i'cazî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cem'edilse ve hâkeza.. mükemmel bir izah ve bir haşiye ve bir şerh olabilir... Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor...

“Ve inşâallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşr ve talim ile, belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci mektubları te'lif ile ve Dokuzuncu Şua'ın Dokuz Makamını tekmil ile ve Risale-i Nur'u tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek. Risale-i Nur'un samimî, hâlis şakirdlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevî, bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.’’(Barla Lahikası, 371-372)

Bu beyanlarından, açıkça anlaşılmaktadır ki; Molla Muhammed Hoca ve eserlerini yayına hazırlayan arkadaşları da; bu müsaadeye dayanarak bu şerh ve haşiyeyi yazdıklarını ifade etmektedirler. Ayrıca Yayına hazırlayanlar “Hüve Nüktesi şerhi”nin giriş bölümünde; “Nur külliyatını okuyanlarda –haklı olarak- “Anlamıyoruz” şikâyetinin olduğu da vaki’dir. Bu şikâyetlere son verebilmek üzere Müellif (r.a.) eserlerininşerh, izah, tekmil, tahşiye, ta’lim, tanzim, tertip, tefsir ve tashih’’iznini arkadan geleceklere zaten vermiştir. Müellifin (ra) verdiği bu izin muvacehesinde, okuyucuların zihnine bir ufuk açmak üzere, el-Hac Molla Muhammed Ali Doğan Hocamızın riyasetinde mühim bir ulema hey’etinin ma’rifetiyle uzunca bir zaman zarfı çerisinde kaleme alınan ve baskı teknolojisinin en son imkânları kullanılarak tab’edilen bu şerhlerin, ümit edilen “eseri anlama” kolaylığını kazandırabilmesini, Cenab-ı Allah’tan ümit ve temenni ediyoruz.” (Hüve nüktesi şerhi.Sayfa:7) şeklindeki beyanlarıyla, yapılan bu şerhlerin gerekçelerini açıklamış olmaktadırlar.

Bu noktaya kadar bir problem yok. Ancak yapılan açıklamalar, gerçekten oradaki metnin izahı ve şerhi midir? Üzerinde durulması gereken nokta burasıdır. Aslında yapılan şerhler incelendiğinde, bu gerekçelerin “durumdan vazife çıkarma” amacına yönelik bahaneler olduğu anlaşılacaktır. Çünkü yapılan açıklamaların büyük ölçüde konu ile irtibatı yok. Ayrıca bir kişinin yaptığı bu şerhler, “Mühim ulema hey’eti” ifadesi ile “Şahs-ı Manevi“lendirilmek suretiyle i’zam edilmektedir. Yayınevi ismini, “Tahşiye” olarak nitelendirmek suretiyle de; kendilerini “Risale-i Nurları şerh eden, haşiyelendiren ve açıklayan ekol” olarak adlandırdıkları anlaşılmaktadır. Yani esas maksadın; “Risalelerin daha iyi anlaşılması olduğunu ileri sürmektedirler. Halbuki yapılan bu şerhler vasıtasıyla Risaleler, ana ekseninden koparılmış ve karmaşık hale getirilmiştir.

Esasen, Üstad Bediüzzaman’ın yukarıda çerçeve ve sınırlarını çizdiği; “şerh, izah, tekmil, tahşiye, neşr, ta’lim, tanzim, tertip, tefsir ve tashih” gibi hususlara, bir itirazın olması elbette ki söz konusu olamaz. Zira, yapılan derslerde, sözlü olarak bu açıklamalar -her ne kadar bazen konu dışına çıkılsa da- zaten yapılmaktadır ve yapıyoruz.

Bu hususta “konferans’” adlı risalede geçen; Bedîüzzaman, bir Nur talebesine Risale-i Nur'dan bazan okuyuvermek lütfunu bahşederken izah etmiyor, diyor ki: "Risale-i Nur, imanî mes'eleleri lüzumu derecesinde izah etmiş. Risale-i Nur'un hocası, Risale-i Nur'dur. Risale-i Nur, başkalarından ders almağa ihtiyaç bırakmıyor. Herkes istidadı nisbetinde kendi kendine istifade eder. Aklınız her bir mes'eleyi tam anlamasa da, ruh, kalb ve vicdanınız hissesini alır. Ne kadar istifade etseniz, büyük bir kazançtır."(Sözler, 772) şeklindeki ifadeler de bu konuda dikkatli olunması gerektiğini ihtar etmektedir.

Ne var ki sözlü olarak yapılan bu açıklamalar, kayıt altına alınmadığı için yapılan yanlış izahlar, eserin orijinalliğine herhangi bir halel getirmemektedir. Sorumluluk burada dersi yapan şahsa münhasır kalmaktadır. Ancak yazılı olarak neşredilen şerhler, kayıt altına alındığı ve neşredildiği için, sözlü olarak yapılan açıklamalardan farklıdır. Bununla beraber yazılı olarak şerh yapılmasına da, usulen ve ilmen bir mani olmadığı gibi; Risalelerde de herhangi bir engel ve mahzur görülmediği anlaşılmaktadır. Tabii ki yukarıda adları geçen kelime ve terimlerin, ifade ettiği mana sınırlarının ve çerçevelerinin iyi tesbit edilmesi ve açıklamaların da ona göre yapılması şartıyla… Çünkü yine Barla Lahikasında, Yazdığım bazı şeylere dair fikrinizi soruyordum. Maksadım “gördüğüm hakikat acaba hakikat midir? diye sormuyorum. Belki; hakikate açılan yol, acaba umuma yol olabilir mi? diye soruyorum” (Barla Lahikası:135) şeklindeki ifadesi, esas mana ve hakikatlere ilişmeden bu işlemlerin yapılması gerektiğini göstermektedir.

Ayrıca bu şerhlerin ne şekilde olacağının sınırlarını da yukarıda zikredilen mektuptan anlıyoruz: Mehaz olarak Risale-i Nurun gösterilmesi, Risalelerin bir yerini başka bir yerdeki ifadelerle açıklamak, muğlak bir ifadeyi anlaşılır şekilde ifade etmek; aynı konu ile ilgili bölümlerin bir araya toplanması, ağdalı ifadelerin muhatabın seviyesinde izah edilmesi, değişik ebatta Risale tanzimi ve neşri gibi benzeri birtakım tertip ve düzenlemelerin yapılması kastedilmektedir ki; bu tarz işlemler “esas”ı bozacak hususlar olmadığından müsaade edilmiştir.

Aslında bizzat Bediüzzaman’ın kendisi de Risalelerinde başkasından yaptığı iktibaslarda, şerh ve açıklama yapmıştır. Mesela Niyazi-i Mısri’nin Dil bekası, Hak fenası istedi mülk-ü tenim, bir devasızderde düştüm, ah ki Lokman bîhaber!’’beytini; “Yani: Benim kalbim bütün kuvvetiyle beka istediği halde; hikmet-i İlahiye, cesedimin harabiyetini iktiza ediyor. Hekim-i Lokman da çaresini bulamadığı dermansız bir derde düştüm.” (Lem'alar, 224) şeklinde açıklamıştır. Çarpıtma yok, manaya aykırılık yok. Yalın ve sade. Orijinal metne tam uygun bir açıklama...

Ancak Muhammed Doğan Hoca tarafından yapılan açıklamalara bu ölçüler çerçevesinde ‘’Risalelerin Şerhi’’ demek asla mümkün değildir. Çünkü bu açıklamalarla, Külliyat Muhammed Hocanın kendi bilgi ve müktesebatıyla büyük ölçüde değiştirilmiş, adeta yeni bir te’lifat haline getirilmiştir. Zira “şerh”; “orijinal mefhumları kendi kafamıza ve anlayışımıza göre, istediğimiz şekilde çekip uzatarak açıklama değildir. Hiç şüphesiz bu tarz açıklamalarda rahatsızlık veren husus, “şerh”in yapılması değil; “şerh” ve “izah” adı altında yapılan tahrifat ve tağyirattır. Çünkü, kendi yorum ve düşüncelerini, Bediüzzaman’ın düşünceleri imiş gibi takdim etmeye çalışmak, onun adına beyanda bulunmak, ilave ve eklemeler yapmak haksızlık ve insafsızlık ve sorumsuzluk olduğu gibi, ahlaki de değildir. Zira bu şerhlerde yapılanların pek çoğu, “şerh” ve “izah” dışı, şahsi beyanlardır. Kişisel beyanlar, Bediüzzaman’ın orjinal ifadeleri ile birbirine karışmıştır. Zorlamalı ve dolambaçlı tevillerle Risaleler tahrif edilmiş, ana metnin ifade ettiği manadan çok farklı açıklamalarla mana saptırılmıştır.

Bilhassa kitapların giriş kısımlarında gereksiz sarf ve nahif kaideleri ve Kelami Istılahlar ile yapılan dolambaçlı ve ilmi tabirler ve konu ile ilgisi olmayan bilgi ve malumatlarla, konular iyice muğlak hale getirilmiştir. Hatta öyle ki, zaman zaman Hoca, kendi ifadelerini Risalelerle açıklamaya çalışmıştır. Hulasa-i kelam, yapılan bu “şerh”lerle, eserlerin orijinalliğinin canına okunmuş, icaz, mecaz, kinaye, üslup ve selaset kaybolmuş; edebi vuruculuk gitmiş, belagat ve üslubun güzelliği tamamen ortadan kalkmıştır. Çünkü yapılan bu şerhlerle, Risaleler tabi’ Hoca Efendinin açıklamaları ise metbu’ makamında görünüyor. Bu hali ile Münazarat ve diğer eserler -teşbihte hata olmasın- “At oynamış yonca tarlası”na döndürülmüştür. Müellifin esas ifadeleri parantez arasına alınarak, orijinal metin muhafaza edilmeye çalışılmış ise de, mana ile ilgisi olmayan açıklamalarla acib’üş-şekil bir metin ortaya çıkmıştır.

Bir müellifin, izni olmadan (hele de hayatta değilse) “Şerh” adı altında eserini tağyir ve tahrip etmenin Ehl-i Sünnetteki yeri nedir? Şerh adı altında kendi malumatını o müellifin eserlerine sokuşturmaya çalışmanın kitap ve sünnete göre hükmü nedir? Hem kitap ve sünnetin kıstas alındığı söylenecek, hem de fiili olarak kitap ve sünnete aykırı hareket edilecek, buna da Ehl-i Sünnet görüşü denilecek!

Daha önce de belirttiğimiz gibi, eserlerin orijinal manaya uygun olarak açıklanmasına kimsenin bir diyeceği yoktur. Halbuki yapılanlar tabir-i caiz ise, bir bilgi saptırmasıdır. Zira pek çok açıklamanın mana ile ilgisi yoktur. Hatta oradaki mananın aksi açıklamalar yapılmaktadır. (İlerleyen bölümlerde örnekler verilecektir.) Tabii ki yapılan açıklama ve izahların mana olarak doğruluğu veya yanlışlığı, kitap ve sünnete uygun olup olmadığını tartışmıyoruz. Hele hele Muhammed Ali Doğan Hocanın ilmini ve alimliğini hiç sorgulamıyoruz. Sadece yapılan pek çok açıklamanın orijinal metnin şerh ve izahı olmadığını ifade etmeye çalışıyoruz. Risale-i Nur bilgisi olan herkes bunu açıkça görebilir. Ayrıca gerek edebiyat, gerekse medrese ilimlerine vakıf olan bir heyet tarafından incelendiğinde de, bu husus açıkça anlaşılacaktır. Nasıl olsa, Bediüzzaman hayatta değil. Hukuki açıdan bir engel de yok. İstediğin gibi çek, uzat, yorumla!.. Peki bunun İslami açıdan bir sorumluluğu yok mu? Bu durum Kitap ve Sünnete uygun mu?

Yapılan bu uygunsuz faaliyete itiraz edilmesin diye, Kitap ve Sünneti tekeline almak ve onları kalkan yapmak, Kitap ve Sünnetin prensibi değildir. Dolayısıyla iki de bir “Kitap ve Sünnet” diyerek, “Ehl-i Sünnet” ifadesini kullanarak, (sanki Bediüzzaman’ın eserlerinde bu kıstaslara aykırı beyan varmış gibi) Kitap ve Sünnete uyulmuş olmaz. Önemli olan tatbikat ve fiiliyattır. Anlaşılan o ki; yapılan açıklamaların “Kitap ve Sünnet” ölçülerinde yapıldığını ifade etmek suretiyle, bu “şerh” için yapılması muhtemel itirazların önü kesilmek istenmiştir. Yani itiraz edecek kimselere “Sen, Kitap ve Sünnete karşı mı geliyorsun?” denilerek, bu faaliyeti eleştirmeyi, “Kitap ve Sünnet”e itiraz etme şeklinde değerlendirmek için...

Nitekim Münazarat şerhinde yaptığı açıklama çok enteresandır: “Üstadın en çok yanlış anlaşılan eserlerinden birisinin de, “Münazarat” olduğunu söylemek suretiyle, bu “şerh”i yazma teşebbüsünde bulunduğunu beyan etmekte; eserin, “Dünyevi efkarın tesiriyle yorumlandığını, murad edilen mana-yı maksudun dışına çıkıldığını, ruh-u şeriattan uzak olarak anlaşılmaya başlandığını, “kitap” ve “sünnet”in kaynak gösterilerek bunların açıklanması gerektiğini” ifade etmek suretiyle, bu gibi eserlerin “şerhi”nin yapılmasının gerekliliği ve gerekçeleri anlatılmaya çalışılmış.

Münazarat’ın bazı kimseler tarafından yanlış anlaşılması tabii ki mümkün ve vakidir. Bunun en büyük ve açık delili de, yapılan bu “şerh”tir. Zira yapılan bu “şerh”e bakıldığında Münazarat’ın bu “şerh”i yapanlar tarafından anlaşılmadığı veya yanlış anlaşıldığı açıkça görülmektedir. Sanki Risale-i Nur’larda kitap ve sünnet dışı beyanlar varmış gibi, kendince Münazarat ve Üstad, tashihe kalkışılmış; yapılan “şerh”te “Kitap” ve “Sünnet”in ölçü alındığı beyan edilerek... Halbuki yapılan açıklamaların büyük bir kısmının Bediüzzaman’la daha doğrusu Münazarat’taki mana ile alakası olmadığını söyleyebiliriz. Üzerinde durduğumuz ve tenkid ettiğimiz husus budur.

Lübbü bulmayan kışır ile meşgul olur. Hakikati tanımayan hayalata sapar. Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır.” (Muhakemat:53)

“Şerh” ve “haşiye” adı altında açıklama yaptığını iddia eden Muhammed Ali Doğan Hoca ve bu şerhleri yayına hazırlayanlar -ki Bediüzzaman’ı ve Risaleleri benden iyi bildiklerine inandığım editör arkadaşlar- ne yazık ki, Bediüzzaman’ın bu sözlerinin tam muhatabı olduklarını göstermektedirler. Aşağıda; bilhassa Münazarat şerhindeki örnekleri sayfa numaraları ile (Haziran 2003 baskısı) belirtilerek gösterilecektir. Ancak bütün örnekleri bir makale hacminde ifade etmek elbette ki mümkün değildir. Diğer Risalelerin açıklamaları da aşağı yukarı aynı.

Mesela, Muhammed Ali Doğan Hocanın “Fena fi’l-İhvan” terimini nasıl açıkladığına bir bakalım: “Fena fi’l-İhvan ne demektir? Risale-i Nur eserlerini, mütefekkirane okuyalım. Gazete gibi okuyup geçmeyelim. Okuduğumuzu meleke haline getirdikten sonra, o manalar zihinde yerleşmişse ve o manalar üzerinde tefekkür edebiliyorsan, artık o ders senin malın olmuştur. Yoksa olmamıştır. Risale-i Nur orada, sen burada kalmışsın, daha Risale-i Nur olmamışsın. O halde çalış, bu hali kazan. Müellifin (r.a.) ifadesiyle, Risale-i Nur şakirdi, Risale-i Nuru kendi telifi gibi bilip sahip çıkandır. Yani Müellif (r.a.) bu eserleri hangi makamdan ders alıp vermişse, dersini o makamdan alıp verebilendir. Ne zaman bu beyin Risale-i Nur oldu, senin kalbin de otomatik olarak o manaları alıp verebildiyse, iş tamamdır. O zaman Üstad hazretlerinde ve Risale-i Nurda fani olmuşsun demektir. İşte Risale-i Nurda geçen “Fena Fi’l-İhvan” düsturunun hakikati budur.’’

Şimdi bir de, orijinal metindeki bizzat Bediüzzaman Hazretlerinin kendi açıklamasına bakalım: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirane iftihar etmektir. Ehl-i tasavvufun mabeyninde "fena fi-ş şeyh, fena fi-r resul" ıstılahatı var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte "fena fi-l ihvan" suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna "tefani" denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani: Kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Zâten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid mabeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz "Haliliye" olduğu için, meşrebimiz "hıllet"tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üss-ül esası, samimî ihlastır.’’(Lem'alar, 162)

Şimdi; yukarıdaki açıklamanın, Bediüzzaman’ın bizzat orijinal metinde açıkladığı mana ile ilgisi nedir? Ve burada müellifin tekrar tekrar açıkladığı bir konuyu açıklamaya ihtiyaç var mı? Yok. Şu halde bu yapılanlara “fena fi’l- ihvan” tabirinin açıklaması denilebilir mi? Tabii ki, yapılan açıklamaların mana olarak ve dini açıdan doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde durmuyoruz. Konu ile ilgisinin olmadığını söylüyoruz. Genelde pek çok açıklama böyle.

Muhammed Ali Doğan Hoca; müellif Bediüzzaman’ın ifadelerinin arasına, kendi yorum ve fikirlerini, Bediüzzaman o metinde o manaları kastediyormuş gibi sokuşturduğu bariz bir şekilde görülmektedir. Yani “şerh”i yapan Hoca, Bediüzzaman’ın ifadelerini istediği gibi çekip uzatarak, “Müellif şunu demek istiyor” deyip, kendi adına konuşturarak, oradaki mana ile hiç alakası olmayan manalarda yorumlaması; müellife haksızlığın ötesinde, bir cür’etkarlık ve bir cürüm niteliği arz etmektedir. Hacı Hulusi Ağabeyin yanında bulunmuş olması, ona bu yetkiyi vermez. Hatta Hacı Hulusi Ağabey de bu yetkiye sahip değildir. Bu kadar ilme sahip bir Hocanın, oradaki manayı anlamaması ve yapılan açıklamanın orijinal metin ile bir ilgisinin olmadığını bilmemesi mümkün değil! Şu halde neden böyle bir yanlış yapılmıştır?

Üstelik de; Bediüzzaman’ın, “Başkasının tashihine de gönlüm razı olamıyor. Zira başkasının sözleri sözlerimle hiç ünsiyet etmiyor. Zira külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor’’ dediği Münazarat’ta böyle gelişigüzel yorum yapmak ve tasarrufta bulunmak; oldukça büyük bir cür’etkarlıktır. Halbuki burada yapılan işlem; “püskül” takmanın da ötesinde “külah değiştirme” niteliğindedir. Hoca Efendinin bizzat kendisinin de yaptığı “şerh”e delil göstermek amacıyla bir kısmını iktibas ettiği, Bediüzzaman’ın aşağıdaki ifadeleri; Risale-i Nur Talebesi olanlar için; Risale-i Nurda gelişigüzel tasarruf yapılmasını engelleyici önemli mesajlar vermektedir:

“Bir şey daha kaldı; en tehlikesi de odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklıistihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder-tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın.

“Halbuki, bilmecburiye bunu haber veriyorum ki: Bu durûs-u Kur'âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur'ân'ın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü'l-a'mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.” (Mektubat:413)

Bu ifadelerin; adeta “şerh ve izah” adı altında, böyle tahrifat ve tahribat yapma cesaret ve cür’eti gösterebilecek kimseler için söylenmiş olduğu gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bizzat Risalelerin müellifi dahi: “Hem de sünuhat-ı kalbiyemde izahat için tasarruf yapamıyorum ki, tahririnden gelen acz ve tağyirinden gelen havftan dolayı... ancak kalbime doğduğu gibi yazıyorum.” (Mesnevi-i Nuriye, Badıllı tercümesi, 256) derken, ayrıca On birinci Mektubun fihristesinde: “Dört ayrı ayrı mebhastır. Bu dört mes'ele birbirinden uzak olduğundan, bu mektub perişan görünüyor. Bu perişan mektub münasebetiyle kardeşlerime ihtar ediyorum ki: Bu küçük mektubları hususî bir surette, hususî bazı kardeşlerime yazmıştım. Büyük mektublar meydana çıktıktan sonra, küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lâzım geldi. Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir surette idiler. Onlar ne hal ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me'zun değiliz! İşte bu Onbirinci Mektub, perişan bir surette, birbirinden çok uzak dört mes'eleden ibarettir. Hem müşevveş, hem perişandır. Fakat şâirlerin ve ehl-i aşkın, zülf-ü perişanı sevdikleri ve istihsan ettikleri nev'inden, bu mektub da -zülf-ü perişan tarzında- soğuk tasannu' karışmadan, hararet ve halâvet-i asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmış…”(Mektubati 488)“Şimdikinden az günahkar, ziyade safvetkar Eski Saidin şu makamlardaki ibaratını tağyir etmek istemedim. (Asar-ı Bediiyye:60) diyerek, orijinal metnin arasına kendi “yorum”larını sokmaktan çekinirken; “birileri”nin, ilmi müktesebatlarına güvenerek, o “ifadeler”i gelişigüzel ve dilediği gibi açıklamaya ve yorumlamaya kalkışması; büyük bir cür’etkarlıktır.

Hulusi Ağabeyin yanında kalmış olması ve onun referans gösterilmesi, böyle bir harekete girişmesine bonservis olamaz. Kaldı ki Hulusi Ağabeyin şerh ve açıklama ile ilgili uzunca mektubuna bakıldığında onun böyle bir şerhe tamamen karşı olduğu da açıkça görülmektedir...

Şu hususları açıkça belirtelim ki;

1-Biz bu makale serisini Muhammed Ali Doğan Hocanın, ilmini küçümsemek, şahsi kemalatını inkâr etmek ve ona hakaret emek maksadıyla yazmadık. Çünkü âlim ve fazilet sahibi olduğunda bir şüphemiz yoktur.

2-Şerh adı altında yapılan açıklamaların “dini bakımdan, Kitap ve Sünnet açısından, mana ve mefhum olarak” doğru veya yanlışlığı üzerinde de durmadık. Sadece yapılan izahların esas metin ile bir ilgisi olmadığını, başka malumatlar olduğunu, bazı noktalarda Bediüzzaman’ın orada anlattığından farklı açıklamalar yapıldığını, ilave ve eksiltmeler yapılarak orijinalliğin bozulduğunu söylemeğe çalıştık ki Risaleler hususunda az buçuk malumatı olan herkes bunu açıkça görebilir.

3-Maksadımız, muhabbet ve sadakatla Hoca Efendiden istifade eden ve ona bağlanan şahısları rencide etmek de değildir. Sadece yapılan yanlışlığa nazar-ı dikkati celb etmektir.

4-Yapılan bu yanlışlıkları eleştirmekle beraber, hangi gerekçe ile olursa olsun, kendisine ve cemaatine FETÖ örgütü tarafından yapılan “tertip, tuzak ve kumpas planları”nı da asla tasvip etmediğimizi belirtmek isterim.

Her şeyden evvel, “şerh ve izah ne demek olduğu hususunun açıklığa kavuşturulması gerekir. Şerh; muğlak, müşkül ve gizli olan mananın açıklanmasıdır. “Şerh” müellifin eserini, tahrif etmeden ve kendimizden farklı manalar katmadan, anlaşılması herkes tarafından kolay olmayan noktaların değişik kelimelerle anlaşılır hale getirilmesidir.

“Şerh” ana metne ve manaya sadık kalınarak, muğlak olan noktaların anlaşılır bir şekilde ifade edilmesidir. (İşin tuhaf tarafı, esas metinle alakası olmayan bu açıklamaları yapan Hoca Efendi ve yayına hazırlayan şahıslar da, “şerh” hususunda “metne sadık kalınması” gerektiğini belirtiyorlar. (Kader Risalesi ve haşiyesi sayfa 6) Ama yazılanlara bakıldığında bu ifadenin boşlukta kaldığı görülmektedir. Çünkü esas metne sadık kalınmadığı bariz bir şekilde ortadadır. Esas metin ve konu ile alakası olmayan pek çok malumatı, metnin altına doldurmak suretiyle yapılan açıklamalara; elbette ki “metne sadık kalınarak yapılmış bir şerh” denemez.

Şerh; Münazarat veya bir başka Risaleyi açıklama bahanesi ile kendi kafasındaki fikirleri ifade etmeye çalışmak, Bediüzzaman’ı kendine göre konuşturmak, kendi düşüncesi istikametinde yorumlamak, Onu kullanarak kendi malumatını satışa çıkarmak da değildir. Risale-i Nur hakkında az çok müktesebatı olan kimseler, yapılan bu açıklamaların pek çoğunun oradaki orijinal metnin açıklaması olmadığını kolayca anlayabilir. Ancak orijinal metinden ve onların manalarından haberi olmayan kişiler; bu açıklamaların gerçekten Risale-i Nurla ilgili olduğunu zannedebilirler.

“Kader”, “İstibdat ve Meşrutiyet”, “Şûrâ-yı Şer’i”, “Şer’i Devlet”, “Mehdilik”, “İslam’da siyaset”, “Hürriyet”, ’’Ene’nin mahiyeti’’ ve daha bir çok konu hakkında kendi ismini taşıyan müstakil eserler yazarak, şahsi fikir ve yorumlarını neşredebilir. Tabii ki böyle bir neşriyattan kimsenin rahatsızlık duyma hakkı olamaz. Dileyen okur kabul eder, dileyen de okumaz veya tasvip etmez. Ancak bu konularla ilgili şahsi fikir ve düşüncelerini Bediüzzaman’ın fikri imiş gibi göstermeye ve kendi fikirlerini Risale-i Nur gibi takdim etmeye çalışmak asla mazur görülemez. Çünkü şerhleri yapılan bu eserler, Bediüzzaman’ın eseri olmaktan çıkmış, Molla Muhammed Hoca Efendinin “te’lifat”ı haline getirilmiştir.

Bir eser şerh edilirken; yapılan açıklamaların, sarih manaya uygun veya en azından şerhi yapılan metnin muhtemel manalarından birisi olması gerekir. Çünkü yine Bediüzzaman’ın açıklamalarına göre; “Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muahaze olunmaz. Zira mesûk-u lehül kelâmdan başka mefhumlar iradeyle deruhte eder. İrade etmezse, itab olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlaka zâmindir. Fenn-i beyanda mukarrerdir: Sıdk ve kizb, mütekellimin kast ve garazının arkasında gidiyorlar. Demek maksut ve mesâk-ı kelâmda olan muâhaze ve tenkit, mütekellime aittir. Fakat "kelâmın müstetbeâtı" tabir olunan telvihat ve telmihatında ve "suver-i maânî" ve "tarz-ı ifade" ve "maânî-i ûlâ" tabir olunan vesail ve uslûp garazında olan günah ve muâhaze, mütekellimin zimmetinde değil.Evet, mütekellim suver ve müstetbeâtta muâhaze olunmaz.

“Hem de mantıkça müsellemdir ki: Hüküm, mevzuyla mahmulün yalnız veçh-i mâ ile tasavvurlarını iktiza eder. Ve onların teşrihat-ı sairesi ise, o fenden değildir… Hem de mukarrerdir ki: Âmm, hâssa delâlât-ı selâsenin hiçbirisiyle delâlet etmez.” (Muhakemat:31)

Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu bu kaideler çerçevesinde baktığımızda, yapılan şerhlerin, Hocanın kendi ilmi malumatlarının, esas metnin altına yerleştirilmesi şeklinde olduğu görülmektedir. Nitekim bu şerhlerde Bediüzzaman’ın orijinal ifadelerinin aralarına, değişik ve farklı manalar sokuşturulmak suretiyle yanlış sonuçlar istihraç edilmiştir. Üstelik başkalarının “yanlış anlamalarının önüne geçme niyeti ile” bu “şerh”in kaleme alındığı ifade edilerek...

Bütün bunlar yapılırken de, “Kitap ve Sünnet”in ölçü alındığı, gerekçe olarak gösterilmiştir. Güya bu şerhlerle, “Risalelerde Ehl-i Sünnet itikadına göre düzenleme, Bediüzzaman’ın yanlışlarını kendi kanaatlerince düzeltme” intibaı verilerek, Risalelerde sanki Ehl-i Sünnet ölçülerine aykırı beyanlar varmış gibi imalarda bulunulmuştur. Üstelik, bunu yaparken de, Bediüzzaman ve Risalelere saygılı olunduğu ifade edilmektedir. Niyet okuyacak değiliz. Ancak iyi niyetle de olsa yapılan bu yanlışlıklar mazur görülemez.

Mesela; Muhammed Hoca Efendiye göre; Bediüzzaman’ın Meşrutiyeti savunması Kitap ve Sünnete uymamaktadır. Bunun gibi Münazarat’ta anlatılan birçok hususu da kendine göre güya “tashih” etmeye çalıştığı görülmektedir. Keza, Bediüzzaman’ın “Nurcu” kelimesini kullanmasını da, bölücü mana ifade ettiği gerekçesiyle, Kitap ve Sünnete aykırı görmektedir.

Kitap ve Sünnet ölçüleri çerçevesinde, bir hocadan veya kitaptan ders almak, bundan dolayı da bir ekol ve meslek olarak isimlendirilmek, neden yanlış olsun? Meşru bir fikir ve gaye etrafında toplanarak, o fikir ve düşüncelerin yayılması için gayret gösteren, bundan dolayı da bir gurup veya ekol olarak adlandırılan kimseler Kitap ve Sünnete aykırı mı hareket etmiş olurlar? Nitekim bu yazı serisine o ekol mensubu kişiler tarafından pek çok cevapların verileceği de muhakkak. Dolayısıyla “mensubiyet” ve “aidiyet” ifade eden böyle bir isimlendirme, itikadi noktada bir yanlış yapılmadığı takdirde, “Kitap ve Sünnete aykırıdır” denilemez.

Tabii ki, her insanın istifade ettiği mürşidi, öğretmeni, Üstadı da olabilir. Ona karşı İslami çerçeve içerisinde, kendini ona endekslemeden ve aklını onun cebine koymadan, saygı, muhabbet ve hürmeti de olabilir. Böyle bir ilim erbabından istifade eden insanların, bir ünvan ile anılması, neden İslam’a aykırı olsun? Nitekim, böyle bir isimlendirmenin yanlış olduğunu söyleyen kendileri de –her ne kadar kendileri tarafından reddedilse de- “Tahşiyeciler” olarak bilinmektedir.

Kaldı ki Bediüzzaman, farklı meslek ve meşrep mensuplarının birbirleri ile olan münasebetleri hakkında önemli düstur ve prensipler va’zetmiştir. Bu düsturlar muvacehesinde hareket edildiği takdirde, hiçbir sıkıntı ve tefrika çıkmaz. Şayet bu isimlendirme yanlış ve hatalı olsaydı, Bediüzzaman, Risalelerin pek çok yerinde “Nurcu” kelimesini kullanır mıydı? Tabii ki Bediüzzaman bu ifadeyi bölücülük anlamında değil, bir isim ve ünvan olarak kullanmıştır.

Yine bu gurup “Salat-ı Münciye”yi de, Bediüzzaman’ın “Lemaat”daki “Aksa’l-ğayat” ifadesine olan itirazını gerekçe göstererek, namazlardan sonra okunmasını uygun bulmadıklarını ileri sürmektedirler. Sitelerindeki ifade aynen şöyle: “Bu ilmi açıklamalara göre, Semendel yayınları olarak farz namazlardan sonra, Salat-ı münciyenin (salaten Tüncina) okunmasını mümin kardeşlerimize tavsiye etmiyoruz.”

Halbuki o duadaki itiraz, bu ifadeyi “naz” şeklinde kullanan kimseler içindir. Yoksa, “niyaz” şeklinde söylenmesinin hiçbir mahsuru yoktur. Şayet böyle bir mahzur olmuş olsaydı, Bediüzzaman’ın bizzat kendisi bu duayı okumaz ve okutmazdı. Halbuki Bediüzzaman hem bu salat-ı münciyeyi kendisi okumuş, hem de tesbihatta bilhassa kaydettirmek suretiyle talebeleri tarafından da okunmasını tavsiye etmiştir. Bunun okunması mecburiyet değildir tabii ki ancak burada vurgulanan husus sanki Bediüzzaman bunu okumak ve okutmakla ve tesbihata koymakla yanlış hareket etmiş intibaının verilmesidir.

Devam edecek

 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası