Risale-i Nur’da Tasavvuf

Eklenme Tarihi: 01 Aralık 2020 | Güncelleme Tarihi: 01 Aralık 2020

Prof. Dr. Niyazi BEKİ

GİRİŞ

Tasavvuf: Sözlük anlamı itibariyle arınmak, temizlenmek, duru hale gelmek anlamındadır. Terim olarak, maddi organları ve manevî duyguları, mâsivadan/diğer varlıklardan arındırıp, duru bir halde Allah’a yöneltmekten ibarettir. Diğer bir ifadeyle, kişinin hayatını mana-yı harfiyle anlamlandırması, alıp verdiği nefeslerin her karesini iman şuuru ile doldurmasıdır.

Mesela, her şeye Allah zaviyesinden bakmak, Allah adına almak, Allah adına vermek, Allah adına konuşmak, Allah adına susmak, bir tasavvuftur.

Göz, kulak, el, ayak, dil, ağız, mide gibi maddî organların Allah adına istihdam edilmesi, bir tasavvuf yansıması olduğu gibi, akıl, kalp, fikir, hayal, tasavvur, sevgi gibi manevî duyguların Allah adına istihdam edilmesi de bir tasavvuf üslubudur.

Ahiret hayatını esas alan tasavvufun bu özelliği doğrultusunda, Risale-i Nur’daki bazı hususlar, tasavvufla olan ilişkisini ortaya koyan, karşılaştırmalı bir şekilde arz edilecektir.

I. İnsan, Fıtratan Ebede Namzettir

Tasavvuf, Allah rızasını esas maksat yapmak ve ebedi ahiret saadetini kazanmayı hayatının en büyük gayesi olarak görmek demektir. Hadiste belirtildiği üzere, dünyayı ahiretin bir tarlası olarak değerlendirmek, ahirete mal üretmeyen bir dünyayı çorak bir arazi olduğunu düşünerek ondan yüz çevirmek ve ahirete yatırım aracı olarak gördüğü bir hayata yönelmek tasavvuftur. Bediüzzaman’ın aşağıdaki ifadeleri bu gerçeğe işaret etmektedir:

“Risale-i Nur’un hedefi, doğrudan doğruya ahirettir.” (Şualar, 365)

“Hem insan ibadet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazât-ı mâneviyesi gösteriyor. Zira hayat-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidar cihetinde en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat hayat-ı mâneviye ve uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikar ile tazarru ve ibadet cihetinde hayvanâtın sultanı ve kumandanı hükmündedir.

"Demek, ey nefsim, eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksat yapsan ve ona daim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksat yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakkın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.” (Sözler,23-24).

II. Dünya Geçici Bir Pazar, Tasavvuf Kârlı Bir Ticarettir

“İşte sana iki yol-istediğini intihap edebilirsin. Hidayet ve tevfiki, Erhamü'r-Râhimînden iste.

Dalgalı bir muharebe meydanını andıran şu fırtınalı dünyamız, durmadan dönüyor, değişiyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: "Madem her şey elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdil edip ibka etmek çaresi yok mu?" deyip düşünürken, birden semavî sada-yı Kur'ân işitiliyor. Der: "Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir surette, güzel ve rahat bir çaresi var."(Sözler, 26-27)

Sual: Nedir?

Elcevap: Emaneti sahib-i hakikîsine satmak. İşte o satışta beş derece kâr içinde kâr var.

Birinci kâr: Fânî mal beka bulur. Çünkü Kayyûm-u Bâkî olan Zat-ı Zülcelâle verilen ve Onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder, bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, adeta tohumlar, çekirdekler hükmünde, zahiren fena bulur, çürür; fakat âlem-i bekada saadet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler ve âlem-i berzahta ziyadar, munis birer manzara olurlar.

İkinci kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.

Üçüncü kâr: Her âzâ ve hasselerin kıymeti birden bine çıkar. Meselâ akıl bir alettir. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş'um ve müz'iç ve muacciz bir alet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazinanesini ve gelecek zamanın ehvâl-i muhavvifanesini senin bu biçare başına yükletecek; yümünsüz ve muzır bir alet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık adam, aklın iz'aç ve tacizinden kurtulmak için, galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakikîsine satılsa ve Onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.

Meselâ göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyirle şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve Onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalâacısı ve şu âlemdeki mucizat-ı san'at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.

Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakîmine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîme satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.

İşte, ey akıl, dikkat et! Meş'um bir alet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Adi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hassa-i rahmet nâzırı nerede?

Ve daha bunlar gibi başka aletleri ve âzâları kıyas etsen anlarsın ki, hakikaten mü'min Cennete lâyık ve kâfir Cehenneme muvafık bir mahiyet kesb eder. Ve onların herbiri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü'min imanıyla Hâlıkın emanetini Onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir hıyanet edip nefs-i emmâre hesabına çalıştırmasıdır.”

Risale-i Nur’da bir disiplin olarak tasavvufun değerlendirilmesi

a.Dinin Temel Esasları Açısından

Tarikattaki seyr-u süluk üç basamaklıdır: “Birincisi ve en büyüğü doğrudan doğruya hakaik-ı imaniyeye hizmettir ki, İmam Rabbanî de (r.a.) ahir zamanında ona süluk etmiştir. İkincisi: Feraiz-i diniyeye ve sünnet-i seniyeye tarikat perdesi altında hizmettir. Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emraz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalp ayağıyla seyr-u süluk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vâcip, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.” (Mektubat, s. 22).

Risale-i Nur, on iki hakiki tarikatın barındırdığı gerçek takvayı ihtiva etmekle beraber, asıl hizmet alanı iman esaslarını ve Kur’an’ın hakikatlerini ispat edip ders vermektir. Şüphesiz bu hususlar, İslam dininin olmazsa olmaz esaslarıdır. Bu husus, Bediüzzaman Said Nursi tarafından şu cümlelerle ifade edilmektedir:

“Madem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdulkadir Geylânî (r.a) ve Şâh-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakâik-ı imâniyenin ve akâid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız (kimse) cennete gidemez, fakat tasavvufsuz cennet’e giden pek çoktur. Tasavvuf meyvedir, hakâik-ı İslâmiye gıdadır. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir.” (a.g.e., 23)

b.İrşat Kaynağı Açısından

1.Risale-i Nur, tarikat yerine hakikat mesleğini esas alır.

Resmî tarikat disiplini içerisindeki tasavvuf yerine, Kur’anî ve nebevî metotla gelen asr-ı saadet modeli tasavvufu esas alır. Dolayısıyla, Risale-i Nur’un ders verdiği tasavvuf, tarikat disiplini içerisinde verilen bir ders değildir. Bilakis Sahabe ve tabiin döneminde olduğu gibi, Kur’ân merkezli bir tasavvuf disiplinidir.

2.Risale-i Nur, mürşit olarak beşerî bir şeyh yerine, Kur’an’ın mürşitliğini esas alır.

Kur’an’ın irşat buyurduğu bir metodu takip eden Risale-i Nur, tarikatın verdiği feyzi çok daha kısa bir zamanda verebilir.

“Eskiden kırk günden tut, kırk seneye kadar bir seyr-u süluk ile bazı hakâik-ı imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakâika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lakayd kalmak, elbette kâr-ı aklı değil.” (a.g.y)

3.Cehri tarikatlardaki “nüfus-u seb’a” veya hafi tarikatlardaki “letâif-i aşere” gibi uzunca sayılan basamaklar yerine, Risale-i Nur’da “acz, fakr, şefkat, tefekkür” den ibaret yalnız dört basamaklı bir sistem kullanılmaktadır.

4. Tarikattaki hususî bazı evrâd ve zikir yerine, Risale-i Nur’da, Hz. Peygamber’in (a.s.m) sünnetinde yer alan hususlar esas alınmıştır. “Bizim evradımız ittiba-ı sünnettir. Farzları kılmak, büyük günahlardan sakınmak, özellikle beş vakit namazı t’adil-i erkân ile kılmak ve tesbihatı yapmaktır.”

5.Tarikatın resmî okulu olan takke yerine, Risale-i Nur’da, din ilimleri ile fen bilimlerinin birlikte okutulduğu medreseleri ön görülmektedir.

c.İnsanî Donanımların Kullanımı Açısından

1. Tarikatta şerrinden korunmak için, nefsin öldürülmesi temel bir prensip olarak ön görülmektedir. Risale-i Nur’da, nefsi devre dışı bırakma yerine, onun cevherinde var olan güzel yanlarını ortaya çıkaracak şekilde onun istihdam edilmesini ön görülmektedir. Bu prensip, hadis-i şerifteki “nefsin senin binitindir…” ifadesine uygundur.

2. Genel olarak, tarikatlarda yalnız kalp ayağıyla yalpan seyr-u süluk yerine, Risale-i Nur’da, kalp ile aklın birlikteliği esastır. (Sözler, 156) Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “Bir tabur komutanının birliğini bırakarak kaçıp kurtulması, medar-ı iftihar değil, netice-i ızdırardır.”

3.Özellikle bu asırda, Salih amele muvaffak olmanın zorluğuna dikkat çeken Risale-i Nur’da, nafile türü amel ağırlıklı tarikat disiplini yerine, -kendisine ihtiyacın bu asırda daha da artığı- ilim ağırlıklı bir disiplin ön görülmektedir.

4. Tarikat tasavvufundaki disiplinde daha çok sevgi/aşk teması işlenirken, Risale-i Nur’da bunun yerine şefkat esas alınmıştır.

Bediüzzaman’a göre, sevgi kıskançtır, bencildir, duygusaldır, tekelcidir. Halbuki, şefkat geniştir, paylaşımcıdır, hoşgörülüdür, herkesin aynı sevgi kaynağından beslenmesine taraftardır.

5. Klasik tarikat disiplininde, ahlâkî eğitim için ön görülen ahiretteki veresiye mükâfat ve mücazâtı telkin etme yerine, Risale-i Nur’da -“insan aceleden yaratılmış” (), “insan çok acelecidir” () gibi ayetlerin işaret ettiği gibi- insanın bu aceleci yapısını göz önünde bulundurulmuş ve iyilik ile kötülüğün karşılıklarının dünyadaki peşin misallerine dikkat çekilmiş ve vicdanlardaki muhasebe mekanizmaları devreye sokulmuştur. (Değişik bir şekli /Kastamonu,104)

d.Kâinata/Mâsivâya Bakış Açısından

1. Huzur-u dâimiyi kazanmak için kâinatı nisyan perdesine saran veya yok farz ederek onu bir anlamda idama mahkum eden tarikatvari telakkiler yerine, Risale-i Nur, onun varlığının hayal değil, gerçek olduğunu kabul eder, fakat onu Allah adına istihdam etmeyi esas alır. (sözler, 146-148).

 Risale-i Nur’da bazı tasavvufi ifadeler

Bütün Güzelliklerin Kaynağı İmandır

“Her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi membaı imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı delalettir. Evet, tam münevverü’l-kalb bir abidi, kürre-i arz bomba olup patlasa ihtimaldir ki onu korkutmaz. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalbsiz bir fasık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı der, evhama düşer.” (Söz.19)

Kulluk İnsanın Yaratılışında Varolan Bir Haslettir

“Namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem, namaz kılanın diğer mübah dünyevi amelleri güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü ahirete mal edebilir. Fani ömrünü bir cihette ibka eder. (Söz.21)

“Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek, ne derece hakiki bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtri, münasip bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen şu temsil-i hikayeciğe bak, dinle…” (Söz.22)

İnsanın Değeri, Öngörüsüyle Doğru Orantılıdır

“Ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksat yapsan ve ona daim çalışsan, en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksat yapsan ve şuh hayatı dahi ona vesile ve mezra etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanatın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenab-ı Hakk’ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun. (Söz.24)

“Ey nefsim ve Ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye- i ömür ve İstida-i hayatınızı hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat- ı faniyeye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa, sermayece en ala hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednasından elli derece aşağı düşersiniz.” (Sözler, 127)

İnsanın İki Yarası ve İki İlacı

“Yaralardan birisi insanı rahatsız eden hadsiz bir acz-i beşeri, diğeri elim nihayetsiz bir fakr-ı insanidir. Bunların tedavisi için gereken iki ilaç ise; biri sabır ile tevekküldür, diğeri ise şükür, kanaat ile talep, dua ve Rezzak-ı Rahim’in rahmetine itimattır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse:

-‘En leziz ve en tatlı haletin nedir?’ belki diyecek:

-‘Aczimi, zaafımı anlayıp, validemin tatlı tokadından korkarak, yine validemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.’ Halbuki: Bütün validelerin şefkatleri ancak bir lema-i tecelli-i rahmettir. Bunun içindir ki, kamil insanlar acizde ve havfullah’da öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberi edip, Allah’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı kendilerine şefaatçi yapmışlar.” (Söz.32)

Ahirete Endeksli Hayat, Her İki Cihanın Mutluluk Kaynağıdır

Bir Hadis-i Kutsi’de Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuş: ‘Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim’( ). Buna göre ahlaksız ve bedbaht bir adam, su-i zan ve akılsızlığı ile sıkıntılar çekmeye mahkum olur. Güzel ahlaklı olan insan ise, güzel şeyler düşünür, güzel hülyalar görür, kendi kendine ünsiyet eder. Çünkü güzel ahlakı, ona güzel fikir verir, güzel fikir ise her şeyin güzel yönünü gösterir. Kötü ahlak ise, ona kötü fikir verir, kötü fikir ise ona her şeyin kötü yönünü gösterir.

Velhasıl, her kim hayat-ı faniyeyi esas maksat yapsa, zahiren bir cennet içinde de olsa, manen cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bakiyeye ciddi müteveccih ise, saadet-i dareyne mazhardır. Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da, dünyasını Cennet’in intizar salonu hükmünde gördüğü için, hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder. (Söz.35,39)

İnsan Hayatının Gayesi

İnsan hayatının gayesi, mahiyeti, sureti, onun sırr-ı hakikati ve kemal-i saadetini bir derece anlamak için, hayatın gayesini özetleyen aşağıdaki dokuz maddeye dikkatle bakmak gerekir:

İnsana verilen değişik duygularla, Allah’ın sonsuz nimetlerini kavrayıp, şükretmek.

İnsanın fıtratına konulan cihazların anahtarlarıyla, Allah’ın güzel isimlerini anlamaya çalışmak ve bu isimlerin penceresinden Onun Zât-ı Akdesini tanımak.

Allah’ın bin bir isminin ortaya koyduğu sanatların sergilendiği şu dünya fuarında, insanın kendi vücuduna özel olarak takılan o hârika sanatları bilerek hayatınla teşhir edip dışarıya yansıtmak.

Gerek hâl ve gerek kal diliyle Kendi yaratıcısına karşı kulluğunu ilân etmek.

Nasıl bir asker, Pâdişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmi vakitlerde takıp pâdişahın nazarında görünmekle onun iltifat-ı âsârını gösterdiği gibi, insanın da Esmâ-i İlâhiyenin birer cilvesi olarak kendisine verilen insanlığa mahsus inceliklerle süslenip, onları lütfeden Allah’ın nazar-ı şühuduna görünmek.

Tüm canlıların kendilerine hayatı bahşeden Allah’a karşı arz ettikleri tahiyyelerini, tesbihatını ve ibadetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkürle görüp şehadetle göstermek.

İnsanın hayat makinesine takılan ilim, kudret ve irade gibi sıfatları, küçük çapta bir mukayese ölçüsü ve doğru orantılı olarak kullanıp, kabiliyetleri sınırlı olan sıfatlarıyla, Allah’ın sonsuz ve sınırsız yansımalara sahip sıfatlarını idrak etmek.

Kâinattaki tüm varlıkların kendilerine mahsus dilleriyle Allah’ın birliğine ve rububiyetine dair şahitliklerini gösteren ifadelerini anlamak.

İnsanın hamurunda var olan acizlik, zayıflık, fakirlik ve ihtiyacın ölçüsüyle, ters orantılı olarak, Allah’ın sonsuz kudretini, sonsuz servetini anlamak. (Sözler, 127-128)

 

- Reklam -

popüler cevapdünya atlası