Risale-i Nur’da “Taraftarlık” Kavramı Üzerine Bir Yorum

Eklenme Tarihi: 04 Mayıs 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

 

Osman Özkul'un Kastamonu Lahikası Sempozyumu tebliğidir

Giriş

Türkçede, taraftar kelimesinin karşılığında genellikle, yandaş, lehtar, holigan, fanatik v.b. gibi terimler kullanılmaktadır. Taraftarlık ve fanatizmin nedenleri üzerine yapılan çalışmalarda, taraftarlık ve fanatizmin sosyo-genetik faktörlere bağlı olduğunu savunanlar olduğu gibi; bazı araştırmacılar ise taraftarların davranışlarında sosyolojik faktörlerin etkili olduğunu belirtmişlerdir. Sosyolojik faktörü savunanlara göre, taraftarlar bir grup ile paylaşılan bir aidiyeti, yani bir sosyal grubun varlığını ifade eder. Belli bir gruba dâhil olan kişiler ile öteki gruplar arasında, bir rekabet ve çatışma durumu ortaya çıkar.

Taraftarlığın ferde ait olarak iki fonksiyonu olduğu söylenebilir. Birinci yönüyle, kişide bir yere, bir gruba ait olma duygusu uyandırmasıdır. Diğeri ise, başka ortamlarda yapıldığında, toplum tarafından kabul edilmeyecek davranışların, taraftarlık kimliği altında çıkış yolu bulması ve hoş görüyle karşılanmasıdır. Bir ferdin bir grubu tutmasının sebebi, insanlardaki kimlik arayışı ile kimlik vaadidir. [1] Ferdî kimliğiyle kendisini sıradan gören insan, taraftar kimliğine büründüğünde, rutin hayatı içinde sahip olamadığı saygınlık ve başarıya ulaştığına inanır.

Taraftarlık olgusunun toplumsal fonksiyonu ise, kültürel veya siyasal bir kimlik oluşturmak ve böylece sosyal bütünleşmeyi sağlamak olarak ifade dilebilir. Buna göre taraftarlık, sosyolojik anlamda cemaati toplulukların temel özelliklerinden olan, bağlılık ve karşılıklı sorumluluk bilinciyle varlığını sürdürür. Bu bilinç içindeki taraftar ise, toplumun mikro ekonomik bir temsilini ve yeniden kuruluşunu ifade eden bir cemaat türü olarak tanımlanır. [2]

Taraftarlığın kendini en aşırı şekilde yansıtma biçimi ise fanatiklik veya fanatizm olarak gösterir. Dinle ilişkili olarak kullanıldığında bağnazlık ve kendi inancı dışındakilere hayat hakkı tanımayan bir vahşete götürebilir. Siyasetle ilgili olarak kullanıldığında, kendi siyasi görüşü dışındakileri, tümden reddedici bir ideoloji biçiminde tezahür edebilir. 20. Yüzyılda ortay çıkan Faşizm ve Komünizm ideolojileri, kendilerinin mensupları dışındakilere hayat hakkı tanımadıkları için, milyonlarca insanın öldürülmesine yol açmışlardır.

Çağımızda ise taraftarlık olgusu daha çok bir tüketim faaliyeti olarak moda ve sportif bir faaliyet olarak özellikle futbol taraftarlığı biçiminde tezahür etmektedir. Bu herhangi bir alanda ya da konuda, kişinin aşırı duygular beslemesi, kendini sözü edilen kişi ya da olguya adamasıdır. Söz konusu adanmışlık olgusu Latincede fanaticus-fanatik karşılığında kullanılmaktadır. [3]

Umberto Eco’ya göre futbol taraftarlığı, günümüzün en yaygın dini, batıl inancıdır. “Taraftarlık ve iman sözcüklerinin yan yana kullanılması anlamlıdır; çünkü yenmek ve yenilmek kavramlarının iç içe olduğu bir oyunda, taraftarın bağlılığını sürdürmesi için tam bir imana gereksinimi vardır. Bu iman sayesinde hem kendine sığınacak bir alan bulur ki bu alanda yalnız olmayacak, hem güçlü bir kulübün çatısı altında hem de kendisiyle aynı emeli paylaşan grupla bir arada olacaktır” [4].

İnsanoğlunun tabiatındaki inanma duygusu, sosyalleşme süreci içinde, her zaman varlığını fizyolojik ihtiyaçlar kadar etkili hissettirmiştir. Futbol ve taraf olunan takım; bireyin, din olgusundaki ‘kendinden daha üstün varlığa kayıtsız şartsız güvenme, inanma ve “teslimiyet”in dışında, aitlik duygusuyla şartsız her türlü paylaşımı aktarabileceği; toplumsal hayattaki statüsünden; başarısızlık, mutsuzluk ve hayal kırıklıklarından sıyrılarak yalnızca taraftar rolünü benimsediği, güven duygusunu hayata geçirdiği bir sosyalizasyon aracıdır.

 

Risale-i Nurda Taraftarlık Psikolojisi[5]

Türkçedeki taraftarlık kelimesi yerine, Risale-i Nur’da genellikle tarafgirlik kavramı kullanılmaktadır. Ancak, bazı metinlerde ise taraftarlık kavramının kullanıldığı görülmektedir. Mesela, Kastamonu Lahikası’ndaki bir mektupta, “tarafdar” (s.21); başka bir mektupta ise “taraftarlık” (s.84) kelimesi kullanılmaktadır. Buradan tarafgir, tarafdar kelimelerinin aynı anlamda kullanıldığı sonucu çıkarılabilir. Sözlüklerde tarafgirlik, bir tarafı kayıran, bir tarafı tutan anlamına gelmektedir. Bir tarafı tutan kişi, olaylara psikolojik olarak sübjektif yaklaşır. Yani “olduğu gibi” veya “olması gerektiği gibi” değil kendi “görmek istediği gibi” görür. Buna göre, “tarafgirlik” objektif veya mutlak bir duruma işaret etmekten ziyade, ferdi bir duyguya ya da göreli bir tutuma işaret eder. Yani insani bir duygunun yansıması olarak görülebilir. Bu anlamı çağrıştıran şu örnek verilebilir: ”Tarafgirlikle bakan hiçbir kusuru göremez; ancak, garazkârlıkla bakan gizli kusurları da açığa çıkarır.[6]

Bediüzzaman, II. Dünya savaşına neden bakmadığının sebebini anlatırken de, tarafgirliği nefisten kaynaklanan bir “merak hissi”-duygusu olarak ifade etmektedir. “…Bakmakta bir tarafatarafgirlikhissi uyanır; tarafgir nazarı, taraftar olduğu taraf cereyanın kusurunu görmez, zulmüne rıza gösterir, belki alkışlar. Halbuki küfre rıza, küfür olduğu gibi, zulme razı olmak dahi zulümdür…. Risale-i Nur şakirtleri gibi hakikat-i Kur'aniyeyle meşgul adamlar, zaruret olmadan, lüzumsuz, yalnız hevesli bir merak için, netice itibarıyla faydası bulunan ve netice daha gelmeden evvel lüzumsuz bakmak ve zalimâne tahribatlarını alkışlamak suretiyle İslamiyet ve Kur'an lehine hizmet edeceği o cereyanın harekâtını fikren takip etmekle meşgul olmak münasip olmadığı için, nefis de, akıl ve kalbe tabi olup merakını bırakmış diye anladım.”[7]

Nefsin kusurunu görmeyerek, tevbe ve istiğfar yolunu kapayan insanın durumu da bir duygu halini ifade etmektedir. Bu duygunun kaynağı ise şeytanın vesveseleridir. “Şeytanın mühim bir desîsesi, insana kusurunu îtiraf ettirmemektir; tâ ki, istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem, nefs-i insâniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdâfaa etsin, âdetâ taksirâttan takdîs etsin. Evet, şeytanı dinleyen bir nefis kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. “Tarafgirlikle bakan hiçbir kusuru göremez”sırrıyla, nefsine nazar-ı rızâ ile baktığı için ayıbını görmez.”[8]

 

Risale-i Nurda Siyasi Tarafgirlik Duygusu

Batı medeniyetinin önemli bir hukuk prensibinin de bu duygu üzerine bina edildiği anlaşılmaktadır. Güçlüye hakkı vermek ve taraftar olmak psikolojisi, batı medeniyetinin önemli bir düsturu olarak yerleşmiştir. Batı tarihindeki bu zalimane hukuk anlayışını iki dünya savaşının sebebi olarak tesbit eden Bediüzzaman “…zemin yüzünde bu dehşetli düelloda semavatı ağlatacak zulümler ve tahribat oluyor. Çok masum ve mazlumların hukukları kayboluyor, mahvoluyor. Mimsiz, gaddar medeniyetin zalimâne düsturu olan, "Cemaat için fert feda edilir; milletin selameti için cüz'î hukuklara bakılmaz" diye, öyle dehşetli bir zulüm meydanı açmış ki, kurûn-u ûlâ vahşetlerinde de emsali vuku bulmamış.” demektedir.

Risale-i Nur’da tarafgirlik olgusu çoğunlukla menfi anlamda, gerek dünya gerekse iç siyasetle ilgili konular hakkında yoğunlaşır. Sık sık siyasetin zalimane bir düsturu olarak ifade dilen, “çoğunluğu menfaati için fertlerin hakkını çiğnemek” ve “bir ferdin hatasıyla, o ferdin içinde bulunduğu bütün fertleri suçlamak” şeklinde tezahür eden siyaset taraftarlığı reddedilir. Dünya Savaşları ile ilgili olarak, bu siyasi tutumu eleştirirken Bediüzzaman, Batı Medeniyeti ile insanlığın vahşilik dönemi arasında bir benzerlik görmektedir.

Bu tarafgirlik tutumunu Bediüzzaman, “irtica” insanlığın vahşi dönemlerine bir dönüş anlamında kullanmaktadır. Böyle bir irticai tutum, insanlığı “vahşet ve bedevilik” dönemine götürmektedir. Zamanımızda ise, “düşmanca ve inatçı bir particilik” biçiminde tezahür etmektedir. “Beşerin vahşet ve bedevîlik zamanlarındaki bir kanun-u esasîsine, medeniyet namına dine hücum edenler, irtica ile o vahşete ve bedevîliğe dönüyorlar. Beşerin selâmet, adalet ve sulh-ü umumîsini mahveden o dehşetli vahşiyane kanun-u esasî, şimdi bizim bu biçare memleketimize girmek istiyor. Garazkârâne ve anûdâne particilik gibi bazı cereyanları aşılamaya başlaması gibi bir ihtilâf görülüyor.[9]

Bu yıkıcı ve tehlikeli tutuma karşı Kur’an’ın gösterdiği ilke ise şudur: “Kur'ân'ın bir kanun-u esasîsi muhabbet ve uhuvvet-i hakikiyeyi temin eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun-u esasî ki, "Birisinin hatasıyla başkası mesul olamaz. Kardeşi de olsa, aşireti ve taifesi de olsa, partisi de olsa, o cinayete şerik sayılmaz. Olsa olsa, o cinayete bir nevitarafgirlikle yalnız mânevî günahkâr olup âhirette mesul olur; dünyada değil. Eğer bu kanun-u esasî çabuk düstur-u esasî yapılmazsa, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye iki Harb-i Umumînin gösterdiği tahribatın emsaliyle, esfel-i sâfilîn olan o vahşî irticaa düşecek.”[10]

İç siyasetle ilgili olarak da siyasi bir tarafgirlik tutumuna karşı olduğunu ve bütün memleketin ortak menfaatlerine dair siyaset üstü bir hedefi olduğunu Eşref Edip ile ilgili bir mektupta şöyle anlatılmaktadır: "Fakat Nur Risalelerinin ve Nurcuların siyasetle alâkaları yok. Ve Risale-i Nur, rıza-i İlâhîden başka hiçbir şeye âlet edilmediğinden, mümkün olduğu kadar Risale-i Nur'un mensupları, içtimaî ve siyasî cereyanlara karışmak istemiyorlar. Yalnız Sebilürreşad, (Büyük) Doğu gibi mücahidler İmân hakikatlerini ehl-i dalâletin tecavüzatından muhafazaya çalıştıkları için, ruh u canımızla onları takdir ve tahsin edip onlarla dostuz ve kardeşiz-fakat siyaset noktasında değil. Çünkü İmân dersi için gelenleretarafgirliknazarıyla bakılmaz. Dost düşman, derste farketmez. Hâlbuki siyaset tarafgirliği, bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır. Onun içindir ki, Nurcular emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip Nuru hiçbir şeye âlet etmediler. Siyaset topuzuna el atmadılar…" [11]

Bediüzzaman bir mektupta da siyasi taraftarlığı “ihlas” a zarar vereceğini hatırlatmakta, Risale-i Nur”un en önemli prensiplerinden birisi ihlaslı olmaktır; bu nedenle hiçbir meseleye alet edilemez: “Risale-i Nur'un bu kadar muarızlarına mukabil en büyük kuvveti ihlas olduğundan ve dünyanın hiçbir şeyine alet olmadığı gibi,tarafgirlikhissiyatına bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temas eden cereyanlarla alakadar olmaz. Çünkü tarafgirlikdamarı ihlası kırar, hakikati değiştirir. Hatta benim otuz seneden beri siyaseti terk ettiğime sebep, bir mübarek âlimin takip ettiği cereyanıntarafgirlik damarıyla, salih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhalif olmasından tefsik derecesinde tahkir edip ve cereyanına ve kendi fikrine muvafık meşhur ve mütecaviz bir münafığı gayet medh ü sena etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm. Demektarafgirlikhissine siyasetçilik de karışsa, böyle acip hatalara sebebiyet veriyor diye"Eüzü billahimineşşeytani vessiyaseti"dedim, o zamandan beri siyaseti terk ettim.

O halim neticesi olarak, sizin gibi kardeşlerim bilirsiniz ki, yirmi beş seneden beri bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merak ettim. Ve on sene Harb-i Umumiye bakmadım, bilmedim. Ve merak etmedim ve yirmi iki sene bu işkenceli esaretimde tarafgirliğe ve siyasete temas etmemek için ve Nurlardaki ihlasa zarar gelmemek için, müdafaatımdan başka, istirahatim için hiç müracaat etmediğimi bilirsiniz.

Hem bilirsiniz ki, hapiste size yazdığım gibi, benim idamıma hükmeden adamlar, beni işkenceli tazip edenler, Risale-i Nur ile imanlarını kurtarsalar, şahit olunuz ki, ben, onları helal ediyorum. Vetarafgirlikdamarıyla ihlasa zarar gelmemek için, bu iki üç senede dâhilden ve hariçten gelen fırtınalı cereyanlara hiç temas etmedik ve kardeşlerimi de bir derece ikaz ettim.[12]

Bediüzzaman siyaset ile ilgilenmenin sakıncalarından birisini anlatırken, Risale-i Nurun önemli bir prensibinin “şefkat” olduğunu siyasi bir tarafgirliğin ise, insanın kendi görüşüne karşı olan insanların tümüne karşı bir düşmanlık hissini beslediğini, bu tutumun ise birçok zulümlere neden olabileceğini savunuyor: Tarafgirlikhissiyle, bir caninin hatasıyla, değil yalnız akrabasına, belki taraftarlarına dahi adavet eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatasıyla bir köye bomba atar. Hâlbuki bir masumun hakkı, yüz cani için feda edilmez; onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaziyet, yüz masumu birkaç cani için zararlara sokar. Mesela, hatalı bir adama müteallik, bîçare ihtiyar valide ve pederi ve masum çoluk çocukları ezmek, perişan etmek, tarafgirane adavet etmek, şefkatin esasına zıttır. Müslümanlar içinde tarafgirane cereyanlar yüzünden, böyle masumlar zulümden kurtulamıyorlar…[13]

Risale-i Nur’un en önemli prensiplerinden birisi de müminler arsındaki “uhuvvet-kardeşlik” tir. Siyasi tarafgirlik duygusu buna zarar verdiği ve için çok tehlikelidir. Risale-i Nurlardaki hakikatler bütün insanların ihtiyacı olan hakikatlerdir. Sadece bir grubun değil. Bu nedenle de bir siyasi gruba tarafgirlik, diğerlerinin bu hakikatlere karşı uzaklaşmasına neden olabilir. Bu nedenle; “Nur şakirtleri, hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünkü iman, mal-ı umumidir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır.Tarafgirlikgiremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalalete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü’minlerin uhuvveti esastır.[14]

Bediüzzaman’ın bütün insanlığı kuşatıcı bir islam anlayışını gösteren yaklaşımı, bu gün bütün inanç mensuplarının farklılıkları değil ortak ilkeleri üzerinde durmayı önemsemektedir. Bunun için de dışlayıcı ve ötekileştirici olmayan bir İslam inancına sahiptir. Ona göre; “İmân mâl-i umûmidir; her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır.Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalalete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü'minlerin uhuvveti esastır.[15]

Bediüzzaman bu konuda kendi şahsına karşı yapılmış olan bütün yanlışlıkları ve eziyetleri de bir kenara bırakabileceğini söyleyerek, diğerkâmlığın da güzel bir örneğini göstermektedir. “Eğer Risale-i Nur'u tenkit fikriyle tetkik eden adliye memurları, îmânlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar, sonra beni îdam ile mahkûm etseler; şahit olunuz, ben hakkımı onlara helal ediyorum. Çünkü biz hizmetkârız. Risâle-i Nur'un vazifesi, îmânı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek, hizmet-i îmâniyeyi hiçbirtarafgirlikgirmeyerek yapmaya mükellefiz.” [16]

 

Tarafgirlik Ölçüsü Ne Olmalıdır?

Risale-i Nur’dan insana verilen tarafgirlik duygusunun mutlak anlamda kötü olmadığı, bunun hayırlı bir şekil de kullanılabileceğini anlıyoruz. Ancak, bunun temel ölçüsü sadece hakka ve hakikate taraftarlık şeklinde olmasıdır. Eğer hak için değil de nefis hesabına veya kendini beğenmişlikten dolayı olursa, tamir edilemez sonuçlara yol açar: “Tarafgirlik, eğer Hak nâmına olsa, haklılara melce olabilir. Fakat, şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesâbına olantarafgirlik, haksızlara melcedir ki, onlara nokta-i istinad teşkil eder. Çünkü, garazkârânetarafgirlikeden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam, o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukâbil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona (hâşâ) lânet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek…. Hak nâmına, hakîkat hesâbına olan tesâdümü efkâr ise, maksatta ve esasta ittifak ile beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakîkatin her köşesini izhâr edip, hakka ve hakîkate hizmet eder. Fakat, tarafgirâne ve garazkârâne firavunlaşmış nefs-i emmâre hesâbına hodfüruşluk, şöhretperverâne bir tarzdaki tesâdüm-ü efkârdan bârika-i hakîkat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü, maksatta ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkîsi bulunmaz. Hak nâmına olmadığı için, nihayetsiz müfritâne gider. Kábil-ı iltiyâm olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-ı âlem buna şahittir.” [17]

Taraf olmak gerektiğinde ise; “muharrik, aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı.Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veyatarafgirlikise, tehlikelidir.” Eğer; “Kim fasık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, su-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal-i mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslekdaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavi bir ekseriyette, dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharrikitarafgirliktir.

Hiç şüphesiz Bediüzzaman’ı diğer İslam düşünürleri ve ulemasından ayıran en önemli düşüncesi, siyaset konusunda yaptığı “siyaset topuzu” ile “Kur’an Nuru” metaforudur. Kur’an’ın evrensel mesajının bütün insanlığa ulaşabilmesi için, siyasetin ötekileştirici ve korkutucu yönteminin kesinlikle terkedilmesi gerektiğini savunur.

…O topuzlarise, siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise, hakaik-ı Kur'aniyedir. Nûra karşı kavga edilmez, ona karşı adavet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz. İşte ben de Nûr-u Kur'an'ı elde tutmak için"Eüzü billahimineşşeytani vessiyaseti"deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nûra sarıldım. Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında; hem muvafıkta, hem muhalifte o nurların aşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkınde ve onların garazkarane telakkiyatlarından müberra ve safi olan bir makamda verilen ders-i Kur'an ve gösterilen envar-ı Kur'aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip onatarafgirlikeden insan sûretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola...”[18]

Bediüzzamana göre siyasetin en önemli araçlarından birisi kuvvet kullanmaktır. Ancak ona göre, Hakkı müdafaa için kuvvet kullanmak zulme sebebiyet verir; “Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş'et eden hodgamlık ve asabiyet-i unsuriye ve Umumî Harpten gelen istibdadad-ı askeriye ve dalaletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadat meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvvet-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm iletarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak, o halette o da elzem olacak ve mağlûb kalacak…[19]“…Tarafgirlikhissiyle, bir caninin hatasıyla, değil yalnız akrabasına, belki taraftarlarına dahi adavet eder; elinden gelse, zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatasıyla bir köye bomba atar. Halbuki bir masumun hakkı, yüz cani için feda edilmez; onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaziyet, yüz masumu birkaç cani için zararlara sokar. Mesela: Hatalı bir adama müteallik, bîçare ihtiyar valide ve pederi ve masum çoluk-çocukları ezmek, perişan etmek, tarafgirane adavet etmek, şefkatin esasına zıttır…[20]

Bediüzzaman farklı risalelerde, farklı sorular ve nedenlere göre aynı hakikatı, değişik ifadelerle dile getirmektedir. Bundan dolayı, siyaset ile temas edilmemesinin ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. “ Risale-i Nur hiçbir şeye alet olamadığını ve rıza-yı İlahiyeden başka hiçbir maksada vesile olamadığını ve doğrudan doğruya herşeyden evvel îman hakikatlarını ders vermek ve bîçare zaiflerin ve şüpheye düşenlerin îmanlarını kurtarmak olduğunu, elbette sizin gibi Nurun has şakirtleri biliyorlar…” [21]

Risale-i Nurda tarafgirlik kavramı, yukarıda değinilen anlamın dışında da kullanılmaktadır. Buradaki konu bilimsel şüpheciliğin “bilimsel tarafsızlık” yada “objektiflik” olarak nitelendirilen yaklaşımı ile ilgilidir. Bediüzzaman bu meseleyi, Kur’an hakkında şeytanın verdiği bir vesvese bağlamında ele almaktadır. Buna göre, şeytan, bilimsel ve fenomenal dünya ile ilgili meseleler için kullanılan relatif ve septik tutumu, mutlak olan Kur’an’a teşmil ederek demagojik bir iddia ortaya atmaktadır. Önce Kur’an’ın bir beşer kelamı olduğunu iddia etmektedir. Bunun imkânsız olduğuna ikna olduktan sonra ise, başka bir demagojiye başvurmakta ve “tarafsız” bir şekilde bakmayı teklif etmektedir.

Bediüzzaman bu iddiaya karşı ise, mutlak bir hakikat hakkında böyle bir bakış açısının mümkün olmadığını savunmaktadır. “…Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Hâlbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtılatarafgirliktir….

Bediüzzaman mektubun aşağıdaki bölümünde ise, mutlak bir hakikat olan Kur’an hakkında bitarflığın-tarafsızlığın olamayacağını ortaya koyuyor.

"…Öyleyse ne Allah'ın kelâmı, ne de beşerin kelâmı deme. Ortada farz et, bak." Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münazaan fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibü'l-yed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir.

İşte, Kur'ân kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan Süreyya'ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücut ve adem gibi ve nâkızeyn gibi iki zıttırlar; ortası olamaz. Öyleyse, Kur'ân için sahibü'l-yed, taraf-ı İlâhîdir. Öyleyse, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf, Onun Kelâmullah olduğuna dair bütün bürhanları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir; yoksa uzatamaz.” [22]

Son olarak siyasetçilerin dikkat etmesi gereken bir prensibi hatırlatmak için Bediüzzamanın, ömrünün son zamanlarında Adnan Mendes ve onun gibi dindarlara bir siyasi vasiyetname olarak yazdığı mektubu, bu günkü siyasetçiler için de çok önemli bir ikazda bulunmaktadır.

“…İslâmiyetin pek çok kanun-u esasîsinden birisi;“Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mesul olamaz." Halbuki, şimdiki siyaset-i hâzırada particilik taraftarlığıyla, bir câninin yüzünden pek çok mâsumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzündentaraftarları veyahut akrabaları dahi şenî gıybetler ve tezyifler edilip, birtek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup kin ve garaza ve mukabele-i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir. Ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır'daki hissedilen hadise ve buhranlarbu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hal bizde olsa pek dehşetli olur. Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne: Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, mâsumları himaye için, cânilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır. Hem, emniyetin ve âsâyişin temel taşı yine bu kanun-u esâsîden geliyor. Meselâ, bir hanede veya bir gemide bir mâsum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve âsâyiş düstur-u esasîsi ile, o mâsumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye ilişmemek lâzım-tâ ki mâsum çıkıncaya kadar. İşte bu kanun-u esasî-i Kur'ânî hükmünce âsâyiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek, on câni yüzünden doksan mâsumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlâhînin celbine vesile olur. Madem Cenab-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakikî dindarların başa geçmesine yol açmış, Kur'ân-ı Hakîmin bu kanun-u esasîsini kendilerine bir nokta-i istinad ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor.[23]

Bediüzzaman’ın taraftarlık ile ilgili olarak yukarıda yer verilen ifadelerinden bu gün için çıkarılabilecek sonuçları özetlemeye çalışırsak şunlar söylenebilir;

Her şeyden önce taraftarlık, gerek ferdi, gerekse toplumsal bir tutum olarak olumsuz bir anlam taşımaktadır. Bu nedenle, taraftarlık psikolojisi ile gösterilen tepkiler ve tutumlar üzerinden haklı bir iddia oluşturulamaz.

Bu düşünceler doğrultusunda demokrasiyi savunan dindar siyasetçiler, diğer siyasi görüşe mensup olanlara karşı tavırlarını gösterirken, herhangi bir siyasi grubun içinden birisinin yanlışını genelleştirip, bütün o grubu ve destekleyicilerini o yanlış ile ittiham etmemelidir.

Diğer siyasi görüşe mensup olanlar da, dindar siyasi görüşe mensup olanlara karşı tavırlarını belirlerken, dine olan tarafdarlıklarını bahane ederek, dini değerlere ve dindar halka karşı menfi bir tutum takınmamalıdır. Böyle bir tavır, hem Kur’an’ın emrine aykırıdır, hem de bu milletin ekseriyetinin menfaatine değil, harici düşmanların menfaatlerine yarayacaktır.

Dindar demokratları destekleyenler de, dini sadece kendi siyasi görüşünde olanların bir malı olarak görmemeli, bütün insanların ortak bir malı olarak görmelidir. Çünkü Kur’an’ın hakikatlerine bütün farklı siyasi görüşe mensup insanların ihtiyacı vardır. Yani din umumun malıdır. Farklı görüşlere sahip olan insanların ötekileştirilmesi, onların bu hakikatlerden mahrum kalmasına neden olur.

En önemlisi ise Bediüzzaman’ın talebeleri, yukarıda defalarca görülen ikazlardan dolayı, herhangi bir siyasi gruba genel bir tarafdarlık göstermemeli, onların sadece hakka uygun olan siyasetlerine destek vermeli, hakka uygun olmayanları ise umum milletin istikametine yarayacak şekilde, uyarmalıdır. Siyaset topuzu ile Kur’an nuru bir arada bulunamayacağına göre, siyasetten kesin olarak uzak bir tutum belirlenmelidir.

Türkiye’nin bu günkü siyasi tablosuna baktığımızda, hiçbir siyasi grup açık olarak dine karşı bir tavır takınmamaktadır. Dinin insani ve içtimai olarak ne kadar önemli bir ihtiyaç olduğunu ve bu ihtiyaca nasıl bir çare gösterdiğini şerh ve izah etmeli yani açıklamalı ve anlatmalıdır. Dinin bazı siyasi veya dini bir grubun malı gibi algılanmasına yol açan yaklaşım, diğer insanların dışlanmasına ve hakikatlere karşı tavır almalarına neden olabilir.


[1] Acet, Mehmet. Sporda Saldırganlık ve Şiddet, İstanbul, Morpa Yayınları, 2006, s.31)

[2] Meriç, N. “Medya Bilgilendirmesi Karşısında Nasıl Tavır Takınmalıyız?” Yeni Dünya Dergisi, Eylül, 1994, Y:1, S:12, s.30-31.

[3] (Paskins, Barrie, “Fanaticism and Conflict in the Modern Age”, den aktaran); ÖĞÜT EKER, Gülin, “Futbolun Dayanılmaz Çekiciliği, Büyülenen Taraftar Portresi, Fanatizm Ve Beşiktaş”, Millî Folklor, 2010, Yıl 22, Sayı 85, sh.181

[4]Buğra, Gökşen. “Alternatif Bir Cumhuriyet, Din ya da Yaşam Biçimi: Fenerbahçe Kulübü ve Taraftar Grubu” Millî Folklor, Güz, C. 9, Yıl: 18, Sayı: 71. S.21

[5] Risale-i Nur kitaplarının sayfaları “www. Risaleara.com” adresinden referans alınmıştır.

[6] Said Nursi, Mektûbât, s. 256.

[7] Said Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 6.

[8] Said Nursi, Lem’alar, s. 83.

[9] Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s.318

[10] Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s.319

[11]Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s.281

[12] Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s.237-238

[13] Said Nursi, Emirdağ Lahikası-l, s. 38-39.

[14] Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s.157

[15] Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s.177

[16] Said Nursi, Şualar, s.331

[17]Said Nursi, Mektûbât, s.258-259

[18]Said Nursi, Beyanat ve Tenvirler,s.133

[19] Said Nursi, Beyanat ve Tenvirler,s.143

[20] Said Nursi, Beyanat ve Tenvirler,s.147

[21] Said Nursi, Beyanat ve Tenvirler, s.162

[22] Said Nursi, Mektubat, s.299

[23] Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s.393

 

popüler cevapdünya atlası