Risale-i Nur’da İlim ve Sanat Felsefesi

Eklenme Tarihi: 23 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Dr. Suad ALKAN

Elif Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

 

Esselamu aleyküm verahmetullah

Risale-i Nurda ilim ve sanat felsefesi başlıklı bu tebliğin amacı dünyanın değerler kaybı ve bunların tekrar kazanılma sorunudur. 

Modern bilimin doğuşu ile beraber ortaya çıkan pozitivist/müsbet ve rasyonel, akılcı düşüncelerin meydana getirdiği sapmalar sebebiyle kozmoloji, antropoloji ve din yani kâinat bilimleri, insan bilimleri ve din üzerinde etüt yapılmıştır. O dönemde yani modern bilimin doğduğu dönemde, herkesin duyduğu Kepler, Niwton ve Galileo gibi adamların modern bilimin doğmasında çalıştıkları bir zamanda, yalnız dünya ile sınırlı sorular soruluyordu. Olağanüstü sorular ve sırlarla ilgili sorular bir tarafa bırakılmıştı. Yani bütüncül bir dünya anlayışının yerine, sadece dünya ile ilgili soruların sorulması insanın iç dünyasıyla fiziki dünyası arasındaki ayrılığı ortaya koydu. İnsanların iç dünyasıyla ilgili bilgi ve üretim o dönemde yapılmadı.

Modern bilim Avrupa’da doğduğundan dolayı, sürekli olarak bu konuşmayı, benim size göstermek istediğim konuyu, Avrupa’da olup bitenler şeklinde önce algılamak lazım. Sonra onun Avrupa’nın dışındaki insanlara yayılması ve nasıl aksettiği konusunda düşünmek gerekir. Kant’tan Ogüst Comt’a kadar filozoflar dinden bağımsızlaşmış bir dünya hazırlamışlardır. Onların konuşmalarında bilim, sanat, din ve insan tanrılık makamında yorumlanmıştır. Felsefenin 17. yy.daki teknik ve bilim inkılâbı, modern bilimlerin doğmasından sonra o modern bilimlerin tekniğe, gördüğümüz uyarlanması zamanında ve 18. yy.da gene Avrupa’da hümanist ihtilalinden itibaren modern dünyada metafizik ve ruhçuluğun yıkıldığı görülmüştür. Ve bu modern bilimin doğmasından sonra gelişen teknik ve bilim inkılâbı ve hümanist değişme 1789’daki Fransız ihtilali/hümanist ihtilali yapılmasından itibaren dünyada metafizik yani fizik ötesi, görünmeyen âlemin/alanın ve ruhçuluğun yıkıldığı görülmüştür.

Dünyada yıkılmış olan bir şey var. Yıkılan nedir? Hümanist inkılâpla beraber onu anlamak için hümanist inkılâp/ihtilal ne demektir onu anlamak lazım. Fransa’da yapılmış olan hümanist ihtilalde/revolüsyonda, Bediüzzaman’ın ihtilal-i Fransevî dediği, o hümanizmin ne olduğunu birkaç satırda size göstermek istiyorum.  Hümanizm insânî konularda, insanla ilgili konularda doğaüstü inançların hocalığını açıkça reddetmiştir. Doğaüstü, görünmeyen yani tabiatın ötesinde olan dünyanın hocalığını, oradan gelen haberlerin açıkça reddedilmesidir. Tüm insanları ayrım gözetmeksizin sevmektir. İstediğiniz kadar sevebilirsiniz. İnsanlar inanları sevmeli. Hümanizmin Türkçe anlamı insancıllıktır, insancılık. Genelde ateizme ve bilinmezliğe dayanır yani “din konusunda biz bir şey bilmiyoruz, dolayısıyla bizim alanımıza girmiyor” diye bir anlayış vardır. Demek ki bu iki nokta, insancılık mezhebi; insanlar insanları sevecekler. Doğaüstünden gelen haberler tamamıyla reddedilecektir, kapalıdır. Onun insanla ilgisi yoktur. Böyle olduğu zaman Avrupa’da yeni bir din anlayışı doğmuştur.

Deizm ismiyle modern teoloji, modern din anlayışı diye bir din doğmuştur. Bu din anlayışı insanları şüpheciliğe sürüklemiştir. Acaba var mı, yok mu? Daha sonra da materyalizme yol açmıştır. Bakın tekrar ediyorum. Söylediğim şeyler Müslüman dünyanın dışında tamamen Avrupa’da olup biten işlerdir. Orada nelerin olup bittiğini, nelerin nasıl geliştiğini önce anlamak lazım. Demek ki orada Hıristiyanlığın yerine yeni bir din anlayışı doğmuş, modernizmle beraber. Modern bilimlerin doğmasıyla beraber doğan bu yeni din anlayışının adı Deizm olmuştur. Artık Hıristiyanlık diye bir şey yok. Çünkü Hıristiyanlık bu modern bilimi keşfeden insanların kafasında çok karanlık. Çünkü Hıristiyanlık modern bilimi keşfeden insanlar hakkında idam kararı vermişler. Onları reçineli kazıklarda yaktırmışlardır. Neden dolayı? “Bu adamlar dünyanın döndüğünü söylüyorlar. Hâlbuki İncil’de böyle bir şey yok. Bunlar kâfirdir, dinsizdir, öyleyse bunların hakkı yakılmaktır, yok olmaktır” diye bir uygulamaya geçmiştir papazlar kralların emri altında ve Bruno diye bir adam idam edilmiştir. Galileo reçineli kazıklarda yaktırılmıştır, insanların ortasında. Ama bunlar modern bilimi keşfeden, kâinat üzerinde çalışma yapıp onlar üzerinde son derece ince keşiflerde bulunan insanlardı.

Avrupa’da bu olup bittiği zaman. Demek ki oradan buraya bir sıçramayla Bediüzzaman’ın evrensel anlamda yani kâinat çapında ilahiyat, insan ve tabiat konularında hem doğuyu, hem batıyı eleştirinceye kadar, bu akımların doğru mu, yanlış mı, hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğuna dair isbat veya onlara karşı çıkış diye bir hareket olmamıştır. Çünkü modern bilimin doğması batıda gerçekleştiğinden dolayı 16. yüz yılda daha İslam dünyasında modern bilimin doğuşuna zemin hazırlayan bir ortam olmadığından dolayı İslam âleminde batıyı yargılayan insan doğmamıştır. Bediüzzaman’ın kitabında bu Fransız ihtilali hakkında değerlendirmeler yaptığını görüyoruz. Çünkü Avrupa’da olup bitenleri tanımadan bir insan Bediüzzaman hakkında onun söylediklerinin ne olduğunu iyi anlaması bakımından yeterli bir algıya ulaşması mümkün değildir. Fransız ihtilaline karşı Bediüzzaman’ın bir sözü var:

“Fransız ihtilalinde hürriyet-perverlik tohumlarıyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesatı tahrib ettiğinden aşıladığı fikir bilahare Bolşevikliğe inkilab etti ve Bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlakiye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan mukaddes ahlak, insanlık ve mukaddes kalp, kalbin mukaddes duygularını bozduğundan elbette ektikleri tohum hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü netice verecek. Çünkü insanın kalbinde hürmet ve merhamet çıksa akıl ve zekâvet o insanları gayet gaddar dehşetli canavarlar hükmüne geçirir. Daha siyasetle idare edilmez.”

Şimdi siyasetle idare edilmediği bir zamanda bakılması gereken noktalar Türkiye’nin dışında olup biten işler biraz önce size modern bilimin doğuşuyla beraber doğan Hıristiyanlığın dışındaki Deizm dininin, önce şüpheciliğe sonra materyalizme yol açtığını, şüpheciliğin ve materyalizmin Avrupa’dan dünyaya nasıl yayıldığını siz orada görüyorsunuz ve bunun karşısında Bediüzzaman’ın kitaplarını açtığımız zaman sürekli olarak her sayfada bir şüphecilikten bir materyalizmden bahsettiğini görüyoruz. Ama onun neden dolayı bunlardan bahsettiğini anlamıyoruz. “Eğer bunda şüphem varsa gel parmağını gözüme sok” dediği yerlerinin ne demek olduğunu anlamadığımızdan dolayı herkes burada parmaklarını başkalarının, arkadaşlarının gözüne sokuyor. Bediüzzaman’ı keşfetmekle görevliyiz.

Ben Bediüzzaman’ın Türkiye’de keşfolunduğu kanaatinde değilim. İnsanların konuşmalarından ve birbirleriyle olan alakalarından bunu anlıyorum. Netice itibariyle size onun karşısında kendim gibi bir mesul insan olma özelliğine herkesin ulaşması için bir tavsiye getiriyorum. Bir tavsiyemde burada şu olacak; İngiltere’de bir Nur talebesi doğmuştu. Colin Turner isminde bu adam İngiltere’de, üniversitede bir Nur kürsüsü kurmuştur. Doktora yaptırdığı öğrencilerine demiştir ki; “Bediüzzaman hakkında inceleme yapan dünyadaki insanların ne yaptıklarını bir gözden geçirelim” demiştir. Doktora öğrencisi de ona; “Hocam Şerif Mardin’in yapmış olduğu çalışmanın dışında el ile tutulur bir çalışma yoktur” diye bir rapor götürmüştür. Ben bunu ne kadar kulaktan duyduysam da Colin Turner’i Türkiye’ye gelmiş. Şu birkaç gün içinde yakalayamadım. Ama Fransa’dan onunla konuşmak için gideceğim. Bir nur talebesidir ve; “Türkiyeliler, Türkler,  Kürtler siz Bediüzzaman’ı Türkiye’de hapis etmeyiniz. O bir dünya insanıdır. Siz onu bizim vatan topraklarımızda doğmuştur, bizdendir deyip de onun algılanması gereken düşüncelerini kapıların arkasında haps etmeyin, dünyaya açılın.”  diye burada verdiği bir konferansta söylemiştir ve dünyanın en güzel sözüdür.

Nilüfer Göle’de;  “Şerif Mardin, modern hayat karşısında sadece dinsiz olmak gerekmediğini, insanın aynı zamanda dindar olabileceğini söyleyen ilk sosyologdur” demiştir. Sosyologların, filozofların, tüccarların, daire başkanlarının, bürokratların, milletvekillerinin, bakanların kulakları çınlasın. Biz bir defa kafamızı değiştirmenin, Necip Fazıl’ın merhum “gir de bir bak ülkeme/başsız başsız adamlar” dediği gibi öyle bir manzaradan kurtulmanın çarelerini arayalım. Bunun da bir üç yolu vardır.

Bediüzzaman hareketine dünya hareketi olarak bakmak lazım birincisi bu. Dünya hareketi olarak baktığımız zaman dünyada olup bitenlerden bizim haberimiz olması lazım ikincisi bu. Dünyada olup biten işlerden haberi olmayan insan, ne siyaset, ne ekonomi, ne sosyoloji konusunda sağlıklı bir şey söyleyemez. Çünkü insanlar dünya ile bağlıdırlar üçüncüsü bu.

Eğitim felsefesi dediğimiz zaman, o felsefeyi yaparken, bu sıralamayı siz de göz önünde bulundurabilirsiniz. Dünya parçalanmıştır. Dünyada doğan cereyanlar insanları birbirinden ayırmıştır. Çocukları anne babadan, arkadaşları birbirinden. Dünyayı menfaat üzerine kurgulamak üzere yeni bir düzen kurulmuştur. Bu düzenin dışında Müslüman duyarlığı, iman duyarlığı üzerinde bir eğitim anlayışın geliştirilmesi için önce dünyaya bakmak lazım sonra kendimize bakmak lazım.

Risale-i Nur’un en önemli prensiplerinden bir tanesi, bir insan size konuştuğu zaman onu kendiniz söylüyormuş gibi değiştirerek bakmanız lazım. Kendi sözünüzü kendi cephenizden söylediğiniz zaman, o kendiniz yani parçalanmış bir dünyada konuşan bir insan anlayışına girmiş olursunuz. Çünkü dünyada yerleştirilen düşünce, sosyal görüş, ekonomik görüş, kendi kendine olmaktır. Bu kendileşmenin/bireysellişmenin ecnebicesi endividüalizimdir. İslam’da bireysellik değil cemaat vardır. İslam iradesiyle kendisidir. Herkese benzemesiyle insanlarla bir bütündür. Bu bütüncü görüşün İslam dışındaki anlayışı holizimdir. Modern dogmanın, modern düşüncenin doğmasıyla beraber holizm yıkılmıştır. Yani kâinatı bütün olarak göremezsiniz. Holizm olarak bir otu kendinize canlı bir kardeş olarak sayamazsınız. Mehd-i uhuvvet nazarıyla bakamazsınız. Avrupa’nın düşüncesi bütün dünyada yerleştirilmiştir. Bizim günlük konuşmamız iman konuşması değildir. Bediüzzaman’ın konuşması değildir. Avrupa’nın bize aşıladığı dili konuşuyoruz. Günlük hayatımızda, sofrada, iş yerimizde, okulda bunu konuşuyoruz, nerede olursa olsun bu dili konuşuyoruz. Bu dili konuştuğumuzu ispat etmek zorundayım. Ama böyle beş on dakikalık zamanda olup biten işler değildir. Benim size şimdi söylediğim şeyler umarım iyi anlaşılmıştır.

Sonuç itibariyle; bir defa bireysellikten kurtulmak ve toplum olduğunun şuuruna varmak lazımdır. Bu şuur kazanılan bir şey. Bediüzzaman bunu veriyor. Bu eğitimi veriyor. Eğitim dediğimiz zaman bu anlaşılmalıdır. Bir insan, bir mümin, her zaman, her an kendisini bütün insanlarla kardeş sayar. Ey kâinat kardeşler! Budur halimiz. Ben sizden memnunum. Onu okuyabilirsiniz. Ne güzeldir halimiz, şefkatle perverdeyiz yani bu meselede Bediüzzaman ruhunu taşımadan eğitim felsefesi yapılmaz. Yani onun ruhuna inmiş olmak, onun ruhuna sahip olmak. Bediüzzaman kendisini beğenmiyormuş, ben de kendimi beğenmiyorum. Kendisini beğenenleri de beğenmiyormuş, ben de beni beğenen insan beklemiyorum. Bu kaygılardan kurtulmak lazım. Sizlere saygılar sunuyorum.

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 521-526, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası