Risale-i Nur’da Hayat-ı İçtimaiye

Eklenme Tarihi: 16 Aralık 2017 | Güncelleme Tarihi: 16 Aralık 2017

Serdar BİLGİN

Risale-i Nur Külliyatında “hayat-ı içtimaiye” ile ilgili derin çalışmalar yapmak isteyenler; Muhakemat, Münazarat, Kastamonu Lahikası ve Hutbe-i Şâmiye adlı eserleri okuyabilirler. Ben bugün mütevazı ve daha sığ bir yazı ile karşınızda olduğumu ifade etmek istiyorum.

Anahtar Kelimeler

Hayat-ı içtimai

Heyet-i içtimaiye

Heyet-i içtimaiye-i beşeriye

Heyet-i içtimaiye-i İslamiye

İçtimaiyat-ı insaniye

İçtimaiyat-ı beşeriye

İçtimaiyat-ı İslamiye

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1-Hazırlık Dersi

Kastamonu Lahikası 64. Mektup

“Aziz, sıddık kardeşlerim,

“Lâtif ve mânidar ve beşaretli iki hâdiseyi beyan ediyorum.

“Birincisi: Meyusâne bir hatıradan müjdeli bir ihtar:

“Bugünlerde hatırıma geldi ki, hayat-ı içtimaiyeye giren hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara mâruz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar.

"Bu kadar günahlara karşı insanın hususî ibadeti ve takvâsı nasıl mukabele edebilir?" diye me’yusâne düşündüm.

“Hayat-ı içtimaiyedeki Risale-i Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risale-i Nur şakirtleri hakkında necatlarına ve ehl-i sa’adet olduklarına dair kuvvetli işaret-i Kur'âniyeyi ve beşaret-i Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki: "Her biri bin yerden gelen günahlara karşı bir dille nasıl mukabele eder, galebe eder, necat bulur?" diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukabil ihtar edildi ki:

“Risale-i Nur'un hakikî ve sadık şakirtlerinin mâbeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i a'mâl-i uhreviye kanunuyla ve samimî ve hâlis tesanüd sırrıyla her bir hâlis, hakikî şakirt, bir dille değil, belki kardeşleri adedince dillerle ibadet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dille mukabele eder. Bazı melâikenin kırk bin dille zikrettikleri gibi, hâlis, hakikî, müttakî bir şakirt dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve inşallah ehl-i sa’adet olur.

“Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takvâ ve içtinab-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahip olur. Elbette, bu büyük kazancı kaçırmamak için, takvâda, ihlâsta, sadakatte çalışmak gerektir.”

2-Giriş

Hayat-ı içtimaiye kavramı malumunuz sosyal hayatı karşılar. Bu kavram; bireyleri bir arada tutan ve yaklaştıran, toplumun devamını sağlayan bütün kuralları, unsurları ve düşünceleri içerisine alır.  

Üstat, hayat-ı içtimaiye kavramına tevhit nazarı ile bakar ve sosyal hayata ilişkin unsurları, kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık şekilde bir “bütün” halinde izah eder. “Bütün” ifadesi ile insanların, inançların ve kültürlerin birbiri ile çatışmadığı, vahdaniyet şemsiyesi altında toplumun birbirine bağlandığı ve kenetlendiği ahenkli bir sosyal hayatı kastettiğimi ifade etmek istiyorum. Risale-i Nur’da hayat-ı içtimaiye kavramına “bütün” bakış açısı hâkimdir.

3-Konuyu Anlamaya Dönük Beş Adım

Birinci Adım: İman ve İnsan

İkinci Adım: Fıtrat

Üçüncü Adım: Muhabbet

Dördüncü Adım: Şûra

Beşinci Adım: Sıdk

Birinci Adım: İman ve İnsan

Toplumların bütün gayret ve faaliyeti; insanın ve dolayısıyla bütün bir cemiyetin refah ve huzurunu temindir. Bunun sağlanması da, hem insanın arzu ve isteklerinin iyi bilinmesine, hem de insanları birbirlerine bağlayan rabıtaların tespitine ve tesisine tâbidir. O halde hayat-ı içtimaiyede,  aile ve toplum saadetini, muhabbetini; şefkat ve merhametini temin etmek için insanın mahiyetinin bilinmesi elzemdir.

Modernleşme kültürünün insanın mahiyetini dini referans almadan tanımlama gayreti karşısında Risale-i Nur, dinin insan ve toplum hayatının ayrılmaz bir parçası olduğunu, dini ihya ederek insanı ve toplumu ihya edebileceğimizi ifade eder, insanın mahiyetini kâinatın hikmet-i hilkati ve büyük neticesi ve kıymetli meyvesi ve arzın halifesi olarak halifelik nokta-i nazarı ile tanımlar;  kâinattan Hâlikını soran bir seyyah edası ile insanı ve hayatı, maddi-manevi cihetin tekâmülünde (Marifetullah) arar.

İnsanın hayat-ı ebediyesini kurtaran Kur'ân hakikatlerine ve nâşirlerine sarsılmaz bir rabıta ve iltizam ve bağlılık, hayat-ı içtimaiyeyi esasıyla temin eder. Risale-i Nur; hayat-ı içtimaiyede istikamet ve rehber olarak dini, merkez olarak da insanı ve aileyi alır. Zira, kemâlin cemâli dindir. Bütün faziletlerin kaynağı, bütün mehasinin menbaı İslamdır. Hayat-ı şahsiye-i insaniye ve hayat-ı içtimaiyeye hayat veren dindir, imandır. O nedenle hayat-ı içtimaiye kavramında da meselemiz imandır. Kur'ân'ın îmanî hakîkatlerini tahkîkî bir sûrette ehl-i îmâna bildirip, onları ve kendimizi îdam-ı ebedîden ve daimî ve berzahî haps-i münferitten kurtarmaktır.

Risale-i Nur; Allah’ın insana verdiği değeri fark ettirmeye, insanı sosyal hayatta buna göre konumlandırmaya, insanda var olan güzellikleri iman ile ortaya çıkarmaya, hayat-ı içtimayeyi âdâb-ı şeriye ile süslemeye çalışır. Risale-i Nur bu süreçte, Allah'ın sıfatlarını hayat-ı içtimaiyede içselleştirmeye gayret eder.  Hayat-ı içtimaiye bu güzelliklerin yansıması ile hayat bulur. O nedenle Risale-i Nur, iman ile hayatı aynı kavram içinde ifade eder. Ona göre kök imandır, dallar ve gövde hayattır.

"İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyleyse, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Kâinat büyük bir insan, insan küçük bir kâinattır. Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi olan iman-ı billâha ulaşmak, insanı ya da kâinatı okumaktan geçer.”

İman, hayatın tüm alanlarını (sosyal, kültürel, politik, ekonomik vs.) kapsar; insanda ve toplumda “değerler ve kurallar (âdâb, ahkâm, akaid)” inşa eder, içtimai hayatta değer yargıları ve tutumları (ahlak) belirler.

“Arkadaş! Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden, zekât ve muavenettir.”

İman kişiye ve topluma kimlik ve kişilik kazandırır; insanın kendisine, Allah’a ve çevresine karşı görev ve sorumluluklar yükler. Risale-i Nur bu kimlik ve kişilik çerçevesinde; hayat-ı içtimaiyede iyi ilişkiler kurmamızı, birlik ve beraberlik içinde barış, tesanüd ve adalet düsturu ile hareket etmemizi, aşırılıklardan kaçınmamızı, “fazilet ve rıza-i İlâhî” düsturu ile hareket etmemizi tavsiye eder.  Bu tavsiye ve düsturlar, insanlar arasındaki bağı güçlendirir, samimi kardeşliği tesis eder, huzur ve barışa vesile olur, hayat-ı şahsiye-i insaniye ve hayat-ı içtimaiyeye hayat verir.

İkinci Adım: Fıtrat

“İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır.”

İnsanın fıtratı medenîdir. Fıtratıyla medeniyet-perverdir. İnsan, tıpkı kâinat gibi hayatının bütün yönlerini kapsayan ince ve sistemli bir denge üzerine yaratılmıştır. Özünde yardımlaşma vardır.

"Evet, şu kâinatı idare eden Zat, her şeyi nizam ve mizan içinde muhafaza ediyor. Nizam ve mizan ise ilim ile hikmet ve irade ile kudretin tezahürüdür. Çünkü görüyoruz, her masnu, vücudunda gayet muntazam ve mevzun yaratılıyor.”

İnsanın organik bir bağ kurduğu sosyal ve toplumsal hayat da; ince, sistemli bir denge ve yardımlaşma üzerine bina edilmiştir. Bireysel hürriyet ile toplumsal aidiyet arasında, insanın Rabbiyle, hayatla, nefsiyle ve ona hükmedenlerle olan ilişkisinde de ince ve sistemli bir denge vardır. O dengenin esası ise havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Rahmettir. Bu dengeye sahip insan;  “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne” demez. “Sen çalış, ben yiyeyim” demez. O nedenle yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan seciyelerimizi hayat-ı içtimaiye ile temas ettirmemiz gereklidir. Nihayet derecede ihtiyat ve itidal lâzımdır. İktisat ve kanaat lazımdır. Tevazu, mahviyet ve hüsn-ü zanna memur olmak lazımdır. Zira hakikat-bin göz aldanmaz; hak-perest kalp aldatmaz.

Sonuç olarak hayat-ı içtimaiye istihdam-ı ilahidir, fıtridir, canlıdır, tedricidir, özünde tekâmül, terakki ve inkişaf vardır, bir çocuk edası ile büyür, olgunlaşır ve gelişir. O nedenle hayat-ı içtimaiye kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık olmalıdır. Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz.

Üçüncü Adım: Muhabbet

“Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adavet, herşeyden ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeye müstahak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.”

 İçtimai hayatı saadete sevk eden muhabbet ve sevmektir. Hayat-ı içtimaiye-i insaniyenin, hususan millet-i İslâmiyetin üssü'l-esası, akrabalar içinde samimâne muhabbet ve kabile ve taifeler içinde alâkadarâne irtibat, İslâmiyet milliyetiyle mü'min kardeşlerine karşı, mânevî, fedakârâne bir alâka, hayat-ı içtimaiyeyi esasıyla temin eden rabıtalardır. O nedenle Risale-i Nur, talebelerini muhabbet fedaileri, asayişin manevî bekçileri olarak tanımlar ve talebelerine milli birlik ve beraberliğin, asayişin, huzurun muhafazasına dönük telkinlerde bulunur, hamiyet duygusunu ön plana çıkarır. Kalplerin birliğini sağlamaya, aynı hissiyatı paylaşmaya, kalpten fikre menfez açmaya çalışır. Milli ve toplumsal muhabbeti inşaya vesile olmaya, kalbi millet için fedâkâr talebeler yetiştirmeye gayret eder.

Dördüncü Adım: Şûra

“Şûrâ, hayat-ı içtimaiyenin esası, Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer'iyedir.

“Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz'î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla, elbette ve elbette, hadsiz düşmanlara ve nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi, hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikinden gelen şûrâ-yı şer'î ile yaşayabilir, düşmanları durdurur, hâcetlerin teminine yol açar.”

Beşinci Adım: Sıdk

“Sıdk, imanın mahiyeti, İslâmiyet'in üssü'l-esasıdır ve ulvî seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyleyse,  hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihyâ edip onunla mânevî hastalıklarımızı tedâvi etmeliyiz. Evet sıdk ve doğruluk İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. O nedenle bir kalb ve vicdan fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez. Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz.

Sıdk, imanın ihya ettiği bir insanın ve toplumun tezahürüdür, sosyal hayatta adaleti karşılar. Sıdk, imanın güçlülüğü ölçüsünde güç kazanır ve insana, topluma güç, güven verir. Sıdkın siyasi ve içtimai hayatta ölmesi, içtimai hayatı zayıflatır. Bu noktada Üstadın Barla Lahikası’nda 53, Kastamonu Lahikası’nda 105, Emirdağ Lahikası’nda 165 mektupta “sıddık” ifadesi ile hitapta bulunduğunu hatırlatmak istiyorum.

4-Sonuç

Şekil 1

Yukarıdaki şekilde imanı bir güneş olarak tasavvur edebilirsiniz. “Sıdk, Muhabbet, Şûra” ise güneşin içtimai hayata yansımasıdır.

İnsan bir su damlasıdır. Toplum da bu su damlalarının oluşturduğu bir deryadır. Risale-i Nur, Asr-ı Sa’adetin sosyal hayatını modeller, Hakîkat-ı İslâmiye sularının derya ile buluştuğu bir sosyal hayatı tasavvur eder, ölçüyü iman olarak belirler. Sağlıklı bir içtimai hayatın temelinde tahkik-i iman olduğuna vurgu yapar. İmanımız güçlülüğü ölçüsünde hayatı içtimaiyede “muhabbet, sıdk ve şûra”nın güç kazanacağının altını çizer.

“Kur'ân'ın mecrâsından ayrılarak birleşmeyen su damlaları gibi toprağa düşmeyiniz. Yoksa, toprak gibi sefahet ve şehvet-i medeniye sizi emerek yutacaktır. Birleşen su damlaları gibi, Kur'ân-ı Kerîm’in sa’adet ve selâmet mecrasında ittihad ederek, sefahet ve rezalet-i medeniyeyi süpürüp, bu vatana âb-ı hayat olan, hakikat-i İslâmiye sularını akıtınız.”

O hakikat-i İslâmiye sularıyla bu topraklarda iman ziyası altında hakikî medeniyetin fen ve san'at çiçekleri açacak, bu vatan maddî ve mânevî sa’adetler içinde gül ve gülistana dönecektir, inşaallah

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası