Risale-i Nur’da ‘gaflet’ kavramı

Eklenme Tarihi: 28 Mayıs 2018

Serdar BİLGİN

Gaflet kavramı lügatte; "boş bulunma, dalgınlık, dikkatsizlik, ihtiyatsızlık, ihmal, endişesizlik, terk etmek, yanılmak, gizlemek, bolluk içinde olmak, üzerinde işaret ve alamet bulunmaması, hayrı umulmayıp şerrinden korkulmaması, kendisinde hayır bulunmaması, asaleti bilinmemesi, tanınmamak, şiirin şairinin bilinmemesi, yerin yağmur almaması"[1] gibi manalara gelmektedir.

Kavramın önemini ifade etmek için kavramın Kur’an’da 35 ayette geçtiğini, Risale-i Nur’da - tenasüp ilgisi kurduğumuz kelimeler hariç- 450 defa tekrarlandığını belirtmeliyim.

Risale-i Nur; gaflet kavramını iman çerçevesinde izah eder. İşte küfür bir divâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, bâki metâ yerine fâni metâı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl-i dalâletin hissiyatları şiddetlidir. İnadı, hırsı, hasedi gibi her şeyi şediddir. Bir dakika meraka değmeyen bir şeye bir sene inat eder.[2] Bir sersemlik hali olan gaflet, bâki metâ yerine fâni metâı alır, insana en mühim vazifesini unutturur ve insanı kıymetsiz işlere yönlendirir. Bu sersemlik ve şuursuzluk içinde insan; kendisini kuşatan ve bekleyen hakikatlerin farkına varamaz. Gözünü kapatır ve kendine gece yapar. Devekuşu misali kafasını kuma sokar ve avcıdan korunduğunu sanır.

Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya talip bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna! Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, ta avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.[3] Bilmez ki avcı onu görür.

Gaflet, insanın gözünü kapadığı ve sadece kendisine gece yaptığı bir yanılma halidir. İnsan nisyandan alındığı için, nisyana müptelâdır. Nefsin unutulması kemâldir.[4] İradenin unutulması gaflettir. İnsana iradesini unutturan da nefsidir. Nefis ister, irade muhakeme eder. Nefis bal ister, irade baldaki zehri görür. Nefis, bilmez ki, bu bal zehirli ve az bir zaman sonra Cehennemî bir azaba inkılâp edecektir.[5]

O halde gaflet nefsine kanmak ve iradeye isyan edip yanılmaktır. Gafil ya da ehl-i gaflet; yanılmış, muhakeme yeteneğini kaybetmiş kişidir. Ehl-i dünya, ehl-i gafletin mel'abegâhıdır. Ehl-i gaflet, kendi dünyasının böyle çabuk yıkılacak vaziyetini bilmediklerinden, umumî dünya gibi daimî zannedip perestiş eder.[6] Bu hayatın gayesini rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmek olarak görürler. Hayat nimetini ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip dehşetli bir küfran-ı nimet ederler.[7] Gaflet, hayat nimetinin ve şuur hediyesinin ve akıl ihsanının küfran-ı nimete tebdil edildiği bir daireyi ifade eder ve kavram bu dairede “gafil, iğfal, dalâl, dalâlet, sehiv, isyan, nisyan, dünyaperest” kelimeleri ile tenasüp ilgisi kurularak izah edilir.

Bir mağarada olduğumuzu düşünelim.[8]Etraf karanlık ancak mağaranın kapısından süzülen bir ziya var. Kapının önünden geçen varlıkların gölgeleri mağara duvarına yansıyor. Kollarımızın, boyunlarımızın ve bacaklarımızın zincirle bağlandığını, kapıya sırtımızı döndüğümüzü ve sadece mağaranın duvarına yansıyan gölgeleri gördüğümüzü tasavvur edelim. Bu tasavvurumuzda sınırlarımız mağara ile çizilmiştir. Cüz'î bir nazar söz konusudur. Karşımızda bir duvar ve duvarda gölgeler var. Bir ömür boyu bu duvarla muhatap oluyoruz. Mağaradaki adam, hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde sureten incimad etmiş,[9] akamadığı için ruhunu da bedenini de yosuna teslim etmiş, Cenâb-ı Hakça nev-i beşere takdir edilen nimetlerin tezâhürüne, şuuru olmaksızın hizmet etmeye başlamıştır.[10] Muhakeme yok, dikkat yok, endişe yok, vurdumduymaz. Gözleri açık ancak tavşan misali uykudalar. Zulümattan ayrılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusuyla gündüzünü gece yapan sefahet-perest”[11] halleri var. Karşılarındaki duvar ve zincirleri hakikate perde olmuş. O zerrenin masdar olduğu zannıyla baktıkları için, san'at-ı İlâhiyeyi tâğûtî bir tabiata mal etmişler.[12]"Zira Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır ve büyük azap onlar içindir."[13]

Şimdi tasavvurumuzu külli nazar ciheti ile yeniden kurgulayalım. Mağaradaki adam ya da adamlar; zincirle bağlandıklarını fark eder, zincirleri çözüp ayağa kalkar, mağaranın darlığını, karanlığını görür ve duvardakilerin gölge olduğunu anlar, mağarayı aydınlatan ziyanın süzüldüğü kapıya doğru yönelir, mağaradan çıkar ve karanlık üstüne çökmüş olan yıldızlar, o envâr-ı azîmeden birer lem'a alıp, yıldızlar adedince elektrik lâmbaları yakılmış gibi, o âlem-i semâvatın nurlandığına şahit olurlar.[14]

Ey hayaliyle benim seyahat-i hayaliyeme iştirak eden arkadaş!

İlk tasavvurumuzun adı gaflet, ikincisi hidayettir. Gaflet; insanın nefsine ve dünyaya zincirle bağlandığı, sırtını hakikate döndüğü ve gölgeleri hakikat zannedip yanıldığı bir kurguyu içine alır. Oysaki hidayet; zincirlerini çözüp ayağa kalkan, kapıya doğru yönelen ve mağaradan çıkan bir adamın hikâyesidir.

Risale-i Nur, yukarıdaki tasavvurumuzdaki adam ya da adamları, “ehl-i gaflet, gafil, ehl-i dalalet, ehl-i dünya, ehl-i sefahet, dünyaperest” olarak tanımlar; dünya gibi büyük, hasta, mânevî bir vücutları olan[15]  ruhen terakki etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar[16] olarak izah eder. Bu insanlar, uyumakta ve uyandırılmayı beklemektedirler.

Mağaranın karanlığına mübtela olan mağaradaki adamların problemi, Hâlık-ı Zülcelâli evsâf-ı kemâliyle tasdik etmemeleri,[17] nefis ve hevesâtına, dünyaya tarafgir olmalarıdır. Bu tarafgirlik, Cenâb-ı Hakkın her şeyin üstünde bulunan mührünü, sikkesini görmesine perde olur; bedeni kapıya, gözleri ziyaya sırtını döndürür ve aydınlık karanlığa, hakikat gölgeye tebdil eder; “gaflet uykusu” “gaflet sersemliği” “gaflet sarhoşluğu” “gaflet zulümatı” “gaflet perdesi” oluşur. Muhakeme kaybolur, iman zayıflar ve iman çizgisinden sapma başlar. Ardından kalpler, kulaklar ve gözler mühürlenerek iman mağaraya (dünyaya) hapsedilir, hidayetten ve hakikatten uzaklaşılır.

Sözlerimi Zekâi Ağabeyin beş dizelik bir şiiri ile bitirmek istiyorum.

Ayıl artık gaflet sarhoşluğundan, durma, uyan!
Hevesatın bir ejderdir, kalbini kemirecek.
Yarın mesut olacaktır yoklukta Hakkı bulan.
Nura ver nakd-i ömrü, yarın sana verilecek;
Huzuruna uhrâda ihtişamlar serilecek.[18]

Rabbim, bizleri kalbimizi kemiren hevesatın ejderinden korusun. Amin!

 

 

[1]Zebidi, Muhibbüddin Ebu'I-Feyz Seyyid Muhammed Murtaza, Tacu'l-Arus, Mısır, 1306/ 1888, VIII, 47; İbnu'l-Manzur, Ebu'l-Fadl Cemaluddin Muhammed, Lisanu'l-Arab, Beyrut, 1410/1990, XI, 497; Mütercim Asım Efendi, Kamus Tercümesi, İstanbul 1305, iV, 9. ; Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe-Ansiklopedik Lügat, 1978, Ank. s.327.

[2]Barla Lahikası s:378

[3]Sözler s:239-İman ve Küfür Muvazeneleri s:73

[4]Mesnevî-i Nuriye s:309

[5]Mesnevî-i Nuriye s:194

[6](Lem'alar s:369)

[7](Lem'alar s:596)

[8](Platon-Devlet)

[9](Sözler s:589)

[10](Mesnevî-i Nuriye s:277)

[11](Sikke-i Tasdik-i Gaybî s:336)

[12](Mesnevî-i Nuriye s:114)

[13]Bakara, 2/7

[14](İman ve Küfür Muvazeneleri s:202)

[15](Lem'alar s:351)

[16](Lem'alar s:240)

[17](Sözler s:96)

[18](Emirdağ Lahikası s:141)

 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası