Risale-i Nur’da Felsefe Kavramı

Eklenme Tarihi: 05 Mart 2018

Serdar BİLGİN

İlk Söz

“Risale-i Nur'u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim.” (Tarihçe-i Hayat s:784)

Deryanın kıyısındayım, elimde bir bardak var. Su içmek için buradayım. Risale-i Nur deryasından bardağımı doldurdum. Bugün birlikte bu bir bardak suyu üç yudumda içeceğiz inşallah. 

Birinci Yudum

“Felsefe” kelimesini irdelediğimizde philia(filo) ve sophia(sofi) olmak üzere iki kelime ile karşılaşırız. Philia sevgi, sophia da bilgelik ve hikmet anlamlarını karşılamaktadır. Filosofi (Philiasophia) terimi, tercüme yoluyla Batı’dan Arapçaya felasife olarak geçmiştir. Arapça’dan da Türkçe’ye felsefe olarak geçtiğini görüyoruz.

Malumunuz “felsefe ve filozof” kavramları Kur’an’da ve hadislerde geçmiyor. O nedenle Müslüman âlimlerin eserlerine baktığımızda felsefeye göre daha geniş bir anlamı olan “hikmet” kavramını tercih ettiklerini görüyoruz. Kindi, Muhyiddin ibnü’l-Arabi, İbni Sînâ, Farabi gibi âlimleri örnek olarak verebiliriz.

İslam dünyasında “felsefe” kavramı, hikmet çatısı altında geniş bir dairede anlam kazanırken ilerleyen dönemlerde Batı dünyasında ise, tam tersi bir durum göze çarpar. Kavram anlam daralması yaşar ve akıl dairesinde gerçekleşen zihni bir teşebbüsü ifade eder. Sonuçta Hikmet Doğu’da kalır, Felsefe de Batı’da kalır. Hikmet kavramı Doğu düşüncesini, geleneği ifade ederken felsefe kavramı ise, Batı düşüncesini, modernliği ifade eder hale gelir ve felsefe hakikatin yolunu şaşırır. (Sözler, s: 330-Nur'un İlk Kapısı, s: 114-Mektubat, s: 293)

Felsefe hakikattan udûl eder, kâinata mânâ-yı ismiyle bakarak, kâinatı kâinat hesabına istihdam eder. (Mesnevî-i Nuriye, s: 301)Dünyaya sabit bakar; mevcudatın mahiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsilen bahseder. Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de, icmâlen bahseder. Adeta kâinat kitabının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez. (Sözler s:587)

İkinci Yudum

Risale-i Nur, “Kur’anî hikmetten sıyrılmış” ve “Kur’an’a barışık” felsefe olmak üzere felsefeyi iki kısımda izah eder. Kur’anî hikmetten sıyrılmış felsefe, İlahi vahye sırtını dönen ve ilhâd çağrısında bulunan inkârcı, materyalist felsefedir. Risale-i Nur'un şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe işte budur. Kur’an’a barışık felsefe ise, ahlaki ve insani değerleri koruyup geliştiren, sınai ilerlemeye zemin hazırlayan, Kur’ani hikmetin hizmetkârı olan müspet “Mümin Felsefe”dir.

“Risale-i Nur'un şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünkü felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insaniyeye ve san'atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur'ân ile barışıktır. Belki Kur'ân'ın hikmetine hâdimdir, muaraza edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor.

“İkinci kısım felsefe, dalâlete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, sefahet ve lehviyat ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi harikalarıyla Kur'ân'ın mu'cizekâr hakikatleriyle muaraza ettiği için, Risale-i Nur ekser eczalarında mizanlarla ve kuvvetli ve burhanlı muvazenelerle, felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakim, menfaattar felsefeye ilişmiyor.” (Emirdağ Lahikası, s: 236)

Kur’an’a Barışık Felsefe

Bütün semâvî kitapların ve bilumum peygamberlerin yegâne dâvâları, "Hâlık-ı Kâinatın ulûhiyet ve vahdaniyetini” ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle ispat eylemektir. Felsefe, bu büyük dâvânın ispatına dönük deliller içerir. O nedenle felsefe inkâra sebep olmamalı aksine bizi Allah’a götüren birer vesile olmalıdır.

Kur’an’a barışık felsefe; vahyin nuruyla aydınlanmış ve vahyin eşliğinde yol alan, sır ve inceliği olan bir ilmi ifade eder. Menbaı Kur’anî hikmettir ve Allah’ın Hakîm isminin tezahürüdür. Bu yönüyle felsefe, dine muhalif değildir. Kâinata, varlıklara ve hadiselere “mânâ-yı harfi” ile bakışa hizmet eder, parçaları bütünler, Hakk’a ve hakikate pencere açmaya vesile olur, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemalât-ı insaniyeye ve san’atın terakkiyatına hizmet eder.

“Evet, mantık ve felsefe, Kur'ân'la barışıp hak ve hakikate hizmet ettikleri müddetçe, Üstad en büyük mantıkçı ve en kudretli bir feylesoftur. Mukaddes ve cihanşümul dâvâsını ispat vâdisinde kullandığı en parlak delilleri ve en kat'î burhanları, Kur'ân-ı Kerîmin Allah kelâmı olduğunu her gün bir kat daha ispat ve ilân eden müsbet ilimdir. Zaten felsefe, aslında hikmet mânâsına geldikçe, Vacibü'l-Vücud Tealâ ve Tekaddes Hazretlerini, Zât-ı Bâri'sine lâyık sıfatlarla ispata çalışan her eser en büyük hikmet ve o eserin sahibi de en büyük hakîmdir.” (Tarihçe-i Hayat, s: 32)

“Said Nursî, Eski Said tâbir ettiği gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir. Garbın Sokrat'ı, Eflâtun'u, Aristo'su gibi hakikatlı feylesofları ve şarkın İbni Sina, İbni Rüşd, Fârâbî gibi dâhi hükemâlarından felsefe ve hikmette Kur'ân-ı Hakîmin feyziyle çok ileri geçmiş ve Kur'ân'dan başka halâskâr ve hakikî rehber olmadığını dâvâ etmiş ve Risale-i Nur eserlerinde ispat etmiştir.” (Sözler/Konferans, s: 1023)

Kur’anî Hikmetten Sıyrılmış Felsefe

Buraya kadar Risale-i Nur’un felsefeye karşı olmadığını ifade ettik. Ancak Risale-i Nur’un Kur’anî hikmetten sıyrılmış Batı felsefesinin karşısında durduğunu da ifade etmeliyiz.

“İlm-i hikmet dedikleri felsefe ise, huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına "mânâ-yı harfî" ile yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken, öyle etmeyip "mânâ-yı ismî" ile yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. "Ne güzel yapılmış"a bedel "Ne güzeldir" der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir. Her menfaatli şeyi kendine rab tanır. Hem o dinsiz şâkird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasise için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şakirt, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinad bulmadığı için, zatında gayet acz ile âciz bir cebbâr-ı hodfuruştur. Hem o şakird, menfaat-perest hod-endiştir ki, gaye-i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessas bir hod-gâmdır.” (Sözler, s: 193-194)

Risale-i Nur, Kur’anî hikmetten sıyrılmış felsefeye “neden karşı durduğuna, neden karşı durmamız gerektiğine?” işaret eden tahliller verir,  bu tahliller beşer kuvvetinin erişebildiği ölçüler içinde yapılır, misaller bu ölçü çerçevesinde verilir, dalalet ve gaflet penceresinden dünya seyrettirilir, mânâ-yı ismi” bakış açısı vurgulanır, eksik, ruhsuz ve sönük, hakikatsiz bir safsata niteliği taşıdığının, o nedenle bu felsefenin varlığın hakikatine dönük bir ruha, kalbe ve cem edilmeye olan ihtiyacının altı çizilir.

Bu tahlillerde maddiyyun  fikri, tabiiyyun tâunu ile Batı felsefesi arasında bir tenasüb kurulduğunu da belirtmek istiyorum. Bu ilgi, “zındıka-i felsefe, felsefe-i beşeriye, felsefe-i maddiye, felsefe-i Avrupa, felsefe-i sakime, Felsefe-i Yunaniye, felsefe-i medeniye, felsefe-i tabiye” ifadeleri ile sağlanır. Bu tahliller ve misaller neticesinde bu felsefenin, dalâlete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu sonucuna ulaşılır.

“Şu zamanda, medeniyet-i Avrupa'nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısam etmiştir. Zihinler mâneviyâta karşı yabanîleşmiştir.” (Sözler, s: 648) “Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüt eden bir cereyan-ı Nemrudâne, gittikçe âhir zamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.” (Mektubat, s: 90)

“Diyanet silsilesine itaat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkum suretini alıp şirk ve dalâlet zulümatını etrafına dağıtır. Hattâ, kuvve-i akliye dalında dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun meyvelerini beşer aklının eline vermiş.” (Sözler, s: 729-İman ve Küfür Muvazeneleri, s: 149) “Bin seneden beri iman ve Kur'ân aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Ve bir saadet-i ebediyenin ve bir hayat-ı bâkiyenin ve bir Cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan erkân-ı imaniyeyi sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.” (Şuâlar, s: 225)

Üçüncü Yudum

Risale-i Nur’da, biz okuyucularına sunulan genel bir portre vardır.  O portre şudur. Her ilim bir ism-i İlahîye dayanmaktadır ve bizler, baktığımız her yerde bir ism-i İlahîye şahit oluruz. Allah, hem alîm hem hakîmdir.

Felsefe bir ilimdir, ilm-i hikmettir dolayısı ile Allah’ın Hakîm isminin tezahürüdür. Felsefe, Cenab-ı Hakk’ın Hakîm ismine dayanır, hakikati bulur, kemale erer ve hakikat olur. Dolayısı ile felsefe, nakil ve akıl dairesinde gerçekleşen zihni ve kalbi bir teşebbüsü ortaya çıkarır. (Bkz. şekil 1) Aklı ve kalbi işletir, tezekkürü başlatır, tefekküre, akletmeye, anlamaya, ibret almaya, bakmaya ve görmeye kapı aralar, bizlerin hakikate ulaşmasında bir araç vazifesi görür.

Şekil 1

Son Söz

Kur'an, insanlara hukukullahı tanıtmış, mahlûkatın Hâlıktan ne bekleyeceğini, mahlûkatın Hâlıkla münâsebâtını en sarih şekilde öğretmiştir. Kur'ân, ahlâk ve felsefenin bütün esasatını câmidir. (Nur’un İlk Kapısı, s: 160)

 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası