RİSALE-İ NUR’DA EĞİTİM-RUBUBİYET İLİŞKİSİ

Eklenme Tarihi: 25 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

GİRİŞ

Bediüzzaman’ın Said Nursi’nin Eski Said döneminde kurumsal hedef olan Medresetü’z-Zehra, zaman içinde (kaderin sevki ile) dünya çapında bir hayat okuluna dönüşmüştür. Bediüzzaman Said Nursi’nin yazdığı Risale-i Nur külliyatı, bu medresenin mana ve ruhunu hayata taşıyan bir kâinat üniversitesi olmuştur.

Bugün, bu kâinat üniversitesinin ana metinleri, bilimsel ve akademik birçok zeminde ele alınmaktadır.

Bu kâinat üniversitesinin İslamiyete yaptığı hizmetler tarihteki eğitim sistemlerinden içerik ve mahiyet olarak farklı olmuştur. Risale-i Nur’un bu tarihsel ekollerle örtüşen yönleri olduğu gibi ayrışan yönleri de mevcuttur.

Risale-i Nur, modern dönem insanını emsallerinden (Beytü’l-Hikme, medreseler, modern zaman üniversiteleri vb) farklı bir çizgide buluşturmuş, mekân ve zaman sınırlarını sıfırlamış insanları büyük bir huzur iklimine taşımıştır.

Bu tebliğ’de Risale-i Nur’un eğitim anlayışı “Rububiyet” kavramı çerçevesinde izah edilmeye çalışılacaktır.

EĞİTİM, İNSAN VE RUBUBİYET

İnsan eğitim ile ancak varlığını bulabilir ve mahiyetini anlayabilir. Eğitimin zirve noktası ise varlıklardan ve olaylardan hareketle kâinatın ve insanın yaratıcısını bulmaktır.

Kusursuz güzellikler gösteren bu muhteşem kâinat sarayı, işleyişindeki hikmet ve kemal özellikleri ile gizli bir yaratıcının varlığına işaret etmektedir.

İçinde yaşadığımız evren,  sistemli bir dönüşüm, sanatlı bir güzellik ve fayda odaklı bir değişim içindedir.

Said Nursi’ye göre mükemmel bir saray, bir fiile işaret eder. Fiil ise failsiz olamaz. Öyle ise bu kâinat sarayı da işleyişindeki mükemmellik ve sanatlarındaki incelik itibarı ile gizli bir sanatkârın varlığını göstermektedir.

Varlık âlemini kudreti ile ayakta tutan ve tasarrufu ile işleten o gizli sanatkârın birbirinden farklı çok isimleri ve ünvanları mevcuttur. O zat, bu isimler ve sıfatlar ile varlıkları ayakta tutar ve hayat verir.

Peki, o gizli zat kimdir?

Hiç şüphesiz o gizli zat, bütün semavi fermanların ortak ifadesi ile ‘Allah’dır.

Rahman, Rahim, Celal ve Cemal gibi binlerce isimlere sahip olan Allah, bu isimler ve onlara ait sıfatlar ile bu âlemde tecelli eder.

Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın bu isim ve sıfatları çok zikredilir.

Mesela lafza-i celal (Allah) bütün sıfatları içeren ve Kur’an’da en çok zikredilen isimdir. Bu isim, Kur’an’da iki bin sekiz yüz altı defa zikredilir.

Peki, Allah’tan sonra en çok zikredilen isim hangisidir?

Çok enteresandır: Rab!

Bu isim Kur’an’da tam sekiz yüz kırk altı defa geçer.

Bunları, iki yüz yirmi rakamı ile Rahim, yüz elli dokuz rakamı ile Rahman ismi takip eder.(Nursi, 29. Mektup, Dördüncü Kısım)

Acaba, rububiyet vurgusu Kur’an’da neden bu kadar ön plana çıkar?

Bu soruya Rububiyet kavramının manası ile cevap vermek mümkün.

Rububiyet, çok yönlü ve çok geniş bir kavramdır.

Rububiyetin, zerrelerden yıldızlara kadar uzanan sonsuz bir etki alanı mevcuttur.

Bu etkinin ucu eğitime kadar uzanarak beşeriyet âlemini de içine alır.

Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakkın hem âlemlere (Fatiha Suresi:2) hem de insanlara (Nas Suresi:1) Rab olduğu anlatılır.

RİSALE-İ NUR’DA RUBUBİYET

Said Nursi, Risale-i Nur’da Rab ismini, Kur’an’ı Kerim’in bu ölçüleri ışığında genişçe izah eder.

İçinde yaşadığımız evrenin içiçe geçmiş sayısız âlemlerden (Risale-i Nur’un farklı yerlerinde 18, 28 ve 70 bin âlemden bahsedilir, bkz, Sikke-i Tasdik-i Gaybi) müteşekkil olduğunu anlatan Nursi, sadece yeryüzü ile ilgili 12 âlem kategorisi yaparak (33. Söz 6. Pencere’de yer alan bu kategoriler şöyledir: Gök, zemin, berr, bahr, cevv-i sema, sahralar, dağlar, nebatat, hayvanat, kalpler, ruhlar, nefisler) rububiyetin bu âlemlerdeki tecellilerini nazarlara verir.

33. Söz adlı risalesinin Altıncı Pencere’sini “Rububiyet” kavramına ayıran Said Nursi, burada ilim ve terbiye (eğitim) ile ilgili şu dikkat çekici ifadelere yer verir:

“Hem nasıl bütün kalplere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatları bildiren, hayvan ise her nevi hacetlerinin tedarikini öğreten bütün ilhamat-ı gaybiye, bir Rabb-ı Rahimin vücudunu ihsas eder ve Rububuyeti’ne işaret eder.

Öyle de; gözlere kâinat bostanındaki manevi çiçekleri toplayan şuaât-ı ayniye gibi zahiri, batıni bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere her biri birer anahtar olmaları, yine o Sani-i Hakim, o Fâtır-ı Alîm, o Halık-ı Rahim, O Rezzak-ı Kerîm’in vücub-u vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemal-i Rubûbubiyetini güneş gibi gösterir”

Rububiyetin hayat sahiplerine bakan öğretici boyutu, insan ve hayvan ayırımı yapmadan bütün “kalplere” yöneliktir. Fakat yönelinen kalbin insana veya hayvana ait olması, tecellinin farklılaşmasına sebep oluyor.

Bu tecelli insana yönelirse “ulum ve hakikat” olarak tezahür eder, hayvana taalluk ederse “ihtiyaçlarını tedarik için öğrenme” şekline dönüşür.

Dolayısıyla insanın  “kâinat bostanındaki manevi, tefekküri ve melekûti çiçekleri” toplayabilmesi, ilim ile mümkündür.

Öte yandan insana ait sayısız zahiri/batınî duyguların, evrendeki sayısız “paralel âlemlerin” şifrelerini çözebilmesi de yine rububiyetin o duygulara “ulum ve hakikat” olarak tecelli etmesiyle mümkündür.

Sonuç olarak, büyük insan olan âlem ve küçük âlem olan insan sayfaları müteradif (birlikte) bir okunmaya tabi tutulursa, 33. Söz’e kaynaklık eden Fussilet Suresi Elli Üçüncü Ayetin (Onlara gerek içinde yaşadıkları âlemin her tarafında (afak&âlem), gerekse kendi nefislerinde (enfüs&insan) ayetlerimizi göstereceğiz-tâ ki Kur’an’ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun. Rabbinin herşeye şahit olması yetmez mi ) manası kısmen anlaşılmış olur.

Said Nursi, Yirmi Üçüncü Söz adlı risalesinde ise Rububiyet kavramının tecellilerini biraz daha derinleştirir ve insan eğitimine bakan yönlerini açıklığa kavuşturur.

Hayvan ve insanın bu dünyaya farklı kabiliyetlerle gönderildiğini ifade eden Nursi, hayvanın, ihtiyaçlarını karşılamak için başka bir âlemde tekemmül edilerek gönderildiğini söyler.

Said Nursi, hayvanın iki saat, iki gün veya iki ay gibi kısa bir zamanda hayatın bütün şartlarını ve kâinatla olan münasebetlerini öğrendiğini ifade ederek bu hakikati “içgüdü” yerine “ilham” kavramı ile izah eder.

İnsanın mahiyet olarak hayvandan farklı olduğunu ve “her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil” bir şekilde dünyaya gönderildiğini dile getiren Nursi, insanların yirmi sene gibi uzun bir zaman diliminde ancak zarar ve menfaatlerini farkettiğini ve hayat şartlarını öğrendiğini, nazara verir.

Nursi, hayvan ve insanın bu anlamdaki farklı yaratılışlarını “ilim-ibadet” gerçeğine bağlayarak şöyle der:”Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir.” (Nursi, Sözler, 23. Söz 4. Nokta)

DOĞUŞTAN MI YOKSA EĞİTİM YOLUYLA MI İNSAN OLUNUR?

Fransa Strasbourg İnsani Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi Olıvıer Reboul, Bediüzzaman’dan yıllar sonra yazdığı Eğitim Felsefesi adlı kitabında Bediüzzaman ile paralel şu dikkat çekici ifadeleri kullanır:

“Doğuştan mı insan olunur, yoksa eğitim yolu ile mi insan haline gelinir?

İnsan bilimleri göstermiştir ki, bu günün yeni doğmuş bebeğinin, prehistorik çağların yeni doğmuş bebeğinden hiçbir farkı yoktur. İnsanlığın elde etmek için binlerce yıl koyduğu herşey “kültüreldir”, doğuştan değil, bir başka deyişle miras yoluyla değil eğitim yoluyla aktarılır. Kısacası, insanı insan yapan herşey: dil, düşünce, duygular, teknikler, bilimler, sanatlar, ahlak, insan bunlara sahiptir çünkü bunları öğrenmiştir.

İnsan organizması, hayvanlardan farklı olarak dünyaya gelir. Özellikle sinirsel bağlantıları tamamlanmamıştır. Dolayısıyla, küçük hayvanın tersine, herşeyi öğrenmek zorundadır ve öğrendiği sürece diğerlerine, yetişkinlere bağımlıdır. İnsanın bu tamamlanmamışlığı aynı zamanda onun büyüklüğüdür: hayvan doğuştan ne ise o iken veya olgunlaşma yoluyla o hale gelirken, insan türünün çocuğu Fichte’nin dediği gibi olması gereken şey haline gelmek zorundadır. Fakat bu elverişsiz durum sonuçta çifte bir avantaj sağlar. Dewey’in dediği gibi: öncelikle çocuğun zayıflığı, yıllar boyunca onu koruma, bakma, eğitme zorunluluğu, kuşkusuz toplumun en önemli faktörlerinden birini oluşturur; sonuçta toplum olmadan çocukluk olmayacak, dolayısıyla insanlar olmayacaktır! İkinci olarak, tamamlanmamış olduğu için çocuk, hayvandan sonsuz derecede daha ileriye gidecektir, doğasının (tekemmülünün i.k) bitmemişliği aynı zamanda onun yoğrulabilirliğini getirir. (Reboul, 199l, s.24-25) Herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil bir şekilde bu dünyaya gönderilen insan, eğer “taallümle tekemmül” ettirilmezse yani ilim ve eğitimle olması gereken şey haline getirilmezse varlığını devam ettiremez.

Bu durumun örneklerine tarihte rastlanmıştır.

Hindistan’da 1920 yılında bir kurt ininde bulunan ve “vahşi çocuklar” olarak adlandırılan iki kız çocuğunun durumu buna en çarpıcı örnektir.

Amala (yaklaşık iki yaşında) ve Kamala (sekiz yaşında) diye adlandırılan bu iki kız çocuğundan küçüğü bulunuşundan birkaç ay sonra ölmüştü. Kamala ise 1929 yılına kadar yaşamıştı. Bu çocuklar ilk bulunduklarında ayakta duramıyorlardı ve dirsekleri ve dizleri üzerinde emekliyorlardı; konuşmayı bilmeyen bu çocuklar kurtlar gibi uluyorlar, çiğ et üzerine atlıyorlar, canlı tavukları boğazlıyorlardı.(Age, s.25)

Çocukların hayat tarzlarına bakıldığında:

“Kamala diye isimlendirilen ve 1929 yılına kadar yaşayan kız çocuğunun beşer cemiyetinde geçen hikâyesi dikkatle kayıtlara alınmıştı. Kamala bizim beşeri davranışla  bir arada gördüğümüz vasıflardan hiçbirini beraberinde getirmiş değildi.. Ancak dört ayak üzerinde yürüyebiliyordu, kurtvari hırıltılardan başka hiçbir lisana sahip değildi ve insanlardan herhangi diğer bir ehlileşmiş hayvanın çekinmesi kadar çekiniyordu. Ancak en itinalı ve muhtemelen sempatik bir talim neticesi iptidai sosyal adetler kendisine öğretildi. Ölümünden önce, iptidai surette konuşmayı, insanlara ait yeme ve giyinme adetlerini ve diğer adetleri yavaş yavaş öğrenmişti. Bu kurt çocuğun”beşeri benlik hissi” ilk bulunduğu zaman son derece noksan olup tedricen meydana çıktı. Fakat topyekün ferdiyetin ortaya çıkışı, çocuğun insan cemiyetine aza oluşuna tabi bulunuyordu. (Macıever, Page, 1969, s.73)

 İnsan cemiyetine katılmamış ve eğitim almamış bütün vahşi çocuklarda koku alma duyusunun aşırı geliştiği bu çocukların ellerini kullanmayı, kahkaha atmayı ve gülümsemeyi bilmedikleri; kabartma bir imajı bir nesneden ayıramadıkları ayrıca aynada kendilerini tanıyamadıkları ilmen isbat edilmiştir.

Vahşi çocuklar kurt ininde bulunduklarında oların aşırı derecede geri zekâlı oldukları iddia edildi. Fakat yıllar sonra Lucien Malson (1964) onların davranışlarının hiç de geri zekâlıların davranışları olmadığını isbat etti. Sonuçta onlar, insan tarafından eğitilmediği için “insani hiçbir yan taşımayan” davranış özellikleri sergiliyorlardı. (Reboul, 1991, s.25)  

Günümüzde de bu anlamda eğitilmemiş, bizden farklı tarzda yaşayan insan gruplarına rastlamak mümkün. Mesela Uzakdoğu’da (özellikle Endonezyanın bazı bölgelerinde) ilim, medeniyet ve teknolojiden uzak olan bazı kabilelerin hayvanlara yakın bir hayat tarzı sürdürdükleri bilinmektedir.

SONUÇ

Bediüzzaman’ın kaleme aldığı Risale-i Nur eserleri farklı ve orijinal yönleri ile çağa damgasını vurmaktadır. Bediüzzaman’ın metinleri modern zaman insanını huzura taşıyan bir hayat okulu olmuştur. Ev merkezli ve gayr-ı resmi bir eğitim modelinin temel dinamiklerini taşıyan bu okul bir yönü ile asr-ı saadetin mutluluk izlerini taşımaktadır.

Bu ev okulu kitap merkezli olup toplumda derin etkiler bırakmıştır. Birleştirici ve bütünleştirici yönleri ile ön plana çıkmıştır. Kardeşlik ve sosyal yönleri ile sosyal huzura katkısı büyük olan bu eser külliyatı akıl, hikmet ve tefekkür boyutu ile bireylere sayısız ruhi faydalar sağlamış ve on beş yıllık eğitim süresini on beş hafta gibi kısa zamana indirme başarısını göstermiştir.

Bu model çatışmacı ve inkâr edici değil sentezci bir yaklaşımı temel almıştır. Sonuçta batı’dan bize akan çatışmacı modelle vahyin kontrolü altında olması gereken mecraya kaydırılmıştır.

Eğitimin Rububiyete bakan yönlerinin Risale-i Nur’da bu şekilde delilleri ile birlikte izah edilmesi, çatışmacı ve inkâr edici yaklaşımların asli mecrasına yani vahyin çizgisine taşındığının bir örneği olmuştur.

KAYNAKÇA

1-AKYÜZ, Yahya (1994), Türkiye Eğitim Tarihi, Kültür koleji Yayınları, İstanbul

2-KAPLAN, İsmail (1999), Türkiye’de Milli Eğitim İdeolojisi, İletişim Yayınları, İstanbul

3-Kur’an_ı Kerim ve Açıklamalı Meali, (2001) Fatiha, Nas Sureleri, (Haz. Şaban Döğen), Yeni Asya Araştırma Neşriyat, İstanbul

4-MACIVER R.M.; PAGE, Charles H. (1969), Cemiyet,  (Çev. Prof. Dr. Amiran Kurtkan), 100 Temel Eser, MEB

5-REBOUL, Olıvıer (1991) Eğitim Felsefesi, (Çev. Işın Gürbüz), İletişim Yayınları, İstanbul

6-NURSİ, Said, (2007) Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul

7-NURSİ, Said  (2007), Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul

8-NURSİ, Said Nursi (2007) Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul

9-SARIKAYA, Dr, Yaşar (1997), Medreseler ve Modernleşme, İz Yayıncılık, İstanbul

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 651-658, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası