Risale-i Nur’da Eğitim Metot ve Teknikleri

Eklenme Tarihi: 16 Temmuz 2014 | Güncelleme Tarihi: 07 Ocak 2017

 

Eğitimci-Yazar Mehmet Evren’in Risale-i Nur’da Talim Müzakereleri sunumudur


Bir ilmin asıl konusundan önce öğrenilmesi gereken esaslar, bir hedefe ulaşmak için tutulan düzenli yol manalarına gelmektedir. (Büyük Lügat, Usül maddesi sh: 1026)

Atalarımız; “usul olmadan asıla varılmaz” demişler. Onun için “hey şeyin bir usulü vardır” demişler. Ebu'l-hüseyin en-Nuri'ye ait çok güzel ve müthiş bir söz vardır: “Vusülsüzlüğümüz usülsüzlüğümüzdendir” Yani bir şeye vasıl olamayışımız, usulümüzün olmayışındandır. Denize açılan bir geminin rotası önceden belirlenmemişse, geminin denizin akıntısına kapılıp kaybolması elden değildir.

“Başarının iki sırrı ve anahtarı var. Birisi ihlâs ve samimiyet, diğeri de doğru yöntemdir.” Geri kalmışlıkların temelinde yatan espri, yanlış metot ev yöntemlerde yapılan ısrarlardır.

Eğitimde usulün ayrı bir yeri vardır. “usul” kelimesi, Arapçada “asıl” kelimesinin çoğuludur. “Asıl” da kök anlamına gelmektedir. Öyle ise, Eğitimde Usul bu günkü ifadeyle eğitimde metot ve yöntem; eğitimin köklerini ve temellerini oluşturmaktadır.

Bilgilerin, becerilerin ve davranışların öğretilmesi ve kazandırılması için kullanılan usul ve yollara; öğretim metot ve teknikleri denir. Öğretimde metot esastır. “Metotsuz yapılan çalışmalar, tesadüflere bırakılmış demektir.” Hâlbuki öğretim faaliyeti tesadüflere bırakılamaz. Onun için öğretim metotlarının, öğrenmenin gerçekleşmesinde önemli bir rolü vardır.

Risale-i Nur’da Eğitim Metotlarına Gelince:

Risale-i Nur, Kur’an’ın bu asra bakan bir tefsiri ve açıklaması olduğu için, Kur’an’ın üslubunu örnek almış, ağırlıklı olarak temsil ve örnekleme metotlarını kullanmış, işlediği konuları da insanların anlayacağı şekilde ifade etmiştir.

Risale-i Nur; Rahim ve Hakîm isimlerine mazhar olmuş bir eserdir. Bu isimlerin manası ve tecellisi Risale-i Nur'da galip durumdadır. Galip durumda olmasının hikmeti ise çağımızda dalalet ve inkârcılık düşüncesi, fenden ve felsefeden gelmektedir. Bu hücumlar, aklı ve kalbi hedef almakta ve manen yaralamaktadır. Onun için Risale-i Nur, bu zamanın problemleri ve hastalıklarıyla doğrudan alakadar olmakta ve akıl ve kalbe birlikte hitab ederek manevi yaralarını tedavi etmektedir.

Rahim ismine olan mazhariyet ise, yine bu zamanın gerekleri ile ilintilidir. Bu zamanda, insanlar her zamankinden daha çok imana ve şefkate muhtaç oldukları için bu manaları ders vermek, zarureti hâsıl olmuştur. Bu yüzden, Risale-i Nur, şefkat esası ile bütün muhtaç gönüllere, ayırım yapmaksızın hitap ediyor ve kucak açıyor. Çünkü şefkat, kâinatın en temel bir hakikatidir. Bundan dolayı Tevhidin en sağlam ve kuvvetli bir delili ve en açık bir hakikati halini almıştır.

Eğitim metotlarını üç ana konuda kategorize etmek gerekirse şöyle bir sıralama yapmak mümkündür:

Eğitim Metotlarının Temel Tasnifleri

İlmelyakin: Okuma, duyma yoluyla kazanılan bilgilerdir, günümüzdeki bunun karşılığı işitsel öğrenme metodudur.
Aynelyakin: Görme yoluyla kazanılan bilgilerdir, günümüzdeki bunun karşılığı görsel öğrenme metodudur.
Hakkalyakin: Uygulayarak kazanılan bilgi ve becerilerdir, günümüzdeki bunu karşılığı da dokunsal öğrenme olarak ifade edilmektedir.
“1937’lerde Hoban tarafından; görme ve duyma yoluyla araçların etkinliği üzerine bir sınıflandırma yapılmış. Buna göre, eğitim ortamında kullanılan materyaller, sundukları eğitim ortamının soyuttan somuta yani mücerretten müşahhasa” göre sınıflandırılmıştır.

Buna göre “öğrenme işlemine katılan duyu organlarımızın sayısı ne kadar fazla olursa, öğrenmelerimiz de o ölçüde kalıcı olur.” Risale-i Nur’da bu özelliği görmek mümkündür. Çünkü işlenen bir konuda mümkün mertebe insanın bütün duyu organlarını ve hislerini işin içine katmaya çalışır. Olaylara akıl ve kalb birlikteliği içerisinde akla ve kalbe bağlı olan bütün duyu, duygu ve hisleri harekete geçirerek olayı farklı boyutlarıyla baktırmaya ve yaşatmaya çalışır.
“En iyi öğrendiğimiz şeyler, kendi kendimize yaparak öğrendiğimiz şeylerdir.” Risale-i Nurda bu özelliği görmek de mümkündür. Çünkü insanın “Aklına kapı açar ihtiyarını ve iradesini elinden almaz”. Okuyucularına akıl yürüterek bir şeyi bütün boyutlarıyla baktırarak öğrenmesini sağlar, bu da kişiye bir şeyi kendi başına yapma güvenini vermeye çalışır.
“En iyi öğretim somuttan soyuta ve basitten karmaşığa doğru gidilen öğrenme metodudur.” Risale-i Nurda bu özelliği görmek de mümkündür. Risale-i Nurda konular, Cenab-ı Hakkın Hakîm isminin yardımıyla temsil ve örneklerle izah edilir. Gerek insanın vücudunda ve gerekse yeryüzünde sürekli yaşanan olayları somut temsil ve örneklerle en derin konuları yaşatarak öğretmeye çalışır. Mesela haşir, vahdaniyet, nübüvvet, melekler- cinler, Cennet-Cehennem vs…
Bu sınıflandırmadan da anlaşıldığı gibi, Risale-i Nur’da görsel-işitsel metotlar çokça etkin ve yoğun bir şekilde kullanılmış öğretilecek muhtevanın somuttan soyuta doğru aşamalandırarak öğrencinin birden fazla duyu organına hitap etmesini sağlar. Mesela ilkokul çağındaki çocuklar somut işlemler döneminde oldukları için bu dönemdeki çocuklara kazandırılması istenen davranışlar için hazırlanan ders içeriği, onların beş duyu organına hitap edilecek somut materyallerle desteklenmesi gerekir. Risale-i Nurda bu özelliği görmek mümkündür. Çünkü bir konu işlenirken beş duyu organına birden hitab edecek şekilde bir yol takip edilmektedir.

Eğitim-öğretim metotları; öğrenmenin meydana gelebilmesi, öğrencilerin kendilerine aktarılan bilgileri hatırlamaları ve kullanmaları için, doğan bir ihtiyaçtır.

Risale-i Nur’ları dikkatli bir şekilde incelediğimizde bu öğretim metotların hemen hemen tamamının işlendiğini görmemiz mümkündür. Risale-i Nurda geçen başlıca öğretim yöntemleri şunlardır:

Kendi nefsini ikna etme metodu
Kendi Kendine Telkin Metodu
Temsil Metodu
Teselli, Teşvik ve Sakındırma Metodu
Uygulayarak, Yaşayarak Öğrenme.
Karşılaştırma Metodu
Örnek Alma Metodu.
His ve Duyguların Hedefini Değiştirme Metodu
Anlatma Metodu
Soru – Cevap Metodu
Problem Çözme Metodu
Grupla Çalışma Metodu
Tartışma, Münazara Metodu
Örnek Olay Metodu
Gözlem Metodu
Eğitim ve öğretim metotları ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (as) ile başlamış Peygamber Efendimize kadar gelmiş ve günümüze kadar devam etmiş ve etmektedir.

Bu zatların eğitim ve öğretim metotları İlahi kaynaklı olduğu için verdikleri metotlar temel ölçü olarak kabul edilmiştir. İlahi kaynakların başında Kur’an-ı Kerim gelmektedir. Kur’an-ı Kerim dikkatle okunduğunda eğitim metotlarının çoğunlukla işlendiğini görmek mümkündür. Verilen misaller; insanın her zaman gördüğü, duyduğu, karşılaştığı ve yaşadığı şeylerle ilgilidir. Kur’an’ı Kerimde bu ‘tenazzülat-ı İlahi’ olarak ifade edilmektedir.

Tenezzülat-ı İlahi: “Allah’ın, muhatabının seviye ve kıvamına göre hitap etmesi, insanı kendine muhatap alması ve ona anlayacağı dilden hitap ederek konuşması anlamına gelmektedir.

Allah’ın konuşması, vahiy ve ilham olmak üzere iki türlüdür. Vahiy, peygamberler vasıtası ile genel bir hitabıdır. İlham ise, Allah’ın her mahlûku ile hususi bir konuşmasıdır. Bu iki tür konuşması da tenezzülat-ı İlahi kapsamına girmektedir. Kendine ait konuşması ile konuşsa idi, şu maddi âlemin ölçüleri o konuşmayı tartamaz, tahammül edemezdi. Burada da rahmet ve hikmetin tecelli ettiği çok açık bir şekilde görülmektedir. İşte bunun için; bizler hitap ve tebliğde bulunurken, karşımızdaki muhatabın yaş ve bilgi seviyesine göre tebliğ ve hitapta bulunmalıyız. Risale-i Nur'da bu manalar, temsil ve teşbih metotlarıyla çok bariz olarak görünüyor.

Bediüzzaman hazretleri; Kur’an-ı Kerimin insanlığın seviyesine uygun anlatımına şöyle bir açıklık getirmektedir: “Evet, Kur’an-ı Kerim, umumi bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev-i beşerdir. Nev-i beşerin ekserisi avamdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tabidir. Yani, umumi irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza, avama yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar. Aksi halde, avam, yüksek konuşmaları anlayamadığından, mahrum kalır.

Ve keza, avam-ı nas, ülfet ettikleri üsluplardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maani ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatleri ve akliyatı fehmedemezler. Ancak, o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lazımdır. Fakat Kur’an’ın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki, cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zahip olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaike geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır. Mesela, Cenab-ı Hakkın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki, “O Rahmân ki, hükümranlığı Arşı kaplamıştır.” Tâhâ Sûresi, 20:5. ayetinde kinaye tariki ihtiyar edilmiştir. Hissiyatı bu merkezde olan avam-ı nasa yapılan irşadlarda, belagat ve irşadın iktizasınca, avamın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lazımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin. Avam-ı nasın fehimlerine göre ifade edilen Kur’an-ı Kerimin ince hakikatleri, ‘tenazzülat-ı İlahiye’ ile “insanların akıllarına ve anlayışlarına göre konuşmak ile” anılmaktadır. Yani, insanların fehimlerine göre Cenab-ı Hakkın hitabatında yaptığı bu tenezzülat-ı İlahiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlahi bir okşamadır. Bunun için, müteşabihat denilen Kur’an-ı Kerimin üslupları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avam-ı nasın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür.

Bu sırra binaendir ki, büleğa, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık manaları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar. Müteşabihat dahi ince ve müşkil istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşabihat, ince hakikatlere suretlerdir.” (İşaratü'l-İ'caz, Sayfa 170 Yeni Asya Neşriyat)

Üstad Hazretlerinin ibarelerinden de anlaşılacağı üzere, Kur'an’ın muhatap kitlesi hem insan hem de insanlar içinde okur-yazarlığı olmayan avam tabakası olduğu için, üslup da muhatabın seviyesine göre olmuştur. Eğer Kur'an-ı Kerim’in üslubu çok yüksek ve ağır olsaydı, insanların çoğunluğu onu anlamayıp inkâr edebilirdi. Allah, rahmet ve şefkatinden dolayı kelamını insanların seviyesine indirgeyerek göndermiştir. Bunun için Kur'an’ın üslubunda insanın üslubu hâkimdir, bunda yadırganacak bir durum da yoktur.

Bediüzzaman Kur’ân’ın üslubuyla ilgili Şeytanla olan bir diyalogunda da bu konuya bir soru-cevap metoduyla şöyle bir açıklamada bulunmuş: “Şeytan döndü ve dedi: “Kur’ân beşer kelâmına benziyor; onların muhaveresi (konuşmaları) tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer Allah’ın kelâmı olsa, Ona yakışacak, her cihetçe (yönüyle) harikulâde bir tarzı olacaktı. Onun san’atı nasıl beşer sanatına benzemiyor; kelâmı da benzememeli.”

Cevaben dedim: Nasıl ki Peygamberimiz (a.s.m.), mucizâtından (mucizelerinden) ve hasâisinden (hususiyetlerinden) başka, ef’al ve ahval ve etvârında (hal ve hareketlerinde) beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet-i İlâhiyeye ve evâmir-i tekvîniyesine münkad ve mutî olmuş.(boyun eğmiş, uymuş) O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ... Herbir ahval ve etvârında harikulâde bir vaziyet verilmemiş, tâ ki ümmetine ef’âliyle imam olsun, etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında harikulâde olsaydı, bizzat her cihetçe imam olamazdı, herkese mürşid-i mutlak (mutlak reber) olamazdı, bütün ahvâliyle rahmeten li’l-âlemîn olamazdı.

Aynen öyle de, Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhaverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarurî ve kat’îdir. Çünkü cin ve ins münâcâtını ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, mesâilini onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i muaşeretini ondan taallüm ediyor ve hâkezâ, herkes onu merci yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın Tûr-i Sina’da işittiği kelâmullah tarzında olsaydı, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci edemezdi.” (Sözler | On Beşinci Söz | On Beşinci Sözün Zeyli)

Bediüzzaman’ın bu cevabındaki asıl nokta; muhatabın seviyesine ve anlayışına göre konuşmak bir zaruret, bir ihtiyaçtır. Kur’an’ın muhatap kitlesinin, insan ve bu insanların çoğu da halk tabakasının teşkil etmesi, elbette üslup ve beyanın buna göre olmasını gerektirecektir.

Aksi takdirde Yüce Allah; insanların güç ve takatinin üstünde bir hitap ile konuşsa idi, Hazreti Musa (as) örneğinde olduğu gibi, hiçbir insan bu hitaba muhatap olamayacaktı. Belki asıl maksat olan irşat ve rehberlik görevi de gerçekleşemeyecekti. Bu sebeple Allah, rahmet ve hikmeti gereği hitap ederken, insanların takati ve gücüne uygun bir şekilde hitap etmiştir. Yani insanların şive ve üslubu ile Kur’an’ı göndermiştir.

Risale-i Nur da Kur’an’ın bu asra bakan bir açıklaması olduğu için, Kur’an’ın üslubunu örnek almış, ağırlıklı olarak temsil ve örnekleme metotlarını kullanmış, işlediği konuları da insanların anlayacağı şekilde ifade etmiştir.

 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası