RİSALE-İ NUR’DA DOSTLUK KAVRAMLARI VE GÖNLÜMÜZE AÇTIĞI PENCERELER

Eklenme Tarihi: 22 Temmuz 2017 | Güncelleme Tarihi: 22 Temmuz 2017

Risale-i Nur, altı bin küsur sayfalık bir iman ve Kur’an atlası, bir marifet kütüphanesi, bir hakikat definesi.. O definede pek çok mücevheratlar var. Belki, bütün beşer âlemine kuvvet verecek ölçüler, esaslar, düsturlar mevcut.

Risale-i Nur’un yaklaşık en az % 60’ında iman hakikatleri işlenmiş. % 30’u da hizmet tanzimi ve düsturları ile ilgili meseleler ele alınmış. % 10’a yakın kısmında ise adliye ve hükümete yazılmış müdafaalar var.

Dikkatle tetkik edildiğinde görülür ki, risalelerde iman esaslarından sonra en ziyade ele alınan ve üzerinde dikkat ve hassasiyetle durulan konular, ihlâs ve uhuvvet esasları, kardeşlik rabıtaları, dostluk ilişkileridir. Hatta denilebilir ki, Risale-i Nur’lar süzülse, ibriklerden geçirilse, damıtılsa, iman hakikatlerinden sonra, ihlâs ve uhuvvet düsturlarıyla birlikte en ziyade ondan kardeşlik ve dostluk reşhaları, uhuvvet ve muhabbet damlaları dökülür.

Risalelerde dostlukla ilgili pek çok kavramlar, hakimane tahliller,  dakik beyanlar var. Bunları detaylandırmak, tasnifi bir biçimde ele almak, şüphesiz, çok daha geniş bir çalışmayı gerekli kılar.

Ancak, o deryadan bir katre hükmünde Risale-i Nur Külliyatında ele alınan “dostluk Kavramları”nı, kanaatimize göre dört ana başlık altında ele alıp incelemek mümkündür:

BİRİNCİSİ, TEVHİD EKSENLİ DOSTLUK
İKİNCİSİ, KÂİNAT MECLİSİNDE DOSTLUK
ÜÇÜNCÜSÜ, RİSALE-İ NUR’UN MESLEĞİ İTİBARİYLE DOSTLUK
DÖRDÜNCÜSÜ, CEMİYET NİZAMNAMESİNDE DOSTLUKTUR.
                                         
1. Tevhid Eksenli Dostluk


"Cenab-ı Hakk'ı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?"Yani: "Onu bulan her şey’i bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur.” Mektubat, rnk. s.26

Tevhid eksenli dostluğun mayesi, esas ve temeli, “Dost istersen Allah yeter.” hakikatine bağlanmaktır. Bu dostluk, yaradılışın temel esprisi, hilkatin gayesi, fıtratın lazımıdır. Hayatın  “kayyum Değeri”dir. Çünkü bütün dostluklar bu dostlukla kaim,  bu dostlukla daimdir.  

Evet, O dost ise, her şey dosttur. Çünkü şu âlemlerin Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'si O’dur. O, Hayy ve bakidir. O Kadir-i Mutlak’tır, Âlim-i Külli Şey’dir. O,  Rahman’dır, O Rahim’dir, O Hakîm’dir, O Vedud’tur. O Kâfi’dir, O Vâfi’dir. O, Mabud, O, Matlup, O, Maksud, O, Mahbubdur.

Evet, kalb ve gönüller, bu hakiki, baki ve daimi dostluğun inşasına, ibkasına mukabil olmalı; his ve duygular bu dostluğa akmalı, idrakler bu dostluğa yollar açmalı, ruhlar bu dostluk için hırz-ı can etmelidir.

Risale-i Nur Külliyatında bu dostluk arifane bir biçimde ele alınmış, çok hakimane bir biçimde işlenmiş, nakş edilmiştir.

İşte o hikmetli nakıştan birkaç cümle:

“Eğer Allah’ı buldunsa bütün dünya senindir gör.”[1]
“Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için, bak ne güzel söylemiş:

1.Yani: Yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.

2.Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor.

3.Biri taleb et, başkalar lâyık değiller.

4.Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar.

5.Biri bil, marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir.

6.Biri söyle, ona aid olmayan sözler malayani sayılabilir.

Evet, Câmî pek doğru söyledin. Hakikî mahbub, hakikî matlub, hakikî maksud, hakikî mabud; yalnız odur. [2]

“İnsan çendan fânidir. Fakat beka için halkedilmiş ve bâki bir zâtın âyinesi olarak yaratılmış ve bâki meyveleri verecek işleri görmekle tavzif edilmiş ve bâki bir zâtın, bâki esmasının cilvelerine ve nakışlarına medar olacak bir suret verilmiştir. Öyle ise böyle bir insanın hakikî vazifesi ve saadeti: Bütün cihazatı ve bütün istidadatıyla o Bâki-i Sermedî'nin daire-i marziyatında esmasına yapışıp, ebed yolunda o Bâki'ye müteveccih olup gitmektir. Lisanı “Ya Baki! Entel baki” dediği gibi; kalbi, ruhu, aklı, bütün letaifi "Hüve-l Bâki, Hüve-l Ezeliyy-ül Ebedî, Hüve-s Sermedî, Hüve-d Daim, Hüve-l Matlub, Hüve-l Mahbub, Hüve-l Maksud, Hüve-l Mabud" demeli. [3]

“Evet, ebedinin sadık dostu, ebedi olacak. Ve Baki’nin ayine-i zişuuru, bâki olmak lazım gelir.”[4]

“Ebedi bir cemal, fani bir müştaka ve zail dosta razı olmaz.”[5]

“Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub. Çünki zevale mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.

Bir matlub ki, gurubda gaybubet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki kalb ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın.

Bir maksud ki, fenada mahvoluyor; o maksudu istemem. Çünki fâniyim, fâni olanı istemem; neyleyeyim?.

Bir mabud ki, zevalde defnoluyor; onu çağırmam, ona iltica etmem. Çünki nihayetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime deva bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevalden kendini kurtaramayan nasıl mabud olur?[6]

"Madem cismen fâniyim, bu fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim, bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâki-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım."[7]

“Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki: "Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman'a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim."[8]

Tevhid eksenli dostluk, aynı zamanda müminler mabeynindeki dostluğu da iktiza eder. Çünkü  “Müminler ancak ve ancak birbirinin kardeşidir.”hükmünce, bu dostluk da hem dünyayı hem de ukbayı içine alacak kadar geniş, hakiki ve samimi kardeşlik rabıtalarıdır. Kur’an’ın ışığında bu dostluk, halisanedir, safidir, fıtridir. Doğrudan doğruya kalbin saffet ve samimiyeti ile endekslidir. Bu dostluk ve kardeşlik rabıtası, nesebi kardeşlikten daha üstün ve daha kutsîdir. Çünkü mücerret manada nesebi kardeşlik, ettir, kemiktir, kandır, iliktir. Din kardeşliği ise, baki ve ebedidir. “Hâlidine fihâ ebedâ” sırrına bakar. Binbir esma ile merbut bir aynedarlıktır. Bu aynedarlığı Risale- Nur çok güzel şerh ve beyan eder:

“Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adavete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adavet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın!”[9]

İşte bu derece metin, sağlam bir zincir-i manevi, bir urvet-ül vüska, din kardeşliğidir. Bu kardeşlik aynı zamanda toplum hayatının ruh ve kalbi hükmündedir. Dayanışmanın da temel kaynağıdır. Cemiyet-i İslamiye’nin de “kayyum değer”idir. Çünkü hakikat ve iman noktasından bakıldığında, “İmanın lazımı, muhabbet, İslam’ın lazım uhuvvettir.” Bu noktaya Risale-i Nur parmak basar. “Mümin,  mümini sever ve sevmeli” der. Fenalığı varsa, ona acır, ona şefkatle yaklaşır. Onun ıslahına çalışır.  Onunla ilişkilerini kesmez, rabıtalarını koparmaz. Belki, onun maddi ve manevi tekmiline kuvvet verir.


2.Kâinat Meclisinde Dostluk


“Bu dünya boş değil, hâlî dağlar, boş sahralar Cenab-ı Hakk'ın ibadıyla doludur. Zîşuur ibadından başka, onun nuruyla, onun hesabıyla taşı da ağacı da birer munis arkadaş hükmüne geçer; lisan-ı hal ile bizim ile konuşabilirler ve  eğlendirirler.” Lem’alar, rnk. s. 260

Risale-i Nur’un kâinat meclisine bakış tarzını yansıtan mana şudur: şu kâinat ve içindeki mahlûkat ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-i ahbab hükmündedir. İnsan şu âlemdeki mevcudat ve mahlûkatla iç içedir. Onlara ünsiyet eder, dostluk rabıtasını kurar; irtibatını bir ömür boyu devam ettirir. Bu sırra mebni, insan doğduğu ve büyüdüğü, oturduğu, yediği, içtiği menzillerle, meyvesin kopardığı bağ ve bahçelerle, oynadığı ve gezdiği park ve beldelerle sürekli ünsiyet eder, onlara karşı kalbî bir muhabbet taşır.

İşte, risalelerde bu ünsiyet ve alakadarlık dile getirilir. Öyle ki, Bediüzzaman Hazretleri Kâinat ile ilgili olarak “Ey kâinat kardeşler!” tabirini kullanır. Bütün seslerin zikir ve tesbih olduğu ifade eder:

“Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, raadlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer manidar nevaz...

Terennümat-ı hava, naarat-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceâtı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz.

Eşyada olan asvat, birer savt-ı vücuddur: Ben de varım derler. O kâinat-ı sâkit, birden söze başlıyor: "Bizi camid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!."

“Güya şu Güneş bizlerle konuşuyor: Der: "Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız, ehlen sehlen merhaba, hoş teşrif ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdar-ı şehnaz. Ben de sizin gibiyim; fakat sâfi isyansız, mutî bir hizmetkârım. O Zât-ı Ehad-i Samed ki mahz-ı rahmetiyle hizmetinize beni müsahhar-ı pürnur etmiş. Benden hararet, ziya; sizden namaz ve niyaz."

Yahu, bakın Kamer'e! Yıldızlarla denizler herbiri de kendine mahsus birer lisanla: "Ehlen sehlen merhaba!" derler. "Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?"

Sırr-ı teavünle bak, remz-i nizamla dinle. Herbirisi söylüyor: "Biz de birer hizmetkâr, rahmet-i Zülcelal'in birer âyinedarıyız; hiç de üzülmeyiniz, bizden sıkılmayınız."

Güya bütün kâinat ulvî bir musikîdir, îman nuru işitir ezkâr ve tesbihleri. Zira hikmet reddeder tesadüf vücudunu, nizam ise tardeder ittifak-ı evham-sâz.”[10]

Hz. Üstad’ın hayatını tetkik ettiğimizde, onun kâinat meclisinde mahlûkat, masnuat ve hatta cansız eşyalarla bile ünsiyet kurduğunu ve onlarla hissi bir alakadarlığını sürdürdüğünü görmekteyiz.

İşte o ünsiyetten bir misal:

Hz. Üstad’ın kaşığının sapı kırılmış. Talebelerinden Zübeyir Gündüzalp’i çağırmış, kaşığı tamir etmesini söylemiş. O da kaşığı Kalaycı Abdullah Efendiye götürmüş. Kaşık alüminyum olduğu için kaynak tutmamış. Kalyacı Abdullah Efendi işin kolayına kaçmış, on kuruş vermiş yeni kaşık almış, bu kaşığı Üstad’a götürmüş. Üstad ona “kardeşim sen bilmiyor musun bu kaşık benim kırk yıllık arkadaşımdır.” demiş. Bu defa çaresiz tekrar dükkâna gelmiş, küçük bir saç kesmiş, kırmış, kaşığı içine geçirip iyice sıkıştırmış. Götürüp Hz. Üstad’a vermiş. Hz. Üstad yıllardır ünsiyet ettiği kaşığına kavuşunca çok memnun olmuş. Bu tamirat için ona 25 kuruş vermiş.[11]

Üstad Hazretlerinin gezip temaşa ettiği dağ ve sahralarla, bağ ve bahçelerle de kalbî bir alakadarlığı ve derin bir ünsiyeti vardır.

İşte, o ünsiyetten birkaç hatıra:

Üstad dokuz yaşında doğduğu Nurs köyünden çıkmış ama bir daha geriye dönememiş.  Doksan seneye yakın o çileli ömründe, ailesini, yakınlarını, doğup büyüdüğü belde ve menzilleri bir daha görememiş.

Bir gün, Nur köyüne yakın Avras köyünden bir zat Üstad’ı ziyarete gelmiş. Ziyaret esnasında Hz Üstad ona sormuş:

“Kardeşim, filan beldede bir çeşme vardı. O çeşme kurudu mu? Filan beldede bir ceviz ağacı vardı. O ağaç duruyor mu?”

Gerekli cevabı alınca:“Eşya insandan ziyade hatıratı muhafaza eder.” demiş.[12]

Hz. Üstad’ın, bütün hayatı boyunca en ziyade ülfet ettiği belde, herhalde Barla’dır. Çünkü Barla yaylasında, Çam dağının başında, Katran, Ardıç, Karakavak’ta, Çınar ağacının dalları arasında, Kara Dut, Tepelice, Gelincik Dağında Üstad’ın yaşanmış yüzlerce hatırası var. O beldeler tefekküre medar pek çok ince manaların, latif nüktelerin açılımına makes olmuş.

“Bir vakit esaretimde dağ başında azametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybet-nüma suretlerini, hayret-feza vaziyetlerini temaşa ederken pek latif bir rüzgâr esti. O vaziyeti, pek muhteşem ve şirin velvele-âlûd bir zelzele-i raks-nüma, bir tesbihat-ı cezbe-edâ suretine çevirdiğinden; eğlence temaşası, nazar-ı ibrete ve sem'-i hikmete döndü.”[13]

Evet, Barla’da Hz. Üstad’ın en ziyade ünsiyet ettiği, o meşhur çınar ağacıdır. O ağacın dalları arasında kendisine bir menzil yaptırmış; öyle ki, o menzilde gecelerde ve seher vakitlerinde dua ve iltica, zikir ve tesbih, istiğfar ve münacatla taçlanan sekiz yıllık bir ömür geçirmiştir.[14]

Üstad, 1926 dan 1934 yılına kadar Barla’da kalmış; “Tarihçe-i Hayat” kitabında anlatıldığı üzere, ikinci olarak 1950’li yıllarda Barla’ya geldiğinde, güzel bir bahar günüydü. Barla’daki talebelerinin mühim bir kısmı Üstad’ı karşıladılar. Üstad sekiz senelik ikametgâhı olan Medrese-i Nuriye’sine yaklaşırken, kendini tutamadı, mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Haşmetli çınar ağacıda âdete kendisini selamlıyordu. Üstad o mübarek çınar ağacına sarılmış, hıçkırıklarla ağlıyordu. Yanındaki talebeler ve ahaliden kendisini yalnız bırakmalarını istedi. Sonra Nur dershanesi olan odasına girdi. İki saat kadar kaldı. Hazin ağlayışı dışarıdan işitiliyordu.[15]

Üstad’ın Hizmetkârlarından rahmetli Bayram Yüksel Ağabey bu hatıraya bize şöyle nakletmişti:

“Üstad Hazretleri Barla’ya ikinci dönüşünde O haşmetli çınara sarıldı. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Daha sonra bizi yanına çağırdı. Şöyle Buyurdu: “Kardeşlerim, Adnan Menderes “Risale-i Nur Külliyatını basacağım; ama onun mukabilinde bu çınarın şu dalını keseceğim.” dese, vallahi kestirmem, billahi kestirmem!”

Üstad Hazretleri, öte yandan, dağ ve kırlarda, yürürken, tefekkür ederken, seyahat esnasında uğradığı menzillerde zemin yüzündeki masnuatın ibretamiz vaziyetlerini temaşa etmiş; onların lisan-ı hal ile terennümatlarını hissetmiş; o halet-i ruhiye içinde gözyaşlarını tutamamış, sızlanmış; hem o ahval içinde kalbine gelen derin bir kısım ince manaları talebelerine aktarmış, o ünsiyetin arkasında hissettiği tefekküre medar güzellikleri de kalemiyle beyan buyurmuştur.

İşte İki misal:

Birincisi, “Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhur Şehir Oteli'nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet latif tatlı bir surette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları, havanın dokunmasıyla cezbedarane ve cazibekârane hareketle raksları, kardeşlerimin müfarakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hatıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben, o kemal-i neş'e ile cilvelenen o nazenin kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinatın süslü perdesi altındaki ademleri, firakları ihtar ve ihsasıyla kâinat dolusu firakların, zevallerin hüzünleri başıma toplandı. Birden hakikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) getirdiği nur, imdada yetişti. O hadsiz hüzünleri ve gamları, sürurlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl-i iman gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte, o vaziyete temas eden imdad ve tesellisi için Zât-ı Muhammediyeye (A.S.M.) karşı ebediyen minnetdar oldum.”[16]

İkincisi:“Bir bahar mevsiminde, garibane, mütefekkirane seyahata gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhatır ettirdi. Şöyle bir mana kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir. Şu mühür tahayyülünden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub; o mühür, o mektubun sahibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmanîdir. Şu enva'-ı nakışlarla ve manidar nebatat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâniinin mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir mektub-u Rahmanî hey'atını aldı. İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Herbir şey, bir mühr-ü Rabbanî hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlıkına isnad eder. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu isbat eder. İşte herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad'e mal eder. Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mu'cizekâr bir san'at var ki: Onu öyle yapan ve öyle manidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette o olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, birtek şeyi icad edemez.”[17]


3.Risale-i Nur’un Mesleği İtibariyle Dostluk

                      
“Biz öyle bir hakikata hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir.” Şualar, rnk. s.316

Risale-i Nur’un mesleği, neşr-i envar-ı Kur’aniyedir. Hakaik-i imaniyeyi, herkese, hususen ihtiyacını hissedenlere duyurmaktır. Hz. Üstad, bu vazifeyi Şualar isimli eserinde şöyle ifade etmektedir:

“Vazifemiz de, Kur’an’ın imanî hakikatlerini tahkikî bir surette ehl-i imana bildirip onları ve kendimizi idam-ı ebediden ve daimi haps-i münferitten kurtarmaktır. Sair dünyevi ve siyasi ve entrikalı cemiyet ve komitelerle münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.”[18]

Evet, Bediüzzaman Said Nursi, bu azim hizmet-i imaniyesini, Risale-i Nur’un şahs-ı maneviyesi üzerine bina etmiş; hizmetinin tarz ve üslubuna medar uhuvvet ve muhabbet, ihlâs ve istikametle ilgili ölçü ve prensipleri de Lahika mektuplarında ortaya koymuştur. Bu lahika mektupları tahlil edildiğinde görülür ki, Risale-i Nur’un mesleğinin esası ihlâs ve uhuvvettir. İhlâstan sonra Nur’un mesleğinin en büyük kuvveti ise tesanüdü muhafaza etmektir.

Hz. Üstad, Risale-i Nur hizmetinde azam-i irtibata ziyade önem vermiş; hatta “ifratkarâne irtibatı” telkin etmiş, tesanüd ve muhabbetle, şevk ve gayretle, tam bir ittifak ve imtizaçla hizmete kuvvet vermenin önemini pek çok mektuplarında ısrarla vurgulamıştır.

Evet, Bediüzzaman Said Nursi, meslek ve mesleğini tanımlamış, gayet veciz bir biçimde bir nevi formüle etmiş, gözlere göstermiştir:

“Mesleğimiz "Haliliye" olduğu için, meşrebimiz "hıllet"tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üss-ül esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz.”

“Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirane iftihar etmektir. Ehl-i tasavvufun mabeyninde "fena fi-ş şeyh, fena fi-r resul" ıstılahatı var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte "fena fi-l ihvan" suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna "tefani" denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani: Kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Zâten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid mabeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır.”[19]

Evet, Lahika mektuplarını dikkatle ve ibretle mütalaa edildiğinde görülür ki, hemen her sahifenin içinde tesanüd ve muhabbete, ihlâs ve uhuvvete azim bir tahşidat yapılmıştır. Bütün bu mektuplarda hizmetin seyr ve istikameti için uhuvvet ve ihlâsın önemine özellikle parmak basılmıştır. Hatta bu hasbi hizmeti ve bu samimi dostluk ilişkilerini yaşayan ve hayatında bizzat yaşatan talebelerini de Hz. Üstad takdir ve tahsinle yâd etmiş, onları Nur dairesi içerisinde bir numune-i imtisal olarak göstermiştir.

İşte deryadan katre misal, Kastamonu Lahikasından birkaç beyan:

“Hâfız Ali ile Hüsrev'in birbirleriyle ciddî bir mahviyet içinde kardeşlik irtibatları, Risale-i İhlas'ın tam sırrına mazhar olduğunuzu bana ihsas etti, ümidlerimi fevkalâde kuvvetlendirdi.”

“Aziz, sıddık ve fedakâr ve vefakâr kardeşlerim ve hizmet-i Kur'aniye ve imaniyede kuvvetli ve kıymetli ve çalışkan ve muktedir arkadaşlarım! Bu dünyada benim için medar-ı teselli sizlersiniz ve hakkınızda büyük ümidlerimi doğru çıkardınız. Cenab-ı Hak sizden ebeden razı olsun, âmîn!”

“Aziz, tam sıddık kardeşlerim!

Benim bu dünyada medar-ı tesellim ve sürurum sizlersiniz. Eğer sizler olmasaydınız, bu dört sene azaba dayanamazdım. Sizin sebat ve metanetiniz, bana da kuvvetli bir sabr u tahammülü verdi.”

“Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim!

Sizlerin bu bayram manevî hediyeniz, bayramımı öyle bir tebrik etti ki, binler kederim olsaydı silerdi. Bin bârekâllah. Böyle bir zamanda böyle ihlaslı sadakat, livechillah uhuvvet ve fisebilillah muavenet ancak âlî himmet sıddıkînlerde bulunur. Hâlık-ı Zülcelal'e hadsiz hamd ve şükür olsun ki, sizin gibileri Kur'an-ı Hakîm'e hâdim ve Risale-i Nur'a şakird eylemiş.”

“Aziz sıddık kardeşlerim!

Bayramınızı tebrik ve hizmetinizi takdir ve muvaffakıyetinize dua ederek Hâlık-ı Rahîm'e hadsiz şükür ederim ki; sizler gibi sebatkâr ve fedakâr kardeşleri Risalet-in Nur'a sahib ve naşir yapmış. Ben sizleri düşündükçe, ruhum inşirah ve kalbim ferahlarla dolar. Daha dünyadan gitmek benim için medar-ı teessüf olamaz. Sizler kaldıkça ben yaşıyorum diye mevte dostane bakıyorum, ecelimi telaşsız bekliyorum. Allah sizden ebeden razı olsun. Âmîn, âmîn, âmîn.”

“Hem o şuur-u imanî ve intisab ve münasebet ve alâkadarlık ve uhuvvet vasıtasıyla bütün dostlarımın -ki hayatımı ve bekamı maalmemnuniye onların saadetleri için feda ediyorum- onların mes'udiyetleri ile hadsiz bir saadet kendim de hissedebilir gördüm. Çünki bir samimî dostun saadetiyle, şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Şu halde Bâki-i Zülkemal'in bekası ve varlığıyla, başta Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve âl ve ashabı olarak umum sâdâtım ve ahbabım olan enbiya ve evliya ve asfiya ve bütün sair hadsiz dostlarım i'dam-ı ebedîden kurtulduğunu ve bir saadet-i sermediyeye mazhariyetlerini o şuur-u imanî ile hissettim. Ve münasebet, alâka, uhuvvet, dostluk sırrıyla saadetleri bana in'ikas edip saadetlendirdiğini zevkettim.”[20]

Evet, bütün bu mektuplardan da anlaşıldığı gibi, Hz. Üstad, mesleğinin esasını uhuvvet üzerine tesis etmiş; o binanın temel taşlarını uhuvvet ve muhabbetle yoğurmuş; duvar ve taşlarını tesanüd ve ittifak, imtizaç ve ittihad harçlarıyla tahkim etmiştir.

Uhuvvetin tesis ve tekmilinde, hasbi Kur’anî alakadarlık ve dostluğun devam ve istikrarına Hz. Üstad öylesine ehemmiyet vermiş ki, onun şu ifadeleri ne kadar halis ve hasbidir, ne kadar safi ve fedakaranedir!  Bakın şu ifadelere!

“Kardeşlerimden rica ederim ki:

Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve “Haysiyetime dokundu” demesinler. BEN O FENA SÖZLERİ KENDİME ALIYORUM. DAMARINIZA DOKUNMASIN. BİN HAYSİYETİM OLSA, KARDEŞLERİM MABEYNİNDEKİ MUHABBETE VE SAMİMİYETE FEDA EDERİM.”[21]


4.Cemiyet Nizamnamesinde Dostluk


“Güzel gör, hem güzel bak. Tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı. Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zanda emeli. Sû'-i zanla yeistir: Saadet muharribi, hem de hayatın katili.” Sözler,  rnk. s.767

Cemiyet nizamnamesinde dostluğun sırrı azimi, aynı coğrafyada yaşamak, aynı ülkenin vatandaşı olmak; aynı gemide birlikte bulunmak ve insani ve ahlaki ilişkileri tahrip etmemek; müşterek hukukun temel kriterlerine mutabık dostluk rabıtalarını sağlıklı ilişkilerle, hakimane tedbirler çerçevesinde yürütmeyi esas almaktır. Bu dostluk rabıtaları da genel anlamda dört alt başlık halinde ifade etmek mümkündür:

Yerleşim düzeyi ve komşuluk değerleri itibariyle dostluk.. (Köy, Mahalle, şehir ve memleket dairesi) Bu dostluk daha ziyade fıtridir. Çünkü insan doğduğu menzili, mahallesini,  yakınlarını, akrabalarını, aşiretini, memleket ve milletini sever. Bu ilişkide samimiyet ve kurbiyet esastır. Nitekim Anadolu’da “komşu komşunun külüne muhtaçtır.” sözü darb-ı mesel olmuştur.

Kültür değerleri itibariyle dostluk.. Yeme, içme, oturma kalkma, giyinme ve kuşanma itibariyle insanları bağlayan rabıtalar vardır. Bu rabıtalar bölgeden bölgeye farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar o bölgede yaşayanlar için ortak değerdir. Bu ortak değer de insanları birbiriyle ısındırır, rabıtaların tekmiline kuvvet verir.

Vatandaşlık ve insanı değerler itibariyle dostluk. Aynı ülkede yaşamak, aynı hukuk çatısı içinde hayatı tanzim etmek, sulhu, dayanışmayı ve insanı değerlere itibar etmeyi, insanları ırkı, dini, mezhebi itibariyle dışlamamayı hikmeten, hakikaten ve adaleten iktiza eden bir dostluk anlayışıdır. Bu anlayışın temel mihveri, sulh ve selametle “insan değerleri” kırmamak, incitmemektir. Bu noktada, İslam’ı nefsinde yaşayan Müslümanlar duyarlıdır. İncitmekten korkarlar, kul hakkını çiğnemekten şiddetle sakınırlar.

Hz. Üstad, bu aynedarlığa Hafiz-ı Şirazi’yi örnek verir; onun hakimane bir sözünü nakleder. Der ki “Hakikatbin  olan Hafiz-ı Şiraziyi dinle:  “ iki cihanın rahat  ve selametini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir.” [22]

Sanat ve teknik maharet,  kemalat ve liyakat güzelliği ve ilim dirayeti itibariyle dostluk.. Yabancı ülkeden gelen bir ilim adamıyla mesailerini paylaşmak, bütün dünyadaki ilim adamlarıyla birlikte araştırma yapmak; aynı ve farklı milletlere mensup ekipler içinde ilmi çalışmaları yürütmek; sanat ve estetik, tahkik ve icat cihetiyle ortaya çıkan güzellikleri paylaşmak; o paylaşımlardan lezzet almak gibi cihetler itibariyle kurulan, yaşatılan ve geliştirilen dostluk ilişkileridir.
Ülkeler-uluslar arası ilişkiler itibariyle dostluk.

Bütün dünya ülkeleriyle dünya sulhunu temin ve tesis edebilme; ülke ve milletlerarası zülüm ve tahribatları önleme, engelleme, ekonomik dayanışma, hukuk, adalet, insan hakları, can güvenliği, sağlık, eğitim, teknoloji, çevreyi koruma, turizm gibi pek çok sahada işbirliğine gitme, daha istikralı da az sorunlu bir dünya oluşturabilme adına yapılan gayret, çalışma ve faaliyetlerdir.

Bediüzzaman Said Nursi, hayattayken İslam ülkeleri arasında yapılan akit ve anlaşmaları tebrik etmiş; bu tür faaliyetlerin İslam dünyasının sulh-u umumisine ve selamet-i ammenin teminine kati bir mukaddeme olarak görmüştür.[23]

Öte yandan, Lem’alar isimli kitabında şu hususa dikkat çekmiştir:

“Hattâ hadîs-i sahihle, âhirzamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur'an ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi;şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslekdaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hristiyanların hakikî dindar ruhanîleri ile dahi, medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza' etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.”

 

5.Dostluğu Engelleyen Unsurlar

Dostluğun engelleri pek çoktur. Bunları kendi içinde kaba bir biçimde tasnif etmek gerekirse, bunların başında İnsanın kendi âleminde oluşturduğu engeller gelir. Bunlar da, özellikle taassup, enaniyet, gurur, riyaset, hased, tarafgirlik, cehalet, kınanma, tezyif ve tahkir gibi hislerden kaynaklanır.        

İnsanın karşısındaki muhataplar açısından olaya bakıldığında, dostluğu kıran unsurlar ise, muhataplarını beğenmemek, onlara güvenmemek, su-i zan etmek, ön yargılı davranmak, fayda sağlamama gibi hisler gelir.

Cemiyet bünyesi içerisinde dayanışmayı köstekleyen, engelleyen saikler ise, ya madde ve menfaat çatışmaları yahut siyaset ve riyaset boğuşmaları, ya da kavim ve ırk enaniyetleri veya aşiret ve soy taassupları yahut bu dostluk ilişkilerimizi kesmeye, kardeşlik rabıtalarımızı koparmaya çalışan güç odaklarıdır.

İslam dünyasında uhuvvet ve muhabbeti; dostluk ilişkileri bozan saikler ise, genellikle, su-i zan ve taraftarlık, taassup, cehalet ve inhisar-ı zihniyet gibi fikir ve düşüncelerdir. Bu düşüncelerin bir çoğu, hubb-u  nefisten kaynaklanmakta; tesanüdü bozup, kalblerdeki muhabbeti zedeleyip, uhuvvet ve yardımlaşmaya engel olmaktadır. Hâlbuki âlem-i İslam, bu asırda daha fazla ittifak ve imtizaca, uhuvvet ve beraberliğe muhtaçtır.

İşte, Risale-i Nur’da bu bulutları izale edecek bir reçete niteliğinde “dokuz Emir” başlığı altında bir değerlendirme yapılmıştır. Müslümanlar arasında vahim sıkıntıları izale edecek, dostluk ilişkilerine kuvvet verecek bu dokuz mihenk risalelerde şöyle sıralanmıştır:[24]

1 - Müsbet hareket etmektir ki; yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adaveti ve başkalarının tenkisi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin; onlarla meşgul olmasın.

 2 - Belki daire-i İslâmiyet içinde hangi meşrebde olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak olacak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifak ederek...

3 - Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise: "Mesleğim haktır yahud daha güzeldir" diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden, "Hak yalnız benim mesleğimdir" veyahut "Güzel benim meşrebimdir" diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek.

4 - Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlahînin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmekle...

5 - Hem ehl-i dalalet ve haksızlık -tesanüd sebebiyle- cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı manevînin dehasıyla hücumu zamanında; o şahs-ı manevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlub düştüğünü anlayıp ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı manevî çıkarıp o müdhiş şahs-ı manevî-i dalalete karşı, hakkaniyeti muhafaza ettirmek.

6 - Ve hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için...
7 - Nefsini ve enaniyetini
8 - Ve yanlış düşündüğü izzetini
9 - Ve ehemmiyetsiz rekabetkârane hissiyatını terketmekle ihlası kazanır, vazifesini hakkıyla îfa eder

 

6.Gönlümüze Açılan Pencereler


“Pencereler olmasaydı, hep karanlıklarda kalırdık.” Anonim

Kanaatimize göre, gönlümüze açılan dostluk pencerelerini şöyle hülasa etmek mümkündür:

BİRİNCİ PENCERE: NEBEVİ BİR İHTAR

Peygamber Efendimiz(s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde  “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda ) iman etmiş olamazsınız.”[25] Buyurmaktadır.

Evet, emr-i nebevi açıktır ve çok düşündürücüdür. Çünkü dikkat edilirse, bu hadis-i şerifte Müslümanların birbirlerini sevmeleri “imanın lazımı” olarak ifade edilmiştir. İmanın lazımını yerine getirmek, imanın gereğini icra etmek, her müslümanın boynuna bir borçtur. Bu sorumluluktan kaçınılamaz. Cenneti talep eden her müslümanın, ebedi nimetlere ve sonsuz rahmete mazhar olmak isteyen her müminin, bu hadis-i şerifin hükmüyle amel etmesi gerekir. Aksi halde akıbet vahim olabilir. Demek ki, uhuvvete ihanet öyle bir cinayet-i azimedir ki, müminin cennete girmesini engeller; saadet-i ebediyesini baltalar. Evet, evet! İnsanın kendi iradesiyle ebedi saadetini berbat etmesi, baltalaması kar-ı akıl değildir.

 

İKİNCİ PENCERE: RAHMANÎ TECELLİ

O Dehşetli ahiret gününde, ikinci dirilişte, mahkeme-i Kübra’da, Allah-u Azimüşşan(C.C) eğer Kahhar, Cebbar, Müntakim, Hak ve Adl, gibi Celali isimleriyle tecelli etse, hiç kimse kurtulamaz.  Hâlbuki Zat-ı Akdes, azamet ve Kibriya, haşmet-i Ulûhiyet, saltanat-ı Rububiyet gibi azim tecellilerinin akabinde, Rauf ve Rahim, Vedüd ve Latif, Halim ve Muhsin isimleriyle hadsiz rahmet ve merhametini sergileyecek; netice itibariyle iyiliği güzelliğine, hasenatı seyyiatına kemiyeten veya keyfiyeten galip olan kullarını af ve gufrana mazhar kılacak, cennet nimetine kavuşturacaktır.

Şimdi bu noktada biraz düşünelim. Tefekkür edelim. Cenab-ı Hak, iyiliği kötülüğüne galip olan kullarını af ediyor, cennetle tebşir ediyor. O halde, ebedi hayat için geçerli olan bu rahmani ölçüyü gelin şu fani dünya hayatında da kullanalım. İyiliği kötülüğüne galebe edenleri sevelim. Onlarla aramızda “dostluk köprüleri” kuralım. Gönül dostluklarımızı perçimleyelim. Kusursuz dost aramayalım! Bu rahmani ölçüyü şu dünya hayatında da esas kabul edelim. Muktezasıyla da amel edelim.

 

ÜÇÜNCÜ PENCERE: HAKİMANE BİR DEĞERLENDİRME

Risale-i Nur Külliyatında “Mektubat” isimli risalede çok hakimane, latif ve şefkat yüklü bir değerlendirme yapmıştır. Bu değerlendirmeye mutabık bir bakış açısı, tarz ve yaklaşım, gönüllere inşirah verir; kalpleri lezzetlenir, hiddet ve şiddeti keser, gayz ve gadabı eritir. Buzları çözer. Gönüllere rahatlık sağlar.

İşte o değerlendirme şudur:“Mü'min kardeşinden sana gelen bir fenalığı, bütün bütün ona verip, onu mahkûm edemezsin. Çünki evvelâ, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir. Sâniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adavet değil, belki nefsine mağlub olduğundan acımak ve nedamet edeceğini beklemek. Sâlisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör; bir hisse de ona ver. Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlub edecek afv u safh ile ve ulüvvücenablıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.”[26]


DÖRDÜNCÜ PENCERE: DOSTLUĞUN ÜÇ GÖSTERGESİ

Risale-i Nur’da Marifetullah’ın delilleri “Onuncu Nota”da sıralamış: “su gibidir, hava gibidir, nur gibidir.” denilmiş. Anladığımız kadarıyla, Marifetullah için geçerli olan bu deliller, dostluk için, kardeşlik için, uhuvvet için de geçerlidir. Yani, bu üç delili(Su, hava, nur), dostluk adına ve uhuvvet hesabına da uygulamaya sokabilir. Hayatımıza yansıtabiliriz.

Yansıtırsak ne olur?
Bakın şöyle olur:

“Canım, kardeşim, Ahmed’im! Sen bana su gibisin. Seninle birlikte olunca, sanki içim yıkanıyor, kirlerim dökülüyor, paslarım izale oluyor, tertemiz oluyorum. O tatlı muhabbetinle, o hasbi tebessümünle yıkıyorsun beni!”

“Aziz, sıddık kardeşim! Mehmed’im! Sen de bana hava gibisin. Seninle teneffüs ediyorum. Seni görünce, göğsün açılıyor, ciğerlerim bayram ediyor. Sinem sanki firdevsi bir cenneti yaşıyor. Sohbetin, bakış ve nazarın teveccüh ve tebessümün nesim-i nev bahar gibi geliyor bana.”

“Dava arkadaşım, Can yoldaşım, değerli Kardeşim,  Mahmud’um! Sen de bana Nur gibisin. Önünü aydınlatıyorsun. Bana ışık oluyorsun. Yol gösteriyorsun. Beni tenvir ediyorsun. Karanlıklarımı izale ediyorsun! İmanıma, izanıma, ikanıma kuvvet veriyorsun!”

Evet, gelin bizler de su gibi, hava gibi, nur gibi olmaya çalışalım. Marifet devletinde, uhuvvet cennetinde yaşamaya gayret gösterelim.    

Cevr-ü cefadan ahd-ı vefaya, kabz-ı kesiften, hazm-ı şıfaya, hüzn-ü elimden, zevk-i safaya geçelim!

 

BEŞİNCİ PENCERE: AHD-I VEFA

Hz. Üstad, değil canlılar, cansız eşyalar ile bile gönül ilişkisini sürdürmüş. Kendi kaşığıyla ünsiyet kurmuş, onu kulpunun kırılmasına, atılıp kullanılmamasına gönlü razı olmamış.

Evet, bizlerin de, bu hatırayı düşünüp, bir murakabe ve muhasebe yapmamız icap etmez mi?

Gelin! Bu Allah dostunun kaşığı gösterdiği bu ahd-ı vefayı, bu gönül ilişkisini, biz de dava arkadaşlarımıza, dostlarımıza gösterelim.

Evet! Gelin bu gönül ilişkilerimiz geliştirelim. Onları tutup atmayalım. Arkalarından atıp tutmayalım! Kırık ve çıkıkı olanlar varsa, onları muhabbet macunlarıyla yapıştıralım, uhuvvet bantlarıyla saralım.

Gelin birlikte ve el ele sökükleri dikelim. Gelin gedikleri kapatalım. Çatlakları kevliyelim. Yaraları tedavi edelim. İnsanları yargılamaktan ziyade onları anlamaya çalışalım. İnsaniyete layık itibarla onlarla dostluk ilişkilerini devam ettirelim. Gelin onları şefkatle bağrımıza basalım.

 

ALTINCI PENCERE: ESMANIN TENEVVÜÜ

Hakikat noktasından bakıldığında eşyanın tenevvü ve varlık dünyasının çeşitliliği Esma-i İlahiye’nin farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu farklılıkların çok hikmetleri, ince sırları, pek çok faydaları, derin manaları, latif güzellikleri vardır.

Şimdi, şöyle düşünelim! Bir bahçemiz var! Ama o bahçede sadece kayısı ağaçları var. Bahçe güzel! Kaysılar da güzel! Ama güzelliğin de pek çok tabakaları var! Bu bahçede elma, armut, kiraz, erik, şeftali ağaçları da olsa bahçemiz daha güzel, daha faydalı, daha şirin, daha latif ve daha mükemmel, daha muazzam olmaz mı?

Şimdi gelin dostlar bu bahçemizi Pek çok meyvelerle donatalım. Daha muhteşem bir keyfiyete taşıyalım. Birlikte, el ele Firdevsi bir cennete çevirelim. Güller, laleler, sümbüller, menekşeler boy versin o bahçede.. Yüzlerce Muhabbet kuşları şak şak  ötsün.. Arılar bal  yapsın.. kelebekler kanat çırpsın.. O bahçe gülistana dönsün.. İnşallah…

 

Dipnotlar

[1] Sözler, rnk.s.240

[2] Sözler, rnk.s.238

[3] Lem’alar, rnk.s.22

[4] Şualar, rnk.s.54

[5] Lem’alar, rnk.s. 402

[6] Sözler,rnk.s.235

[7] Lem’alar, rnk.s. 273

[8] Sözler, rnk.s.242

[9] Mektubat, rnk. s.282

[10] Sözler, rnk.s803

[11] Şahiner, Son şahitler 4/21
[12] Risale-i Nur’un Metod ve gayesi, s.7

[13] Sözler, rnk.s.243

[14] Saff-ı evvel ağabeylerimiz, bu çınar ağacıyla ilgili şöyle bir hatırayı nakletmişlerdi: Barla’da ihtiyar bir kadın O çınar ağacının altındaki gürül gürül akan çeşmeden sabahın erken saatlerinde evine su taşırken Hz. Üstad’ın Çınar ağacının dalları arasında rikkatli bir biçimde dua, iltica ve münacatı işitmiş. Sabahleyin Üstad’ın hizmetkârlarına: “Hoca efendi hasta. Sabaha kadar inledi durdu. Niye Hoca efendiyi doktora götürmüyorsunuz? Sizde hiç şefkat ve merhamet yok mu ?” demiş.
[15] Tarihçe-i hayat, rnk.

[16] Sözler, rnk. s. 499

[17] Sözler, rnk.s. 736

[18] Şualar, rnk.s.317

[19] Lem’alar, rnk.s.

[20] Şualar, rnk.s. 61

[21] Uhuvvet Risalesi, rnk.s.48

[22] Mektubat, rnk. s. 285

[23] “Reisicumhur'a ve Başvekil'e” başlıklı bir lahika mektubunda Hz Üstad şöyle buyurmuştur:

“Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçare garib ihtiyar der ki: Size iki hakikatı beyan ediyorum:Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak'la gayet muvaffakıyetkârane ittifakını, bu millete kemal-i samimiyetle, sürur ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşâallah dörtyüz milyon İslâm'ın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i ammenin teminine kat'î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim.”

“Sizin bu defaki Irak ve Pakistan'la pek kıymetdar ittifakınız, inşâallah bu tehlikeli rkçılığın zararını def'edecek ve dört-beş milyon ırkçıların yerine, dörtyüz milyon kardeş müslümanları ve sekizyüz milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hristiyan ve sair dinler sahiblerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına, ruhuma kanaat geldiğinden size beyan ediyorum.” (Emirdağ Lahikası-II, rnk.228)

[24] Lem’alar, rnk. s.170

[25] Müslim, İman, 93; Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyame, 56

[26] Mektubat, rnk.s.285

1. Hz. İbrahim ve Dostluk Sempozyumu, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 11, s. 195-216, 22-24 Mart 2013 

popüler cevapdünya atlası