Risale-i Nur’a Nasıl Sadık Olunur?

Eklenme Tarihi: 28 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 28 Şubat 2017

 

Senai Demirci

Risale-i Nur’un iki özel bahsini hatırlayarak başlayalım: Birinci ve İkinci Lem’âlar. Yûnus [as] ve Eyyub [as] kıssaları.

Üstad iki kıssanın detaylarını bir iki cümlede hızlıca özetler. Acelesi varmış gibi:

“Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette…” [Birinci Lem’â]

“Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek, kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra, yaralarından tevellüt eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman…” [İkinci Lem’â]

Aslında acelesi yok Üstad’ın, kıssayı hiç alışık olmadığımız bir şekilde uzatır. Kıssanın devamını içimize yazar, içimizde detaylandırır. Hayatımızın kıyılarına vurur kıssanın anlamını:

“İşte, Hazret-i Yunus Aleyhisselâm’ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz.”

“İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyûb'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz.”

Kıssayı “şimdi”ye bağlar, “burada”n devam ettirir Üstad.

İstikbal gecesinin zifirinde kaybolan, dünya denizinin ölümcül dalgalarına atılan, nefsimizin balığınca yutulan biziz, biz! Demek ki Yûnus bize ayna… [İ]şlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. Dilimizi zikirden, kalbimizi fikirden alıkoyar. Anlaşılan o ki, yara bere içindeki Eyyub biziz. Eyyub’un hâli bizim halimizin yansıması…

Üstad bize bir yöntem sunar, incelikli bir bakış açısı kazandırmak ister. Kıssada kendi vaziyetimizi görmeyi öğretir. “Evvel zaman hikâyesi” olarak okunan kıssayı, şimdimizin diri kıpırtısı olarak d/okunaklı hale getirir.

Balık tutmak ile balık tutmayı öğretmek arasındaki farkı çok iyi biliriz. Üstad’ın tuttuğu balıkla yetinirsek, Birinci ve İkinci Lem’â sadece okuduğumuz kadardır. Ama balık tutmayı öğreten Üstad’a sadık olursak, Birinci ve İkinci Lem’â tüm kıssaları anlatır. İçimizde sürekli akan bir nehre dönüşür. Hayatımız olur, ömrümüzü resmeder.

Şu halde, kendi vaziyetimizi gördüğümüz her kıssa, iç dışa dış içe çevrildiğimizde yaşayacağımız her sınamadır. Meselâ, İbrahim’in[as] “lâ uhibbu’l afilîn” diye gözyaşı döktüğü sahne bizim sahnemizdir. Faniliğin dokunuşuyla ağlayan o kalp bizim göğsümüzde çırpınmaktadır. İbrahim çığlığı, nabzımız kadar yakındır bize, kalbimizin atışı gibi diridir. Meselâ, Mûsa’nın [as] Hızır’la yaşadığı şaşkınlık sahneleri bizim vaziyetimizin yansımasıdır. Gemisi delineniz biz… Nûh’un [as] yakınlarını kurtarmak için çırpındığı tufan bizim üzerimizdedir; boğulmak üzereyiz. Zülkarneyn’in batıya ve doğuya gelip geçmeleri bizim maceramız değilse, bize niye anlatılır ki? Her akşamımız bir batı seyahati değil mi? Her sabahımız Zülkarneyn gibi bir seyahatin eşiğine bırakmıyor mu bizi?

Misaller çoğaltılabilir… Çoğaltılmalı da… Çoğaltılırsa, anlaşılır ki, Birinci ve İkinci Lem’â her kıssa ile yeniden yazılır, yeniden okunur. Yeni metinler doğurur.

Birinci ve İkinci Lem’âları tüm çağrışımlarından arındırıp tekrarlamak Birinci ve İkinci Lem’â’ya sadakat midir? Yoksa, tüm kıssalara nüve olan kabuğunu kırarak diğer kıssaları yorumlayacak heyecanı kuşanmak mı sadakattir?

Metnin doğurganlığını inkâr eden, metni kısırlaştırır, ebter sanır. Oysa metin kendisini çoğaltan bir nüvedir. Risale metni, insanın iç sesini yankılayan gerçeğin hamelesidir. Sürekli akan bir kevserdir; dudağımıza dokunur, dimağımıza vurur.

Metne sadakat, metnin hamile olduğu gerçeğe sadakattir. Öyle değil mi?

***

Risale-i Nur’a sadık kalmak için çoğu kez başını Risale-i Nur’un sayfalarından kaldırmak gerekir. Çünkü Risale-i Nur’a bakmak değildir görevimiz, Risale-i Nur’dan bakmaktır. Dağlara çağırır, ovalara yolcular, göğe baktırır. Yıldızların sesini dinlemeye hazırlar.

Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,
Nâme-i nurîyn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.

Kurduğu her bir cümlenin son noktasına gelmeden, kâinat kitabının satırlarını ödev diye verir muhatabına. Göklerde gezdirir, yeryüzünün rengârenk sürprizleriyle buluşturur. Sessizce açılan tomurcukların tebessümüyle şaşırtır, şırıldayarak akan derelerin dilini öğretir bize. Denizlerin mavisini sevdirir, çöllerin kıvrımlarını hayal ettirir.

“…nasıl sahrâlarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, her biri bir Sâni-i Hakîmin vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber…”

Sarı çiçekli yamaçlarda bekler bizi Risale-i Nur müellifi. Otuzüçüncü Söz’de “Pencere”lerden baktırır. Bahar mevsiminin pembe beyaz, sarı yeşil dal uçlarına eğdirir gönlümüzü. “Suret”lerin ötesine geçirir “hakikat”lerle tanıştırır bizi Haşir Risalesi’nde. Erik dallarından ebedi ümitler okur. Sonsuza hasret kalbimizi üzüm bağlarıyla teselli eder. Yirmidördüncü Söz’de, zühre, katre ve reşha’nın nüanslarına tutundurarak, kâinat ağacının dallarında gezdirir. Ay ışığının su damlasındaki yansımasına odaklar gönlümüzü. Çiçek yüzlerinin gün ışığını renklere ayrıştırması üzerinden hakikat dersi verir. Uçup giden tohumların ‘ince kanat’larına tutundurur akıllarımızı.

Fâtır-ı Hakîm, onların mânevî dualarını kabul edip ki, bir taifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir; her tarafa uçup gidiyorlar…

Taşların kalbine dokundurur muhatabını Birinci Söz’de. Latif kök ve damarların yolunda, güzellerin dokunmasıyla, güzellerin yolunda toprak olan âşıklar diye sevdirir soğuk ve katı taşları. Taşların “insan kalbinden de yumuşak” olduğunu haber verir. Tam da burada, Risale-i Nur’u kucağımıza alıp Bakara Suresi’nin 74. ayetine heyecanla bakmamızı ister. Risale’nin sadık olduğu asıl kaynağa, Kur’ân’a sadık olmamızı bekler. Başka bir bakışla okumamızı ister Kur’ân sayfalarını da.

Kıssa-yı İbrahim’in[as] aynasında anlatır hâlimizi bize. Hararet karşısında günlerce yaş kalan yaprakları birer ‘aza-yı İbrahim’ olarak seyretmemizi umar. Dal uçlarına çeviririz başımızı ki, meğer ateşi gül bahçesi eyleyen o mucize hemen şimdi burada, yanı başımızdaymış. Böylece yeniden alevlendirir ateşlerde gül arayan İbrahimî hasretimizi.

Güzel yüzlerde dolaştırır gözlerimizi Risale-i Nur. Gözlerimize değen her şeyi bir ‘harf’ diye yeni baştan okutturur. Varlığın güzel yüzünde yazılı şiirin akışına dâhil eder b/akışlarımızı.

Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin? Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır.

Daha neler neler…

Risale-i Nur’a sadık olmak, Risale-i Nur’u okumayı Risale-i Nur’dan her şeyi okumaya çevirmektir, vesselâm.

***

Risale-i Nur, İslam medeniyeti birikiminin, insanlık düşünce mirasının yamaçları üzerine yükselen bir zirvedir. Kritik alıntıları vardır. Sık sık referanslar verir. Diri fikirleri hatırlatır. Hep güncel ve taze olan insanî çırpınışları görür, kalbî çığlıkları duyar.

Başka ağızlardan çıkan sızılara, sancılara, hasretlere, arayışlara kulak kabarmamızı bekler. İnsanlığın düşe kalka ilerleyen yürüyüşüne refakat etmemizi ister. Düştüğümüz her yere el uzatır. Şiirlerde tortulanan gönül dertlerine dokunur.

Risale-i Nur’a sadakat, Risale-i Nur’un sadık olduğu aktif düşünceye, üretken tefekküre sadık olmaktır. Tam da bu yüzden, Risale-i Nur’a sadakatini sık sık külliyatın yanında kütüphanede başka kitap arayarak göstermek gerekir.

İbnî Arabî’nin sarsıcı bakışını giydirir bize. Füsus’un sayfalarından sırlar taşırır kalbimize. Dudaklarımıza Molla Camî’den yakarışlar koyar. “Yeki hâh, yeki hân…” diye diye yüreğimize su serper. Şirazlı Sadi’nin ince tefekkürünü koyar aklımıza. Bostan’da gezdirir ruhumuzu, Gülistan’da sevindirir bizi.

Mevlana’nın aşkla akan şiiriyle teselli eder hüzünlerimizi. Ney’in inleyişiyle hemhal eder canımızı. Öyle inceden işler ki metne, Celaleddin’e Şems eder kalbimizi. Mesnevi-yi Şerif’i, FiHiMaFih’i, Divan-ı Kebir’i yazan kalbe sırdaş eyler bizi.

Zemahşeri’nin tefsirinin inceliklerinde yoğurur şaşkın aklımızı. Hiç eskimeyen heceleri inci diye dizer aklımızın ipine. Kur’ân kelimelerinin ince nüanslarını duyumsatarak akıtır ana metni. İsfahanî’nin Mu’cem’ini gizlice örer içimize

Abdulkadir-i Geylânî’nin dua sağanağında yıkar utanmış yüzlerimizi. Niyazi-yi Mısrî’nin kederli inleyişlerinden ümitler devşirir. Yunus’un sözlerini yenileyerek koyar ağzımıza…

İsimlerini vermese de beka isteyen bir kalple bu fani âlemde yaşamanın sancısını dillendiregelmiş Kafka’nın, Nietzsche’nin ve nicesinin sorularını sorar da, takıldıkları eşikten başlatır yürüyüşümüzü. İmanın bedelini, fani olmanın sancısını çekerek ödeyenlerden olmamızı ister. Sahihleştirir imanımızı ve amelimizi. Ezberlere yaslamaz aklımızı. Şablonlarla avutmaz. Yine yeni yeniden yokuşlarda terletir aklımızı.

Risale-i Nur’a sadakat, onu karşı çıktığı şablona hapsederek, terk ettirdiği ezbere indirgeyerek olmaz!Olmadı

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası