Risale-i Nur’a nasıl perde olunur?

Eklenme Tarihi: 03 Mart 2017

Risale-i Nur, yazılı bir metindir. Yazılı her metin ise, okunmak içindir. Okuma eylemi ise, üç bileşenlidir: Görmek/anlamak/yaşamak.

Görmenin nesnesi, lafızdır. Kâğıt üstündeki harfler, bilgisayar ekranındaki işaretler, trafik levhasındaki semboller lafızdır. Okuyucu görene kadar, lafız sessizdir; bir şey söyleyemez, işaretler dilsizdir, semboller anlam ifade edemez. Okuyucunun görmesiyle, harflerin ya da işaretlerin rengi, konumu, sıralanışı, biçimi üzerinden bir ‘anlama’ faaliyeti başlar.

Okuyucu, göstergeler arasında bağ kurar, harfleri birbirine vurur, heceleri buluşturur, kelimeler inşa eder, cümleleri keşfeder. Böylece anlam ortaya çıkar. Zira harfleri, işaretleri ve sembolleri önceden yazan, bir ‘anlam’ saklar, bu anlamı muhatabına aktarmak ister; anlamın açığa çıkması için muhatabını okumasını bekler. Anlamı üreten okuyucu ise, bu anlama göre hareket eder, tavır alır, hisseder, yaşar. Böylece metni yazanın maksadı gerçekleşir.

Bu prensip, basit bir trafik levhası ya da sade bir lokanta menüsü için de geçerlidir. ‘Sola dönülmez’i işaretleyen bir trafik levhası, önce lafzıyla göze çarpar, sonra sürücünün aklına anlam koyar; nihayet, sürücü sola değil de sağa dönmeyi tercih ederek lafzın maksadınca hareket eder, yaşar. Lokanta menüsünde yazılan içecek ve yiyecek isimleri lafızlarını müşteri ciddiye alır; okur, anlar ve garsona sipariş verir. Gördüğü lafızlardan anladığı anlama göre maksadının gerçekleşeceğinden emindir; yemeğini bekler.

Trafik levhasını yüzünden okuyan, anlamıyla ilgilenmeyen; trafik levhasını o noktaya koyanların maksadını ciddiye almıyor demektir. Lokanta menüsünün lafzını tekrarlayıp yemek siparişi vermeyen, lokantada bile hoş karşılanmaz.

Risale-i Nur’un lafzını okumamız, lafızdan anlam üretmemiz, anlamın maksadını ise kavramamız beklenir. Şu halde, Risale-i Nur metninin anlamı ve maksadı, elbette ki yorumlamayı, yeni fikirler üretmeyi, taze düşüncelerle hareket etmeyi gerektirir. Metnin sadece okuyucusu olmak ya da yazanı olmakla yetinmek, lafzın ifade ettiği anlamı yok saymak, anlamın kast ettiği maksada körleşmektir.

Risale-i Nur’u okuyanların, Risale-i Nur’un anlamı üzerine konuşması, makale yazması, maksadını izlemek adına eserler ortaya koyması, kendi aralarında müzakereler yapması, Risale-i Nur metnini ciddiye almaktır, öncelemektir, doğurganlığının icabını yerine getirmektir, tenvir görevini sürdürmektir. Risale-i Nur okurunun yazdıklarını, söylediklerini Risale-i Nur’a perde sanmak, Risale-i Nur metnini yeni düşünceler doğurmayan, yeni fikirler mayalamayan, taze ilhamlar uyandırmayan kısır ve ölü bir metin olarak görmektir.

Bu ise ağır bir perdelemedir.

Vâ esefâ...

***

Üstad Bediüzzaman Said Nursî, kanayan, ağlayan, sızlanan, tereddütler içinde kıvranan, düşe kalka yürüyen, unutan/hatırlayan bir insan olarak yüzleşir kâinat kitabıyla. Baştan sona bir yüzleşme sancısının kaydıdır Risale-i Nur. Varoluşun gerçeğine dışarıdan bakmakla yetinmez; varlığın içinde akmayı göze alır. Muhatabına varoluş sancıları yaşatır, sarsıcı sorular sorar, fena/beka çelişkisini batırır kalbine. Sonsuzluğa âşık bir kalbin yaşayabileceği elemleri, hüzünleri, sevinçleri seslendirir. Ezberlerin ardına saklamaz kalbi. Şablon tesellilerin kuşağına sarmaz ruhu. Çıplak bırakır kalbi ve ruhu. Rüzgâra açar insanı. Ten kafesine mahpus bir ruhun ağrılı çırpınışlarını dillendirir. Denizi kıyıdan seyrettirmekle yetinmez; muhatabını denizin içine alır, dalgaları duyumsatır, ıslatır.

Said Nursî, kalbimizi varoluşun pürüzlerine vurur. Kanadı kırık kuşlardan, çabucak solan çiçeklerden, kederli yaprak hışırtılarından, gurbet yalnızlığının acılarından söz açar. “Tuzu kuru” değildir. Kâinatı bir soruya dönüştürür; varoluşun her hecesini duymaya odaklanır. Nehrin akışından, tomurcukların açılışına kadar, taşın katılığından ateşin yakıcılığına kadar, zalimlerin zulmüyle gitmesinden, mazlumların çaresiz gözyaşlarına kadar her şeyi duyumsatır. Varlığın göğsüne koyar kalbimizi. Namazı anlatırken, secdeyi sevdirirken, “batan şeyler sevilmez!” çığlığını koyar can kulağımıza…

İşte bu yüzden, Risale-i Nur, üst üste yığılacak, biriktirilecek bilgiler sunmaz; bizi her cümlesinde ortadan ikiye ayıran bir vuruş yapar, her bahsiyle yeni bir miladı başlatır. Hakikate kalbimizle katılmamızı bekler. Kuru bir teori kitabı değildir ki, tekrarıyla ve ezberiyle yetinilsin! Duyguları kavrayan, latifeleri doyuran bir seyre katar okuyucusunu.

Risale-i Nur metni, tekrarlanmayı değil duyumsanmayı hak eden biricik metindir. Risale-i Nur’da bir insan olarak Said Nursi’nin yaşadığı, kaydettiği dönüşümlere şahit olan okuyucu, kendi içine döner, içini okumaya başlar; içgörüsünü geliştirir. İçinde uyuttuğu sancıların sesini bulur Risale’de. Unuttuğu soruların sesini bulur dudaklarında. Böylece, kendi cümleleriyle, kendi duygularıyla var olmayı öğrenir. Başkalarını adam etmek üzere değil, kendini eğitmek üzere içten cümleler kurar, sahih nasihatler verir. İçeriden konuşur, iç/ten söyler.

Risale-i Nur, okuyucusunu dertlendirir. Dert ise söyletir.

Risale-i Nur’dan alıntılar yapmakla yetinmek, Risale-i Nur’un duygulara nüfuz eden, insan fıtratının yatağına dokunan akışkan metnine katılmamaktır. Risale-i Nur okuyan birinin, Risale-i Nur’dan başka bir şey konuşmaması marifet değildir. Aksine, Risale-i Nur okuyan her şeyi konuşur, her hali herkesten çok duyumsar. Her şeyi konuşur ama Risale-i Nur’un kazandırdığı bakış açısıyla konuşur. Birini “Risale-i Nur’dan başka bir şey konuşmaz” diye övmek, onu Risale-i Nur’un bakış açısından nasipsiz olmakla suçlamaktır. Ya da Risale-i Nur’u fikir üretmeyen, ilham vermeyen, bakış açısı kazandırmayan yavan bir metin sanmaktır.

Risale-i Nur’a perde olmak, öyle olmaz böyle olur!

***

Risale-i Nur, Kur’ân adına yazılmıştır. “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu âleme göster”mek üzere kaleme alınmıştır. Kur’ân’ın tercümanıdır; Kur’ân’a doğrudan muhatap olma çabasının kaydıdır. Ayetlerin anlam yatağı üzerinden akmaktadır.

Vahye dışarıdan bakan teknik tefsir geleneğinden farklı olarak, vahyin içinde akar, vahyin içinden bakmayı belletir. “Deme”lerden “olma”lara taşır okuyucusunu. Bunun en çarpıcı örneği, teknik olarak tefsir çizgisi içinde kalan İşârât’ül İ’caz’daki Besmele tefsiriyle Birinci Söz’ün farkıdır. İşârât’ta, besmelenin harflerinin ve kelimelerin dizilişinin anlamı (nazm-ı meâni) üzerinde durulur. Birinci Söz’de ise, insanın “Bismillah” demesini gerektiren hâl dili çözümlenir. Sadece insanın değil her şeyin, taşın ve ateşin de, latif köklerin ve nazenin yaprakların da “Allah adına hareket ettiğine” şahit olunur. Muhatap ‘bismillah’ demekten, “bismillah’ demeyi gerektiren bir hâle çağrılır. (Aynı farkı, İşârât’ül İ’caz’daki Fatiha tefsiri ile en azından Dokuzuncu ve On Birinci Söz’deki Fatiha duyuşunu kıyaslayarak da görebiliriz!)

Birinci Söz’de,“Bismillah” demenin, hayattaki karşılığı bir değer olarak sunulur. Her hareketi Allah’ın izniyle olan insanın, mütevazı olmaktan başka doğru ve yerinde yaşama seçeneği olmadığı anlaşılır. ‘Tevazu’ erdemi, Bismillah demenin karşılığı olarak kodlanır. Allah adına hareket etmeyen ise ‘mağrur’dur; kendi gerçekliği hakkında ‘aldanmış’ olarak resmedilir.

Birinci Söz örneğinden ilerlersek, Risale-i Nur’un bir ömürlük dönüşüm daveti olduğunu anlarız. Risale-i Nur, bir seyr-i sülûktur; sürekli bir yolculuktur, her daim yolda olmaktır. Allah adına hareket edip etmemek gibi, mağrur ya da mütevazı olmak gibi bıçak sırtı bir sınamada bulmaktır kendini. Risale-i Nur’u okumak, kendini okumaya başlamaktır, kendi halini gözden geçirmeyi göze almaktır, ‘gel-git’ler arasında salınmaya razı olmaktır, düşe kalka yürüdüğünü itiraf etmektir.

Vahyin etki alanına dâhil olmak için okunur Risale-i Nur. Vahyin çağırdığı yere doğru yürümek için okunur. Aklımızı vahyin inşasına açık hale getirir. Kur’ân’ı yüzünden okumayı yüreğinden okumaya çevirecek bir b/akış sunar.

Tam da bu yüzden, Risale-i Nur, üst üste yığılacak, bir bir biriktirilecek bilgiler sunmaz; bizi her cümlesinde ortadan ikiye ayıran vuruşlar yapar, her bahsiyle yeni bir milad başlatır. “Kelime”nin asıl anlamının hakkını verir; iz bırakır ve yaralar muhatabını. Risale-i Nur’u alıntıladığımızda, ‘yaralanma’ riskimiz yoktur; kelimenin bizde iz bırakmasına izin vermeyiz. Sürekli alıntılama alışkanlığı, sadece okumakla yetinme anlayışı, ne yazık ki, Risale-i Nur’u da bir tür ‘yüzünden okuma’ya mahkum ediyor.

Risale-i Nur’u ‘alıntılamak’tan Risale-i Nur’dan ‘alınma’ya geçebilirsek, Kur’ân’ın hakkını (ve Kur’ân’ın hakkını vermek için yazılan Risale-i Nur’un hakkını) vereceğiz. Kur’ân’ı yüzünden okumaktan yüreğinden okumaya doğrudan geçiş yolu sunarken, Risale-i Nur’u da yüzünden okumaya mahkûm etmek büyük bir talihsizlik, tarifsiz bir hüsrandır.

Dahası, böyle bir durumda, Risale-i Nur’a perde olmaktan değil, Risale-i Nur’u perde yapmaktan söz edebiliriz. Hem de en net ayna olduğu, en güzel gösterdiği Kur’ân’a…

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası