Risale-i Nur bin yıllık şüpheleri izale ederek Alevilerin İslamla ilişkisini yeniden kuruyor

Eklenme Tarihi: 15 Ekim 2013 | Güncelleme Tarihi: 10 Şubat 2017

Doç. Dr. Ahmet YILDIZ'ınRisale-i Nurda Alevilik, Ehl-İ Beyt ie Şia Çalıştayı konuşma metnidir

Aslında Hazret-i Hasan’ın altı aylık halifeliğinin mütemmimi ifadesi şunu ifade eğiyor: “Vazife-i hilafetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-i imaniye noktasında Hazret-i Hasan’ın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife” nazarıyla bakabiliriz. Yani neşr-i hakaik-i inamiye noktasında hilafet fonksiyonu devam ettiriyor. “Madem Nur şakirtlerinin Üstadı İmam-ı Ali’dir.” Bunların anahtar kelimeler olarak kavramlaşmıştır. “Nurun mesleğinde de Al-i Beyt esastır. Öyleyse hakiki Alevilerin kemal-i iştiyak ile bu daireye girmeleri gerektir.” Şimdi Emrah hocanın sunumu çok zengin çağrışımlarla doluydu. Arada böyle bir sürü şey söyleme ihtiyacı hissettim zihnimden ama söyledim zaten, bahsettim, paylaştım. Sondakini başta söylemek açısından şu önemli bence.

13. Mektup’taki “bu zamanda hayat-ı ictimaiyeyi beşeriye bir bataklığa girdi” temsilinin bu meseleyle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Şimdi Alevi toplumuyla nasıl ilişki kurabileceğimize dair temel bir çerçeve ortaya koyuyor. O nedir? İnsanların yüzde yirmisini sahil-i selamete ulaşabilenler olarak tasnif ettikten sonra geriye kalan yüzde seksen yani büyük çoğunluk yani bu çoğunluğu bu zamanda hayat-ı ictimaiye ve beşeriyede diyor. Yani genel bir tanımlama yapıyor aslında. Bunların da sadece yüzde yirmisi dalaletten lezzet alan temerrüt küfrü içerisinde insanlarla sınırlıyor. Geriye kalanları tamamını mütehayyirler olarak tanımlıyor. Bir tür müeelfetü’l-kulüb gibi bir şey. Şimdi mütehayyir, tahayyür içinde olan insan yani şaşkın durumdadır, ne yapacağını bilemiyor, bir arayış içerisindedir.

Bu arayış neyi ifade ediyor? Bir bataklığın içerisine girmiş ve karanlık. Bataklığı fark edemiyor. Bataklığın içinde ama bataklığı fark edemiyor. Fakat ondan kurtulmak istiyor. Onun iyi bir şey olmadığının farkında. Bataklığı hissedebilmesi için ve bataklıkta nereye gittiğini tayin edebilmesi için ışığa ihtiyacı var. Şimdi bunlara ışığı gösteren insanların elinde topuz taşımaması gerekiyor. AK Partiyle ilişkisinin kurulması, herhangi bir siyasi grupla ya da Diyanetle ilişkisinin kurulması benim zihnimde topuz çağrışımı yaptırıyor. Çünkü siz ışıkla o insanlara yol gösteriyorsunuz. O insanlar ışığa yöneliyor. Ama arkada topuz gördüğünde tereddüt edecektir. Tahayyür durumu onu ifade edecektir ve o muhtemelen yönelmeyecektir. “Ben buradan belki kurtulabilirim. Işığı gösterdi bana ama bu adam bana ışığı gösteren elinde bir topuz taşıyor. Elinde başka bir iktidarın siyaset cereyanı var. Dolayısıyla aslında bu beni kurtarmak için orda değil, kendi halkasına dahil etmek için orda ya da beni cezalandırmak istiyor. Her halükarda ben ona emniyet edemem, güvenemem.”

Temel mesele emniyet ortamının tesis edilmesi gibi görünüyor. Güven ilişkisi deminde atıf yaptığımız gibi. Bunun da temel şeyi de bana iletişim ve etkileşim kanallarının oluşturulması gibi geliyor. Bosna savaşında da yaşandı. İletişim ve birbiriyle etkileşim içerisinde olan insanlar, birbirlerini düşman olarak tanımlayamaz, tasavvur edemez. Çünkü onu etiyle buduyla eksiğiyle artısıyla alışkanlıklarıyla insan olarak algılıyorsunuz. Onun aslında iyi taraflarını da görüyorsunuz. Dolayısıyla onu insandışılaştırma ya da şeytanlaştırma, her türlü olumsuzluğu ona yükleyemez. Mesela ezik bir semboldür, her türlü olumsuzluğun, zülüm üzerine yüklendiği kavramlaştırmadır. Ama bu toplumsallaştığında çok problemli bir kavramlaştırmadır. Çünkü kendisinden olmayan herkesi yezid olarak görme gibi eğilimi ortaya çıkarıyor. Bu çok ciddi bir şey. Oysa etkileşirsen ben paylaşmıştım klişe tersinden olsun. “Gitme yezidin yanına kokusu siner tenine” diye bir ifade. Bu da böyle bir kapanma duygusunu ifada ediyor. Çünkü etkileşmediğiniz zaman kötüdür o. Dolayısıyla kötüyle ilişkin kurmayın demek çok kolaydır. Bunu yaptığınız zaman da siz bütün topluluğu kendi sınırları içerisine hapsetmiş oluyorsunuz. Şimdi bunu çözebilmenin yolu en azından Nur talebeleri açısından bu etkileşim kanallarını mutlaka açmaktır. Bunu yaparken de bence yeniden inşaya ihtiyacımız var; hem Aleviliği, hem Sünniliği. Bir defa Sünnilik Bediüzzaman’ın buradaki metinlerde de ifade ettiği gibi Aleviliğin algıladığı Sünnilik, Sünnilik değil aslında. Emeviliğin Vehhabiliğin kısmen de Hariciliğin nüfuz ederek ortaya çıkardığı bir siyasi tavrın Sünnülik etiketi altında sunulmasıdır. Bu Sünnilik değil. Çünkü Sünniliğin esası Al-i Beyt’e muhabbettir. Al-i Beyt’e muhabbeti esas kabul eden bir çizgi nasıl Vehhabiliğin, Hariciliğin ve Emeviliğin özellikle temsil ettiği bir çizgiyi Sünnilik olarak sunabilir? Burada siyasetin gölgesi var. Tarihi olarak oluşmuş bir algının bugün de çok iyi niyetli olmayan yaklaşımlarla devam ettirilme eğilimi var. Bunu kırmak gerekiyor. Sünnilik bu değil. Bediüzzaman bu metinlerde de diyor, Hz. Peygamber “iki şey bıraktım size Al-i Beyt’im ve Kur’an. Ehl-i Beytten murat sünnettir” diyor. Peygamberin sünnetidir.

Şimdi bu mesele o kadar iktidarla iç içe ki, mesela Yavuz’un kulağındaki küpe ne? Teslimiyet küpesi aslında. Alevi küpesi o. Kızılbaş küpesi. Çünkü yeniçeriler de Bektaşi. Dolayısıyla Alevilerin bir kısmı küpeyi takıyor, o küpe pîre adanmayı ifade ediyor. Yavuz da aynı küpeyi takıyor. Şimdi Aleviliğin de yeniden kurulmasına ihtiyaç var zaten. Aleviliğin iktidarla ilişkisi bu. Tarih boyunca Alevilik iktidarlar üzerinden üretilmiş. Bu beni çok etkiliyor. Hristyanlık açısından da İslamiyet açısından da gördüm. Örnek verebilirim. Dinin iktidarın hizmetine koşulması dini o kadar tarihselleştiriyor ki ve maalesef o tarihte oluşmuş algılar ve kavramlaştırmalar aynı varlığını sürdürüyor. Bu çok çarpıcı bir şey. Mesela Hristyanlık plastik bir şey. Her iktidarın kendine göre doktrinleştirebildiği bir din. Dolayısıyla tamamen o anlamda beşerileşmiş bir şey. Bunu o kadar net bir şekilde Hristyanlığın tarihi evrimi içerisinde görebilmek mümkündür. Hristyanların, Romalıların kendi ihtiyaçlarına göre Hristyanlığı kavramlaştırması, pagan bir Hristyanın daha sonra Vatikan doğduktan sonra zaman içerisinde teokrasinin ihtiyaçlarına göre, öncesinde mesela “Sezar’ın hakkı Sezar’a, tanrının hakkı tanrıya” yaklaşımından hareketle manevi iktidarla dünyevi iktidarı ayırabilirken 11.yy’a geldiğimizde bütün iktidarın Allah’a ait olduğunu ve bunun da kiliseye ait olduğu ileri sürmesi, teokrasinin ortaya çıkması sonrasında “kilise dışında kurtuluş” yok derken “İncil dışında kurtuluş yoktur” demeye gelmesidir.

İslamiyet içinde tam olarak değil ama kısmen olarak geçerli olan bir şey mesela 11.yy’da bir kırılma yaşanır ve hilafet doktrini tamamen ‘’Sünni düşüncenin’’ dışına itilir. Saltanat doktrini artık hakimdir. Çünkü hilafet demokratik bir çekirdek taşır. Seçim rızaya dayanır ve seçim içerir. Ama oluşturulan siyasi teori bunun tamamen dışında. Sonrasında hilafet ve halife olabilmek için öngörülen şartlar tanımlandığında mevcut durumla ne kadar yakından ilişkisinin kurulduğunu gördüm. İmam-ı Gazali; “İmam Kureyşin Kureyşli olması gerekir. Kureyşli olması yetmez. Abbasi olması gerekir” diyor. Niye? Çünkü Abbasilerin kontrolünde tarihi hilafet. Fitne katlden beterdir. Düzende esas olan bir fikirdir. Düzenin muhafazası açısından Abbasilerin elinde varlığını sürdürmesi önemli. Şart olarak bu niye? Mevcut durumdan hareketle oluşturulan bir şey. Bu tarihi bir durum. Bunu siz soyutlayarak bugüne taşıyamazsınız. Dolayısıyla İslam adına tarihte ortaya çıkmış bir sürü şeyi biz İslami kültürün unsurları olarak değerlendirip İslamla arasına bir mesafe koymak ve bugün yeniden onları anlamlandırmak zorundayız. Alevilik açısından da hep bunu düşündüm.

2010’da Avrupa’da İslam yılı yazarları toplantısına katılmıştım. Bir Alevi geldi çok heyecanlı şekilde Avusturya’da 2010 yılında Aleviliğin ayrı bir din olarak tescil edildiğini söyledi. Oradaki Müslüman topluluk da Aleviliği ayrı bir din olarak tanımlamak istemiş. Ve İslamın dışında bir inanç olarak tanımlamış. Şimdi orada Avusturyalı bir adam vardı. Birden başladı Alevilikle ilgili konuşmaya ve anlatmaya. Sonra Tunceli’ye yaptığı ziyaretleri, oradaki insanlara yaptıkları yardımları ve saha çalışmalarını anlattı. Buradan benim çıkardığım şey şu. Alevilik öyle sadece Alevilik değil, sadece bir inanç meselesi değil, doğrudan global siyasi stratejinin bir parçası. Türkiye açısından da, İslam dünyası açısından da düşünürsek böyle maalesef. Bizim sadece bu büyük resmi görmemiz gerekiyor. Bu meseleyi çözmüyor, sadece farkındalık önemli bence. Dolayısıyla Aleviliğin yeniden üretilmesi söz konusu. Ali’siz Alevilik, geleneksel Alevilik kırmızı çizgi diyelim.

Bediüzzaman iki kırmızı çizgi koyuyor. Kesinlikle sabbeyi kesinlikle kabul etmiyor. İlk üç halifeye, Hz. Aişe’ye küfredilmesini kesinlikle kabul etmiyor ve Alevilikle ilişkisini kurmuyor, asla tekfir etmiyor. O ayrı bir şey, bid’a olarak değerlendiriyor. Bir de farzları yerine getirmek meselesini söylüyor. Fakat bu çok önemli bir şey. Mesela sabbenin doğuşuna ilişkin değerlendirmeleri de var bu ayrı bir konu. Şia’nın da bunu çok fazla öne çıkarmayacağını düşünüyoruz. Geleneksel Alevilik nedir? Diye bir sürü şey söylemek mümkün. Şamanizmin de tesiri var. İslami düşünce sisteminde Batıniliğin çok ciddi bir nüfuzu var. Hurufiliğin nüfuzu var. Bulunulan ortamdaki Hristyanlığın bile nüfuzu olduğunu düşünüyorum. Mesela ikrar. Şimdi Alevilik bir tarikat yolu olarak düşünülürse ki, irfani gelenek dediğimiz şey budur. Aslında tasavvufi. Tasavvufu burada nötr bir kavram olarak kabul edelim ama Batıni olarak tanımlanmış bir tasavvufi ekoldür. Buna siz nasıl intisab edersiniz? Alevi bir toplumun parçası haline nasıl gelirsiniz? İkrarla. Bir tür vaftizdir bu. Yani Hristyanlığa kabulün ön şartı buysa, Alevi toplumuna dahil olmanın ön şartı da ikrar almaktır.

Bir Alevi dedesinin ya da pîrin belli ritüelleri gerçekleştirerek Alevi toplumuna dahil olduğunuzun tescil edilmesidir, 15 yaşına gelen her Alevi kadın ve erkeğin. Bizim Alevilikte kabullüğe aykırı olan davranışta bulunanları düşkün ilan ederiz, dolayısıyla “sizi biz dışlıyoruz” deriz. “Bizim mahallemizden gidin” anlamında bir şey de var. Mahalle baskısı. Bugün ne anlam ifade ediyor? Bugün pek fazla anlam ifade etmeyebilir. Bireyselleşmeyle birlikte Alevilik kollektif bir inanç olma vasfını yitirmeye başlıyor. O konu üzerinde de durabiliriz ama Bediüzzaman gördüğü rüyadan sonra diyor ki: “Büyük bir inkılab olacak, Kur’an’ın etrafındaki surlar yıkılacak, Kur’an’ın icazı onun zırhı olacak.” Kurumsal her türlü şey kalkıyor. Devlet, İslam devleti olmaktan çıkıyor. İslamın geleneksel olarak taşıyıcısı olan medreseler yok ediliyor. Ulema sınıfı ortadan kalkıyor. Halkın İslamla ilişki kurabileceği hiçbir kanal kalmıyor. Bu kanalı Risale-i Nur bin yıllık şüpheleri izale edecek bir genişlikte yeniden kuruyor. Ve bunu yaparken de aslında temel kavramları da yeniden inşa ederek bu topluluğun İslamla ilişkisini yeniden kuruyor. Bu muhteşem bir şeydir. Bunu yaparken Alevi toplumu nerede?

Alevilik, tabi bunu çok daha geriye uzatmak mümkün ama köylü bir inanç olarak gelişiyor ve Osmanlı zaten bunun farkına çok sonraları varıyor. Ancak 16.yy’da belki Celali isyanlarıyla belki farkına varıyor. Ama kökü çok daha eskidir yani. Alevilik kendisini inşa edip yayılırken Bektaşilik şeklinde bir sürü batını inançla birlikte kendisini geliştiriyor. Süreç içerisinde de belki bu etkileşimin yokluğundan dolayı da bir sürü olumsuz algı, mesela ikrar alma sırasında sadece bir çerağ ayaklanması ikrarın bitiminde diğer kandillerin yakılması mum söndü gibi bir dezenformasyona ve yargılamaya yol açmıştır. Tabi ki, ilişkisi yok. Ama Aleviliğin yerine kurulması açısından bir örnek cemevidir. Cemevi tarihi bir oluşum değil, dergah var çünkü. Pirin evidir. Cem ayininin yapıldığı yer de ikrarın yapıldığı yer de odur. Tarikatlerde ne olur? Her tarikatın bir evrad ve ezkarı var. Bir seyr ü süluğu var. Aleviliğin yok. Aleviliğinki bu işte. İkrar ve ayin-i cem şeklinde kendisini ifade etmiş bir şey. Dolayısıyla Aleviliği hani İslami ana akım ve itikadlar açısından değerlendirdiğimizde son derece problemli bulmak mümkün ama meseleyi son derece problemli bulmak ve bunu yargılamak değil. Şu anda problemin formüle edilme biçimi şu olacak olmalı bence. Aleviliğin yeniden İslamla ilişkisi kurulması gereken mütehayyirlerden oluşan bir müeelefetü’l-kulüb toplumudur. Kalblerin telif edilmesi İslama ısındırılması, İslamla yeniden ilişkilerin kurulması gereken toplumdur. Dolayısıyla onlarla özel bir dil kurmamız gerekir ve onlara dönük olarak asla yargılayıcı bir dil oluşturmamak lazım. Çünkü yargılayıcı bir dil oluşturduğumuzda Emrah hocamın söylediği gibi kimlikleştiğinde bu şey kimlikler sorgulanmayı kabul etmez. Kimliklere sadece saygı duyulur. “Ben buyum o kadar. Bu kararı da kendim veririm.” Siz bunu sorgulayamazsınız. Sorgularsanız iletişim kuramazsınız. İletişim kanallarını mutlaka açmak gerekiyor. Çünkü Aleviliğin rasyonel referansları yok. Kitabi referansları çok zayıf yani bunlar çok kolay ama kabul değil. Kabul ve iltizam oluştuğunda hani diyor ya tarikatler muhabbete dayandığı için şeyhine muhabbetten dolayı seni küfürden koruyabilir ama küfrün beraberinde getirdiği şüpheleri hiçbir zaman ortadan kaldıramazsınız. Çünkü o muhabbetle izale edilecek, ortadan kaldırılacak ya da karşı konulacak bir şey değildir. Öyleyse grup asabiyeti oluşturacak, onu tahrik edecek yaklaşımlar Alevilerle ilişki kurmayı engeller.

Osmanlı devleti ilk vergi koyduğunda ve giderek devletleştiğinde vergi sistemiyle elde edilen gelirin dolayısı ile devlet bütçesine aktarılmasına Türkmen beyleri isyan ediyor. Yani aynı meşrepteler. Bunlar neden isyan ediyor? Çünkü savaş yapılır, savaşta elde edilen ganimet savaşanın hakkıdır. Sen nasıl onu devlet bütçesine aktarırsın? İlk çatışmada Osman Gazi arkadaşlarını kaybeder. Mesela şeyh Bedrettin buna bir örnek oluşturabilir aslında. Şeyh Bedrettin neyi ifade ediyor? Ne Şeyh Bedrettinci olmak gerekiyor, ne de onu asanın tarafında olmak gerekiyor. İkisini de anlamak gerekiyor. Çünkü ikisinin de artı ve eksilerine bakmak gerekiyor. Dolayısıyla tarih bugün iktidarı yeniden kurma aracı olarak kullanılıyor. Tarihe bakarken de siz bugün ulaşmak istediğiniz bir sonucu haklılaştırmak için tarihi manipüle edersiniz. Tarihi kişi ve olayları yeniden kurarsınız, hikâyeler yazarsınız. Bunu Kürt milliyetçiliğinde de görüyoruz. Kürtlere bir kimlik oluşturmak için muhteşem bir mazi inşasına yönelik bir sürü şey görebilirsiniz. Hani o normal olarak grup asabiyetini tahkime yönelik bir şeydir. Dolayısıyla geleneksel dil, geleneksel Aleviliğe ulaşmamızı mümkün kılıyor. Bence burada ana kitlede geleneksel Aleviler olmalı. Çünkü modernleşmeyle siyasallaşan Alevilik tamamen siyasal bir pozisyondur. Onların öncelikli bir grup olma liyakatinin olmadığını düşünüyorum. Çünkü onlar pozisyon almış durumda. Siyasi bir rant üretmeye ilişkin bir pozisyon bu. Alevilikle otantik bir ilişkileri yok. Ali’siz Alevilik çok zayıf bir damardır. Aslında olmayan bir şeydir aslında. Geleneksel Alevilerin İslamla ilişkisini kurulabilirse, bu sorgulamayı onlar yapar. Bir defa doğru soruyu sorabilmelerini sağlamak, o etkileşimi sağlamak yeterli gibi. O zemberek harekete geçer. Ama geleneksel Aleviliğin dışına kayan modern Alevilik diyebileceğimiz bir çizgi aslında Aleviliği İslam karşıtlığına ve ateistliğe alet eden bir yaklaşım. Ve tabi ki bu yaklaşım kendisini Kemalizm üzerinden ifade edebilir. Celladına gülümsemek gibi görünüyor. Aslında değil. Çünkü ona intisab etmiş durumda. İnanç olarak, pozisyon olarak Kemalizme intisab etmiş bir durumda. Kemalizm nedir? Kemalizm siyasi bir çizgi değil ki, Kemalizm dünyevileşmenin kendisidir. Ahirete ve Allah’a inancı reddeder. Onlarla bir arada var olabilecek bir şey değildir. Dolayısıyla modern Alevilik olarak adlandırılabilecek olan ideolojik ve siyasi tutumların Alevilikle bir ilişkisi yok. Alevilik burada arasal bir kimliğe sahip. Alevilik üzerinden bir kimlik devşirilmiş oluyor.

Üstad şunu söylüyor: “Zındıka cereyanı birinizi diğerinin aleyhinde ezmesinde istimal edecek” diyor. Şimdi bunun örneklerini çok gördük. Aleviler bunlara maruz kaldılar. Dersim de bunlardan biriydi. Ama Çorum, Malatya, Sivas, Gazi Maraş, bunlar hep ‘’Sünni kitlelerin’’ kullanıldığı, öne çıkarıldığı ama aslında senaristin onlar olmadığı senaryolar. Onlar sadece ‘’aktör’’ oyunu. Onlar sahneliyor gibi görünüyor ama oyunun senaryosu da prodüksiyon da yönetmen de farklı maalesef. Ve dolayısıyla Alevilere karşı kullanılma söz konusu oldu.

Gezi olayları sırasında ortaya çıkan tabloya bakın. Türkler dışındaki kitlesel tepkinin tamamı Alevilerden. Bu çok ciddi bir şey. Bir kırılmanın varlığını gösteriyor ve bunun üzerinden bir sürü senaryo üretilmesi mümkün. Dindar-laik geriliminin bir tarafını aslında Türkler oluştururken ana damar Alevilik üzerinden gelişiyor. Dolayısıyla din dersi niye zorunlu? Din dersine karşı çıkıyor Aleviler? Çünkü Sünni İslam öğretmiş olunuyor böylelikle. İşte cemevi, Emrah hocamın anlattığı şunu gösteriyor. Cemevi geleneksel bir sembol aslında ve Alevilerin Alevilik üzerinden de olsa bir inançla bağlantısını kuruyor. Normalde tabi ki, bunun dergâh, tekke olarak algılanması gerekiyor. Tekke ve zaviyeleri kapatan kanun Alevi dergâhlarını da kapatıyor. Diğer tekkeleri de kapatıyor. Bu açıdan genel bir düzenlemeye ihtiyaç var, cemevlerinin statüsü tartışılırken. Ama Aleviliği ayrı bir din olarak algılamak, öyle ortaya koymak açısından hani onu bir ibadet yeri statüsünde kullanılması Aleviliğin kendi yükleyecekleri anlama göre olmalı. Tabi ki bu anlam cami şeklinde, caminin karşıtı cemevi şeklinde algılanması gerekmiyor. Daha olumsuz bir algılama bu. Ama cemevlerine hükümetin geliştirdiği formül biraz mesafe alacak bir formül. Yaşayan lehçeler formülü de öyle bir formüldü. Adını Kürtçe koymadı. Başka birşey koymadı ama “yaşayan diller ve lehçeler” dedi. Cemevlerine de illa mabed demek gerekmiyor. Bence bu biraz sizin de tanımlama yapmanızı beraberinde getiriyor. Alevilere de bir tür dayatmadır aslında bu. Ama inanç evleri olarak tanımlanması ve bu statüde devlet yardımından faydalandırılmasını bilemem bana anlamlı gibi görünüyor. Cemevlerine ibadethane anlamı yüklerse yüklesin, sonuçta bu böyle. Din algısı onu İslam dışına götüren bir şey. Bu Aleviler açısından da problemli olabilir, Alevi dışındaki topluluklar açısından da. Çünkü bir topluluk zaten Alevileri İslam dışına göndermek istiyor. Bu bunu kolaylaştıran bir şey. Diğer taraftan Alevilerin kendilerini İslam içinde görmelerine engel bir şey de olabilir. Çünkü tarihi olarak baktığımızda bugün de İslamda mabed tekliği var. İnsanlar tarikatlerden kaynaklanan farklı yerlere gitse de ama genelde camidir. Mesela bugün İran’da camiden çok Hüseyniye var değil mi? Ama Hüseyniyeler sonuçta Şiiliğe has, belki Şiiliğin özel ritüellerinin uygulandığı mekânlar daha çok. Ama camiyle beraber aynı zamanda cami olarak da kullanılıyor, ayrıca camiler de var. Dolayısıyla Hüseyniye camiye bir alternatif olarak görünmüyor. Cami fonksiyonunu da ifade eden ama daha geniş fonksiyonları var. Şiilik üzerinden geliştirilmiş İslamı devam ettiren bir ortam. Cemevleri böyle bir şey olsa hiç problem değildir ama böyle bir şeyi kendimiz tanımlayacak konumda değiliz. Demokratik toplum açısından insanlar kendi kabulleriyle diri gördüğü inançları benimser, ona uygun da ibadet mekânları oluşturabilir. Devlet bunları tanımlama hakkına sahip değil. O ayrı bir konu.

Tabi ki ben bütün bunları toparladığımda Alevilik açısından hakikaten Aleviliği iyi tesis etmek, inançlarıyla başbaşa getirmek lazım. Gördüğüm kadarıyla Alevi inançlarının çok fazla modernizmin beraberinde getirdiği sorgulamalarına baktığımızda ayakta durabilmesi pek mümkün değil. İslam kaynakları açısından da bir karşılaştırma yaptığımızda, rasyonel bir sorgulamaya tabi tuttuğumuzda, bu ayakta durabilecek gibi gözükmüyor. Ama inanç konusu ayrı bir şey, insan her şeye inanabiliyor. Fakat sonuçta o insan hakkı arıyor. Mükerrem bir varlık, batıl değerler görse hak diye yapışır. Ama o sorgulamayı kendisinin yapmasını sağlayabilecek sağlıklı iletişim kanallarına ihtiyaç var. O yüzden cemevlerine de gitmek, cem ayinlerini de görmek, birebir ya da topluca diyalog ortamları oluşturmak büyük önem taşıyor. Çünkü hiç fark etmediğiniz etkiler ortaya çıkıyor. Sizin doğrudan propaganda yapmanız gerekmiyor. Bunun en açık örneğini ben Amerikan Dışişleri Bakanlığının 500 milyon dolarlık dünyanın her tarafında yaptığı programlarda gördüm. Ben birisine katıldım, tek bir propaganda yok. Ama o programın kendisi korkunç bir propaganda. Dolayısıyla bu faaliyetlerin propaganda şeklinde olması asla gerekmiyor ve olmamalı, gerçekten samimi olmalı, bu ortamın kendisi yeterlidir. Hem insibağ gerçekleşecektir bu ortamda, hem de siz Kur’an’la ilişkisini kursanız bile yeterli. Bu inanılmaz bir farklılık getirecektir. Dolayısıyla Hz. Ali’nin tarihi kişiliği, Aleviliğin ne olduğu ve Alevilikle Hz. Ali ilişkisinin sağlıklı bir şekilde kurulması, zaten yeterli bir sorgulamayı getirebilir diye düşünüyorum. Bunun için sadece etkileşime ihtiyacımız var bizim.

Şiilik daha farklı bir şeydir. Anadolu Aleviliği daha farklı bir şeydir. Şiilik opsiyonel anlamda daha ayakta durabilecek bir şey. Daha güçlü bir şey ama Alevilik öyle değil. Aleviliğin durumu, hem iktidar boyutunda, hem de devlet açısından böyle. 1925’te Hasan Reşit Tankut’un hazırladığı bir rapor var. Daha sonra Dil Kurumu Başkanlığı da yapıyor. “Alevilik Kemalizmin sosyolojik tabanıdır” diyor. “Çünkü Aleviliğin inançları bizim gerçekleştirmek istediğimiz projeye sosyal zemin sağlayabiliyor” diyor daha o zaman. Ama aleviler şehirleşmemiş bir topluluktur. Devletle tarihten gelen bir çatışması var. Dolayısıyla Kemalist devletle de çatışıyor. Vergi de vermek istemiyor. Yerleşik hayata da geçmek istemiyor. Asker de olmak istemiyor. Sınırlı olarak var bunlar. Dolayısıyla devletle olan çatışması bir doktrinel çatışma değil. Ama Kemalizm bu konuda başarılı oldu. Aleviliği kendisine entegre etmede ve kendisi için sosyolojik bir taban haline getirme konusunda maalesef başarılı oldu. Bu onun başarısı olduğu kadar ana akım Müslümanlarının da başarısızlığı aynı zamanda. Mesela ortaya çıkmış bir şeyi net göremiyor. Diyanet eliyle Alevi toplumuyla sağlıklı bir ilişki kurabilmemiz Emrah hocanın da anlattıklarından çıkan şey pek mümkün değil. Devlet böyle bir şeyi yapabilecek bir durumda görünmüyor.

Şia meselesine ait bir gözlemimi de aktarıp bitirmek istiyorum. 2012’de İran’da bir sempozyuma gittik İlim Kültür Vakfıyla beraber. Doğrusu etkilendim. Orada Şia’yla nasıl bir köprü kurulabileceğine ilişkin olarak Al-i Beyt muhabbeti üzerinden nasıl bir ortak payda oluşturulabilire ilişkin somut bir şey gördüm. Hakikaten Risal-i Nur bu anlamda Şia ve Ehl-i Sünnet arasında çok net ve rahat bir köprü oluşturabilecek niteliğe sahiptir. Çünkü onların Risale-i Nurun Ehl-i Beyt vurgusu üzerinden nasıl Risale-i Nurla ilişki kurduklarını, hem bir ameliyattan çıkmış bir ayetullahın sırf bu toplantıya katılabilmek için gelip Bediüzzaman üzerinden Ehl-i Beyt okuması yapması, hem de Bediüzzaman’ın çeşitli konulardaki görüşlerini hadimullah sınıfına mensub kişilerin, heyecanlı bir şekilde ve samimi olarak aktarması Risale-i Nurun bu anlamda da bir inşa edici role sahip olabileceğini çok net bir şekilde gösteriyor.

Bugün İslam dünyasındaki siyasi gelişmelere baktığımızda da çok güçlü bir El-kaideci, Vahhabi bir damar var. Bu çok şiddete dayanan keskin ve Müslümanları hakikaten bölen bir damar. Suriye’deki durum da bu durumla ilişkilidir. Evet Vahhabiliği Üstad yerli bir hareket olarak bildiriyor ve inşallah onun tasaffi edeceğini söylüyor ama Vahhabi damar son derece olumsuz bir damar. Müslümanlar arasında kaynaşmayı engelleyen bir damar. Şia’yla bir araya gelmesi zaten hiçbir şekilde mümkün değil. Bu açıdan Risale-i Nur çok ayrı bir potansiyele sahiptir. Bunu ayrı bir alan olarak düşünebiliriz.

Bir nokta daha söylüyorum üzerinde düşünmemiz açısından. Caferilik bir mezhep değildir. Alevilik açısından da böyle bir referans oluşturmuyor. Ama Caferi İslam Türkiye’deki ciddi şekilde Alevileri Şiileştime gibi bir programa sahiptir. Bu tabi Kum merkezli bir program. Yetişen mollaların önemli bir kısmı misyonerlik fonksiyonu üstleniyor ve Türkiye’deki Alevileri hedef alıyor. Türkiye’deki Alevilerin Şiileştirilmesi olumlu görülebilecek bir şey midir? İki boyutu var bunun; bir inanç boyutu, bir de siyaset boyutu var. Onların Şiileşmesi aynı zamanda İran’ın kontrolü altına girmeleri anlamına geliyor. Türkiye’deki Caferi toplum da İran kontrolü altında. Çünkü bütün dünyada onlar Kum merkezli. Bu da çok ciddi bir problem alanına işaret ediyor. Kısacası bu meselenin çok güçlü ve girift iktidar uzantıları var. Ama ben Risale-i Nur açısından baktığımda bütün bunların farkında olarak özellikle geleneksel Aleviliğe mensup olan insanların müeelfetü’l-kulüb olarak görülmesi ve İslamla ilişkilerinin temin edilmesinde bir köprü dilinin inşa edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Risale-i Nur bize bu imkanı veriyor, bu dili de sağlıyor. Dolayısı ile biz bunu yapabilirsek Hz. Hasan’ın hilafet fonksiyonunun mütemmimi olması açısından Risale-i Nurun ihraz ettiği fonksiyona da hizmet etmiş olabileceğimizi düşünüyorum.

İlgili diğer tebliğiler

Alevi, Şii ve Sünni iki ekol arasındaki mezhep taassubunun tarihi temelleri

Modern Alevilik ve günümüzde Alevilik algısı

Emevî Siyaseti ve Şia

 

popüler cevapdünya atlası