Ramazan, İktisad, Şükür Risaleleri perspektifinden: İnsan ve Şükür

Eklenme Tarihi: 01 Mart 2014 | Güncelleme Tarihi: 10 Ocak 2017

 

Caner KUTLU’nun Şükür Risalesi Çalıştayı tebliğidir

"Nefsini bilen Rabbini bilir." Hadîs-i Şerif

1. İNSANIN MALZEMESİ: AÇLIK

Şükür lezzetle başlar. Lezzet duymak, nimetin gelmesi ile gerçekleşir. Açlığın hissedilmesi ardından gelen iştiha, nimetin içindeki lezzeti tahrik eder.

Nimetin kendinden çok nimete kavuşmak, nimetin verilmesi, asıl lezzeti ortaya çıkarır. Bu, şükrün ve lezzetin aynı anda gelmesi de demektir. Lezzetin farkındalığı şükrün varlığı ile ortaya çıkar. Bu noktada bir kuru ekmek büyük bir katalizör görevini yapabilir.

Başta nimeti istemek şükrün merkezidir (çekirdeği). Açlıktan gelen bir kuru ekmeğin lezzeti şükrün çekirdeğini patlattığı gibi, şükürle gelen ekmeğin farklı lezzeti de insanı aynı şekilde varlığa katabilir.

Lezzet, hem şükürle kazanılırken, hem de varlığın devamı ile şükrün devamına ve insanın bitmezliğine de bir dua etmek yerine geçecektir.

Bu nedenle, şükür en büyük bir manevi dua iken, lezzet de en büyük bir maddi dua yerine geçer. Lezzet gide gide (riyazetle geliştirilerek) ta lezzet-i mukaddese ile Zat-ı Mutlak'ın ruhuna kadar insanı ulaştırabilir.

***

Lezzet maddenin içindeki özü, maneviyatı ortaya çıkarır. Nefsin beslenmesi vasıtasıyla asıl Varlığa ulaşacak (bu) büyük bir süreçtir.

Nefis, kendi abd-i acziyeti ile Rezzak-ı Kerim'in Rabb-i Rahim olduğunu ikrar edecektir. Demek ki nefsin ıslahında açlığı hissetmekle, lezzeti keşfetmesi ve şükür ile bunları birlikte gerçekleştirecek maneviyatı yakalaması gereklidir.

Nefis bunun için verilmiştir.

Lezzet-i mukaddesin bir parçası insan nefsine bunun için atılmıştır.

Bu bir varlık tohumu değildir, azmış nefislerin hissettiği gibi...

Bu bir acziyet tohumudur ki bu acziyet insanı şefaatçi yapacaktır... şükür ve dua vasıtasıyla...

***

Lezzete ulaşmak insanın önünde sınırsız bir imkânı gösterir. Nimet neredeyse sınırsızdır, nefsin arzuları da sınırsızdır. Yani, özgürlük alanı sınırsızdır, nefis de sınırsız bir süreklilik yani devamlılığın sonsuzluğunu istediğinden buradan bitimsiz bir lezzete ulaşma tutkusu kendini rahatça ortaya bırakacaktır. (Varlık ispat gerektirir, nefsin bütün çabası budur).

Lezzet-i mukaddese sınırsızdır ve bu, varlığı kendinden olan Zat-ı Akdes'in kendi yaratması ile olacaktır. İnsan bunu anlayacak sınırsız arzu ve lezzete ulaşma serbestliği ile donatılmıştır; ancak bunu kendi nefsinde gerçekleştirecek bir varlığı olmadığından kendine verilenle beslenerek, faraza bir varlıkla gerçekleştirecektir.

Söz konusu gerçekleştirme bir yansıma ve doğrusu, nefis için yanılsama, Zat-ı Akdes'in lezzet-i mukaddesesinin ortaya çıkarılması için bir imkân olacaktır.

Her nimet içindeki lezzet insana sunulmuş bir mazhariyet olmakla birlikte nefis burada bir karaltı durumundadır; lezzet, nihayetinde, aynanın arka yüzündeki mat ve geçirgen de olmayan gelip geçici tarafın da atılmasını gerektirir.

***

Nefsin üç boyutlu görüntüsü olan cesed 'çürümeye yüz tutmuş' demektir.

Lezzete her kavuşma cesed için çürümenin de başlangıç safhasıdır, her lezzet kir de bırakır.

Cesed makinesinin gürültü ve dumanı pek çoktur ve bu insan içindeki manevi unsurları lüzumsuz meşgul eder, rahatsızlık verir.

Lezzetin gelip geçmiş olması nefsin cesed olarak işlevini bir yansıma ve sonra yanılsama olarak gösterir. Buradan lezzetin bıraktığı insan etkisi ancak bilinçle lezzet-i mukaddese bir ip (hikmet) vasıtasıyla bağlanabilecektir.

Lezzetler hikmetin basamakları olabilmelidir, Esmaü’l-Hüsna'nın insan nefsine inen ipleri bu lezzet çubuklarıyla tutulabilir ve çıka çıka cesed ruha, akıl kalbe burak olarak, lezzet marifete marifet muhabbete, muhabbet Zât'a uzanan lezzet-i mukaddeseye ulaşacak bir yolculuğa çıkabilir.

Nefsin bu yolculuğa çıkacak neş'e ve zevki alması ile ıslah olması ve özgürlüğün nihayetine varması beklenir. Nimetin lezzeti bu süreci sağlayacaksa istenir.

Risale-i Nur'da da anlatılan meşhur kıssada olduğu gibi: "Hazret-i Gavs demiş: Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin."

Bediüzzaman birçok yerde, nimetlerin ancak tefekküre başlangıç olmak için isteneceğini, aksi durumda yeme içmenin nimetlerin ölümüne sebep olmaktan başka bir işe yaramayacağını belirtir.

Tefekkür tarikiyle ve nimetlere açılan pencereden şefkat tarikiyle ebedi dostluğa, her şeyle enis olmaya, yakınlığa ulaşmaya vesile kılmak şeklindeki varlığını nimetlerin anlam coğrafyasında tanıyabilmeyi ortaya çıkaracak hikmetin elde edilebilmesidir.

Nimetleri varlığa katarak şefkat gösterilir. Yeme içme böylece tüketim olmaktan çıkar. Demek ki, nefsin basamakları aynı zamanda nimetin, lezzetin ve şükrün basamaklarını da ortaya çıkaracaktır.

***

İlk basamak nefsin açlığı keşfetmesidir, ilk önce açlığa doyması ön şarttır.

Açlık ve acziyet nefsi içine döndürür, varlık algısı ise dışa dönüktür.

Nefsin kendini tanıması açlığın kapısında başlar. (Açlık, aynı zamanda nefsin açıklığı demektir). Açlıkla insan kaynağındaki hiçliğini, yaratılışını ve varlığın içindeki vasıflarını keşfeder.

İnsan varlığı acz ve fakr üzerindedir. Bu şu demektir: İnsan hiçlikten geldiği için ancak ihtiyaçlar üzerinde ilerler, yani ihtiyaçların yenilenmesi ile varlığı kendini belirler; diğer taraftan fakirliği ise bu ihtiyaç hali olan aczin karşılanması noktasındaki yetersizliği demektir.

İnsan varlığı kendi ihtiyaçlarını kendi karşılamaktan uzaktır. Bu uzaklık sonsuz bir mesafeyi varlık ile arasına koyar, yani insanın sayısız ihtiyaçları ve sınırsız zayıflığı ve fakirliğini (hiç ender hiç; iç içe hiçler) ortaya çıkarır.

İnsan varlığı bu açıdan bakıldığında aslında, yok hükmündedir. İnsan varlığını faraza gösteren ise insanın ihtiyaçlarının dışarıdan (nimetler) karşılanmasıdır. Bu karşılama o kadar geniş bir uzayı kapsar ki, bilinen ve bilinmeyen; hatta olası olan ve olmayan tüm uzayları kapsayan karşılıkların yaratılmasını gerektirir.

***

İnsan Halık'ın nazlı ve nazdar bir kuludur, ihtiyaçları pek çok, kuvveti pek azdır, eli kısadır. Buna karşın bütün eşya hizmetine verilmiş gibidir.

Görünen veya bilinen uzayın ulaşılabildiği her noktasında insana dair malzemeler çıkmaktadır. Bilim ile uğraşan insanın yaptığı bu geniş uzayı keşiften ibarettir. Bu keşifler dahi açlığın bir sonucudur. İnsan içindeki ihtiyaçların getirdiği açlık düzleminde karşılık gelecek Allah'ın mülkünde evrensel varlığını aramakta ve bir kısım parçalar bulmaktadır.

Bunun neticesi vücud kazanabilmektedir. Gafil olan kalpler dışında bu vücud sürecine tanıklık etmeyen nefis yoktur.

Açlığın ve gönüllü olarak bir testin yapılması olan oruç ibadeti ile ancak bu süreç İlahi bir yol ile yüksek bir neticeye bağlanabilmektedir.

İnsan benliği bu varlık testini kendi üzerinde bir dile dönüştürür ve şöyle bir sonuçlara varır:

"Nefsim kudret elinde olan Allah benim varlığımın tümden sahibidir, benim varlığım O'nun varlığına bağlıdır; çünkü O doğmamıştır, doğurmamıştır; yemek ve içmekten yani ihtiyaç ve beslenerek var olmaktan müstesnadır; beraberinde, O'na evlat isnad etmekten münezzehtir.

Acz ve zaaf bendendir ki, O mutlak güç ve irade sahibidir. Kulun varlık olarak belirmesi Allah'ın nimetlerinin üzerinde görünmesinden başka birşey değildir. Her geçen görüntü ve insan cesedi üzerindeki her kesip biçmeler (kader) Kudret-i İlahi'nin tasarrufundan ve isimlerinin gösterilmesinden ibarettir.

Nefis denilen, sıbgatullah olan Allah'ın boyalarının sürüldüğü bir yüzdür. Allah'ın sanat ve isimlerini gösterdiği yüzüdür. Matlığı ile Allah'ın nuruna perde, aczi ile Allah'ın kendinden varlığının vacibü’l-vücuduna, fakrı ile Allah'ın sonsuz yaratması ile zenginliğine mekândır. Mehaza açılan bir siyah noktadır. Yokluğu ile varlığa açılabilir.

Açlığı reddeden varlık testini iptal eder, fakrı reddeden nimeti iptal eder, lezzeti reddeden karşılığını reddeder."

Buradaki, ayrışan insan, ahlak denilen geniş riyazet sahasında farklı insan kalıplarına dökülecektir. Ahlakın kaynağı buradan insan kalıplarına dökülür… İnsanın varoluşu böylece değişik sûretlerle varlık âleminde gezebilir.

***

İnsanın varlık âlemleriyle kolayca iletişimin en önemli yakıtı nurdur; bu nur, insan nefsinin açlığı yüksek seviyesine çıkarması sayesinde acziyetin gücünü ortaya çıkarması ile nefsinde yer bulur

Açlıkla acziyet gücü ortaya çıkar; cesed maddesinin azaldığı, şeffaflaştığı noktalar (artık hiçlikle değil) nur ile dolar.

Varlık âlemlerinde seyrederken kelam ile muhatap olmanın en önemli gereci de bu açlıktır. Varlığın konuşması olan, yani kelam-ı ezelinin muhatabı olan insan varlığı açlığı ile nefsini ahlaklandırmakla bu seviyeyi açabilecektir.

Kur'an’a muhatabiyetin ve onu karşılayabilmenin de şartı açlıktır; Kur'an'ın Ramazan ayında indirilmesi ve indirildiği ayda oruç ibadetinin tesis edilmesi açlığın, acziyeti harekete geçiren bir unsur olarak kelama muhatabiyet noktasındaki kilit rolünü ortaya çıkarıyor; kelam-ı ezeli ile konuşmalardaki mertebeler, Resul-ü Ekremden (asm) dinliyor gibi, Cebrail'den (as) geldiği anda dinliyor gibi ve âlâ mertebesi olan Kelam-ı Ezeliden dinliyor gibi olanlarında nefsin ahlakının her yükselişinde açlık ile aczin yükselmesi vasıtasıyla gerçekleşecek olması, en yüksek mertebede müşahadetullahın nefsin siyahlıklarının açlık ile tamamen boşaltılıp, yıkanarak nur ile doldurulmasıyla gerçekleşmesi de acziyetin dilinin en yüksek seviyede bir söyleyiş olarak en büyük bir şefaatçi olduğunun ispatı olmaktadır.

Mirac hadisesi de göstermiştir: insan nefsiyle birlikte Rabbiyle mukaleme edebilir… Ancak nefsin açlıkla temizlenip nurla donatılması şartıyla...

Kur'an coğrafyasına giriş ücreti de açlıktır; Peygamberimizi taklid ederek, yani bu açlığı çokça yaşayarak Kur'an’ı O'ndan (cc) dinleyebilir, açlıkla hayvaniyetten tecerrüd ederek melekleşebilir ve Cebrail'den dinleyebilir; nihayet nefsinin siyahlığı olan ağırlıklarından açlıkla kalbini de temizleyip nurla bir miktar hafiflik kazanarak, arşa yaklaşabilir..

Zat-ı Ezeli'nin kelamına yaklaşma rotası buradan bulunabilir.

***

Hayali, uçucu lezzete müptela (şehvet) olanın nefis sürekli ister, kendi kendine durmadan konuşur.

Hakiki lezzete müptela (aşk) olan kişi için ise Allah'ın sesinden başka şey duyulmaz olur. O'nu bulan her şeyi bulur.

Maddi yol almak güç ve enerji ile mümkün olabildiği gibi manevi yol almak da açlık ve şükür ile mümkündür.

Açlık bir riyazettir. Yani, idmandır, alıştırmadır. Açlık maneviyat yolundaki riyazetin, çalışmanın temel unsurudur.

Harama doğru tepki vermenin riyazeti, alıştırması helalin sınırlandırılması ile yapılır. Helal olan nimetlere açlık vasıtasıyla konulan sınır, haramın iyice uzaklaştırılması ve atılmasını kolaylaştırır.

Riyazet, bu nedenle nefsin harama karşı tepkisini oluşturacak (alışkanlık kazandıracak) bir güç ve enerjiyi sağlayan çalışmaları içerir. Manevi yükselişin iki elemanı olan; kalp, ki İlahi resmin düştüğü perdedir ve ruh, ki İlahi ruhtan gelen bir kanunudur, riyazet sayesinde nefsi bu pratiğe alıştırabilirler.

Riyazet ile nefis, kalp ve ruhun yolculuklarına eşlik edebilir. Lezzetin ipiyle zevk ve neş'e de bulabilir. Aklın da nefsi yükseltmesiyle tefekkür yoluyla isimlerin izlerini sürebilir, marifet-i İlahi'yi kazanabilir.

Benliğin hiçten ibaret hayali evrenini gerçeğe dönüştürecek insan nefsi, riyazetle asılların ve kaynakların uzayında yaşayacak yetkinliğe ancak kavuşabilir.

"Ve emir vasıtasıyla helâli terk ettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan gelen emri dinlemeğe kabiliyet peyda eder. Hayat-ı maneviyeyi bozmamağa çalışır."

***

İnsanın gerçek resmi maneviyat âleminde çizilebilecektir. Bu, insanın nefsini temizlemesi ile bir nurdan kalemle üzerinden geçilerek yapılabilir.

İnsan hayalinde şeklini çizdiği ve nefsinin merkezde durduğu (dünyası) düzleminde ki bu merkezde duran çekirdek benliğidir, o dahi çizilmiştir; böylelikle insan bir sapma ile, kendi aslen hiç olan uzayında rububiyet iddiasında bulunabilir.

Bu karmaşık düzlem insanın hayal hızıyla çevrili, sonu belirsiz ancak sınırlı bir uzaya sahip olmayı, zihin oyunlarıyla yazar bozar, var edip silebilen, tekrar bir kısmını içine alabilen özgürlükle, istemekle cüz'i bir irade parçasına ki insan iradesi (nefsi gibi) parçalı yapıdadır, bu dahi insan iradesinin kendinden olmadığının delilidir; irade parçasının da engelle karşılaşmadan istemesine bu hayali uzayında faraza rububiyetin varlığını vehmettirebilir.

Vehim insan için imkânsızı mümkün bulabilmek, içine dâhil olmasa da faraza rububiyetinin bir şekilde tesir edebileceğini hayal ettiği, istemenin yani özgürlüğünün sınırsızlığının kusurlu bir hayretten başka bir şeye dönüşmeyen bir tür bozulmasıdır.

Küfür burada ortaya çıkar ki küfür yokluk âlemlerini içine alır (imkânsızı istemektir!) ve içine girdiği uzayı yutar.

Küfre girmiş bir insan uzayı yokluktan başka şey değildir. Her ürettiği yoktur, meyvesi yoktur, varlığı yoktur, neticesi yoktur.

Nefsin merkezde olduğu insan uzayının yokluğu aslındaki varlığındadır. Varlığı ise yokluğundadır. Varlığın aslı çekirdeğindeki (benliğin) yok olduğu sonucuyla karşılaşılmasıyla ortaya çıkacak maneviyat âleminde gerçeğiyle karşılaşır.

Bu karşılaşmayı sağlayacak atmosfer (ara katman) açlığın içine girmesidir. Açlığın dışında ne gelirse gelsin nefis ve çekirdeği olan benlik bunu kendi uzayının içinde görecek ve cehennem de olsa kendinden bilecektir. Kendini ayrı bir âlemin sahibi gördükten sonra her sorun ve acıyı kendinden bulacak, ancak aleminin sislerini dağıtamayacaktır.

Açlık ise, mevhum âlemleri dağıtan bir gerçek tanesi atacaktır. Bu tane tüm hayalatı yırtacak, yutacak ve insan benliğinde bütün uzayı içine çökerek (çekirdeği de dâhil olarak) her şeyi bir noktada bitirecektir.

İnsan benliğinde hayal ile basılan ve nefsin şişirilmesiyle zayıflayan insan bir noktada patlayacaktır. Burada, her şey yok olacaktır. Bu sayede gerçek âlemlerinin, varlık âlemlerinin kapısı açılacak, insan benliği, nefsinin bir acz ve fakr içinde yokluğu ile iddiasızlığını keşfedecektir.

İddiasız olduğu bu yeni hali insanı kul yapacak, nefsini hakiki sahibine teslim ederek gerçek âlemlerde bir işlevi yerine getirecek, asker olacaktır.

Bunun dışında gerçek uzayda yer ve rol bulmak mümkün değildir.

 

2. LEZZET BASAMAKLARI

Görülüyor ki, açlık, lezzete (varlığın farkındalığına) olan açıklık demektir. Buradan ancak hakiki lezzete açılabilinir.

"Cenab-ı Hak kemal-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedaya (yani fakire) padişah gibi, lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor. Evet bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisad vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlık ile yediği en a'lâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyade lezzetlidir."

Lezzet-i nimet her kula tahsis edilir ve bu Rezzak olan Allah'ın taahhüdü altındadır.

Her sanatkâr sanatının başkaları tarafından görülmesi ile lezzet alır. Demek ki, lezzet-i mukaddese yaratmak ile lezzet-i insani ise yaratılışın ölçülerini bulmakla, nefsinde tartmak ile olmaktadır.

***

Efendimiz (asm) buyurmuştur ki: "Dünya nimetinin üç kısmı vardır: bir kısmı tatmak içindir, bir kısmı enerjidir, bir kısmı da sıkıntıdır" (kir).

Lezzetin ilk basamağı açlıktır. Açlık, hiçlikten gelmiş insanın aslına yakın durmasıdır. İnsan hiçlikten geldiği gibi varlığa gitmektedir. Varlık ise, bitmeyen bir lezzeti ortaya çıkarır. Bu lezzetin peşinde varlık da sürekliliğe kavuşur.

Vacibü’l-vücub olan yani varlığı kendinde(n) olan Allah, lezzet-i mukaddese ile varlığını yaratması ile gördüğü gibi, yarattığı insana da ruhundan üfleyerek, sürekli bir beslenmeye muhtaç bir görece varlık vermiştir.

İnsanın kendinde bulduğu varlığı, beslenme ile belirginleşen ve beslenmedeki lezzet ile süreklilik kazanan bir süreçtir. İnsanın lezzeti alması, beslenmenin içindeki varlık duygusuna kavuşması ancak öncesindeki hiçliğin yani açlığın hissedilmesiyle mümkün olabilecektir.

Lezzetin yatağı hiçlikten gelip varlıkla süslenmeye olan meyildir. Bunun için insanın benliği ve iradesinin açlıktan beslenmeye gidiş gelişlere karşı sınırsız bir açıklığı vardır.

***

Allah'tan gelecek olan nimetlere karşı insanın sürekli bir hâzır durumu vardır.

Bu durumda şükür denilen lezzet çekirdeği ile iktisad denilen özgürlük sınırının insan açısından iki bağımlı değeri üreteceği görülecektir.

Şükür, hiçliğin farkındalığı ile ve beslenmenin kaynağının birleşmesi ile hakiki insanı gerçekleştirir. Eğer insanın şükrü olmazsa ehemmiyeti de olmaz.

İktisad ise insanın hiçlikten gelip varlıkla beslenmeyi (irade) kabul etmesidir. Bu kabul, sınırsız bir özgürlük içinde makul olan varlığa sahip çıkabilmesini gerektirir. Dolayısıyla, varlığın akılla buluşması iktisad ile belirginleşir.

İsraf ise, varlığın elden kaçırılması, ziyan edilmesi (hiçliğe atmak) demektir. Bu ise, nimete karşı bir şükürsüzlük ve ehemmiyetsizlik düşüncesizliği demektir.

***

Lezzetin nefis içinde bir payı vardır, o da nefsin birinci gayesi olan sürekliliğini sağlayacak beslenmenin çekim gücünü oluşturmasıdır. Çekim gücü demek, nefsin parçalarını birbiri içinde tutacak olan bir unsurdur.

Bu unsur, nefsin cesedi beslemesinde başlangıç noktasını da ifade eder; buradaki ifadenin mekânı ise tad alma duyusudur. Tad almak, nefsin lezzeti işlediği, terazi olarak dili kullanarak gerçekleştirdiği ölçütü olmasıdır.

Buradaki nihai amaç mideye beslenmek için gerekli malzemeyi bulup doldurmak ve içeriye uygun biçim ve miktarda iletmektir.

Mide, beslenmenin merkez yeridir. Lezzetin nefis tarafindan açıkça dillendiği aşamasıdır; nefis, sürekliliğini burada bıraktığı doyuma borçludur (doyum aşamasında başlangıçta yenilen bir baklava ile ekmek ya da peynir eşitlenebilir, yani doyumu sağlayan ilk lezzet değil, besleyiciliktir; midedeki lezzeti sağlayan ilk muharrik budur).

***

Elbette buradaki borcun karşılığı midenin asıl fonksiyonunu icra etmesine uygun bir tavırda gerçekleşmelidir.

Şu şekilde:

Lezzetin maddi tarafını madde ile karşılanmasının da seviyeleri vardır. Bunun en alt seviyesi tad alma duygusu ile karşılaşılan lezzetin maddi olanıdır. Bu nefis için gerekli ancak yeter bir şart değildir.

Tad alma, başlangıç için vardır ve sonra kaybolur. Yani, dilden kaydığı anda lezzetin bu boyutu kaybolur. Cesedinin beslenmesinde asıl unsur midede gerçekleşir. Nefsin sürekliliği midenin bir madde özü olarak, beslenmeyi cesedin bütün parçalarına dağıtması ile gerçekleşir.

Nefis parçalı bir yapı olduğu ve parçaların uyumu ve birlikte hareketinin zorunlu olmasından dolayı her bir parça bütünlük içinde farklı bir değer ve işlevle yüklenmiştir. Bu hiyerarşi içinde midenin hem merkez hem de dağıtıcı olması sebebiyle bir riyaseti vardır.

Dildeki tad alma ise sürecin başlangıç noktasındaki lezzeti kontrol eder. Bu kontrol beslenmenin nefis için olduğu kadar maneviyat âleminde açılan şükür penceresine geçişiyle de buradaki merkez olan kalp midesi için bir giriş noktası şeklinde tezahür etmesi sebebiyledir.

Buranın da merkezine giden ilk basamak, lezzetin maddi boyutuyla ilgili tad alma duyusunun başta dil üzerinden kaymasıdır.

Tad alma duyusu bununla beraber akıl midesi ki o da tefekkür için merkezdir… Buranın da giriş kapısıdır ve lezzeti akla bir veri olarak gönderilecek ilk duraktır. Tad almanın lezzeti görmek demek olan bir işlevi nedeniyle nefsin lezzet âlemine açılan gözüdür.

Dilin bir başlangıç gereci olması değerini de doğru yerine koymayı zorunlu kılıyor. Nefsin cesedi beslemesinde tad almak, lezzeti görmek, kontrolü yapmak ve içeri almak ilk aşamadır.

Nefsin asıl neticesi ise mide içinde doymak, sindirmek ve vücuda dağıtmak, akıl içinde bakmak ve karşılıklarına ulaşmak, kalp içinde ise şükürle gelenden verene uzanan gerçekliği maneviyat âleminde resmetmektir.

 

Meyve: zikir, fikir ve şükürdür. Bunlar üzerinden mide, akıl ve kalp merkezdir.

***

Lezzetin başlangıç unsuru olması sebebiyle, tad alma, ilk seçici olarak yerini bulur. Elbette bu seçimin, neticeye bağlı olması gereklidir. Bunun için dilin merkeze bağlı çalışması doğru netice için zorunludur. Aksi durumda, mide, akıl ve kalp ya kusar, ya bozulur ya da mağlup olarak yıkıma uğrar.

İnsanın nefse mahkûm kalması bu mağlubiyetlerin neticesi olacaktır. Merkezleri çökmüş ve esir alınmış bir nefsin insanı manevi âlemlerdeki gerçeklerle buluşturabilmesi ve burada kendine bir yer ve rol bulması imkânı bırakamaz.

Nefis balon gibi şişerek ilk gerçekle yüzleşmesinde patlar, cesedin bütün kir ve gürültü ve dumanını ortaya döker. İnsan fakirleri, lezzet düşkünleri, dilperestler, şükürsüz oburlar bu düzlemde kalırlar.

***

Akıl, kalp ve midenin lezzet bakımından kendi aralarında da ilişkileri ve makamları vardır. İnsanın özü, cevheri ve içine bırakılan İlahi kanunu olan ruh, cesed vasıtasıyla nefsin içine girer.

Nefis olmazsa ruh, lezzet kapısını cesed üzerinde açamaz, çalıştıramaz. Bu nedenle ruhani zevk ve neş'e cesed üzerindeki tasarrufuna bağlanmıştır.

Hatta cennette dahi bu böyledir. Nefis mutlak kötü olsaydı cennete giremezdi, demek ki, nefsin mekânı olan cesed de artık hiç değildir ve ruhun lezzet-i mukaddese ile ulaşacağı âlâ derecesinin bir unsurudur.

Nefsin kendi beslenmesini tad almaya indirgemesi başta cesedin ve nefsin bitmesi demektir. Bu en aşağı seviyedir. (Bu seviyenin de altında olan ve nimetlerden lezzet almayıp, hayvan gibi yiyip içmek olan hastalıklı durumlar lezzet basamaklarının dışında tutulacaktır.)

Nefsin gerekli ve yeterli beslenmesi, mide merkezini kaydırmadan lezzeti elde etmesi (doymak) ikinci seviyedir.

Nefsin doğru beslenmesi ve iktisad ile lezzetin içindeki saklı şükrü ve şükrün içindeki lezzeti birlikte elde etmesi üçüncü seviyedir. Burada ruhun mideye üstünlüğü ortaya konulacak, ruh cesedi elde edecek, üzerinde tasarruf edecek seviyeyi bulacaktır. İnsanın lezzeti isteme ve arama özgürlüğü ruhun sınırsız cevheri sayesinde disipline edilebilecektir.

Aklın mideden aldığı enerjiyi tefekkür olarak kullanması da bir diğer seviyedir. Nefsin beslenmesi, cesedin hayat bulması ve midenin merkezdeki doyumu ve dağıtıcılığı ile ruhu tasarrufa başlayan insanın mideden akla düşen verileri doğrudan yaratılışın yansımaları olarak yakalayabilmesidir.

Bunlar, insan üzerinde tasarruf eden isimlerin ve sıfatların insanın benliği ile kurduğu ilişkide şekil kazanacaktır. Akıl, besleme, lezzetlendirme, güçlendirme, hareketlendirme ve rahmet ve merhametle birlikte insanı yükselterek kalbin kapısına kadar getirip teslim edecektir.

Kalp ile bir seviye daha yükselecektir. Kalp, nefis ve ruh ve aklın yetiştirdiği lezzet, şükür ve tefekkürü Rabbin üzerinde yansıyan yüzüne sunarak, vicdan ile zikre dönüştürerek; nihayetindeki en yüksek mertebe olan vicdanı kullanarak tekellüm-ü İlahi ve kalpteki gözü olan latife-i rabbaniyi açarak müşahadetullaha bırakması kalbin en yüksek seviyesidir.

Her nefsin, ruhun, aklın, kalbin ve içindeki pek çok unsurun sonsuz emeli ve miracı olan seviyesi ise iltifat-ı İlahiden gelen lezzetin marifetullah, muhabbetullah ve müşahadetullah olarak ilahi katında yaşanacağı umulan seviyeleridir.

Nihayetinde lezzetin geldiği yer, başlangıcı ve gittiği yer, neticesi.. hepsi, iltifat-ı Rabbanidir.

Her seviyenin bir midesi, lezzeti ve şükrü olduğundan; insan merkezindeki cesed ve mide dairesinden başlayarak bunların da içlerinde açılan iç içe daireler olan ruh, akıl, kalp ve diğerlerini doyurmak, lezzeti bulmak ve şükrü bunlarla birlikte dillendirmek, durumundadır.

Bu lezzetlerin peşinde koşmak elbette insanı yükselten bir iştir. (Lezzetlendirmek, tek başına, yükseltmek manasına da gelir.)

***

Hz. Ali (ra) şöyle buyurmuştur: "Allah katında en sevimli temizlik midenin ve aşağısının temizliğidir (iffet)."

İnsan ahlak ile varlığını tamamen temizleyebilir, doğru şekle sokabilir. Bunun için her şeyin iffet (temizlik) düzeyi vardır.

Cesedin iffeti iktisaddır.

Nefsin iffeti şükürdür.

Ruhun iffeti ibadetullahtır.

Aklın iffeti marifetullahtır.

Kalbin iffeti muhabbetullahtır.

Her bir tabakasında temel düstur ise: lezzete ulaşmada "nâstan istiğna" etmektir.

Bu şu demektir: Her bir yol yalnız Hakk'a bağlanmakla nihayetini bulacaktır.

Evet her bir yolun sonu vardır, ancak bunun sınırı belirsizdir. Bu sınırı çizecek olan insan zihni, gerçek karşılıkları üzerine doğru bir şekilde yerleştirilmelidir ki asıl mana gerçekleşsin, doysun, lezzetini bulsun, tekâmül etsin ve nihayetinde (temizlenmiş olarak) mükemmele ulaşsın… Tâmm olsun.

Bediüzzaman'ın işaret ettiği gibi, bu dünyada elma yesin, cennette aynı elmanın elhamdülillah olarak vücud bulduğunu görsün...

Elmayı getirene ücretini verip 'istiğna' ederek, yalnızca hakiki Rızık Verene yönelsin...

 

3. ŞÜKRÜN BURÇLARI

Şükür nimetlerin içindeki bir koddur ve bu lezzet denilen bir düzeneği açmakla birlikte iş olarak ortaya çıkar. Şükür, yaratılan lezzetin kabul ve takdiridir, kabul şükürle açık edilir.

Şükür lezzetin (lezzet ilk sestir) sesidir, dilidir. İnsandaki ruh ile nefes ilişkisi gibidir. Nefsin şükrü ile nimetin lezzeti nihayetinde birbirini tamamlar.

Nefsin devamını sağlayan nimetin varlığı, şükür ile lezzetin varlığına bağlanıyor. Dolayısıyla varlığın lezzeti de kaynağı olan yaratılışın lezzet-i mukaddesesine bir bağ kuruyor.

Demek ki şükür işi varlığın hem dışı hem içidir, çekirdek ve meyvesidir, evveli ve ahiridir, hafıziyetin anahtarıdır; yaratmaktan gelen lezzet-i mukaddese ile yaratılmakla erişilen lezzetin buluşma noktasıdır.

Varlığın şükür ile şekil bulacağı gerçeği bu noktada açılıyor: Şükür, insan nefsini (cüzi iradesi vasıtasıyla) bütün bir varlığa bağlıyor; bütün varlığı da insana bağlıyor.

İnsan, şükür anahtarını elinde bulundurmasıyla bu şekilde yaratılmanın merkezinde duruyor.

***

Yaratılan ve devamlılığı beslenmeye bağlı olan her şey, bahsi geçtiği üzere, parçalı yapıdadır. Bu sebeple, her şey bir kabuk ve içle birlikte kir ve posa da taşır.

Kabuk, nimetin süslenmiş, sarılmış paketidir; o dahi bir nimettir. Kabuk nimetin en süslü ama en çabuk bozulan ve ilk atılan kısmıdır.

Nimeti getiren de bir kabuktur (istiğna noktası), üzerindeki paketi de bir kabuktur. Hatta dildeki tad bırakması da kabuktur.

Kabuklar açıldıkça hem öze yaklaşır, hem de kir ve posa ortaya çıkmaya (ve atılmaya) başlar.

Sonunda mide ile nimetin içindeki cesede dağıtılan parçaları da nefsin devamını sağlayan öze kadar açılarak… en nihayetindeki kir ve posasını bırakır.

Dünya nimetinin ahirete olan tohumu ise şükürle lezzetin birbiri içinde açılır.

Ahiret nimetinin lezzeti de buradan yaratılır. Dünya ahiretin tarlasıdır, mahsulâtını yetiştirir. Bu demektir ki, lezzet için insana açılan imkânlar (ahiret âlemleri kadar) sınırsızdır.

***

İnsan en fazla açlığı yaşayan ve en farklı açlıklara düşen varlıktır. Bunun için en fazla nimete doymaya ve pek çok çeşidiyle doymaya ihtiyaç duyar. (Bu yüzden en zayıf ve fakirdir).

İnsanın lezzet yolculuğu bütün kâinatı kapsayan bir zeminde gerçekleşir. Bu bile tek başına insanın yerini ve değerini ortaya çıkarıyor; yani insan kâinatın lezzet arayıcısıdır, bulucusudur, tadıcısıdır; her bir şey insanın lezzet bakıcılığına göre dizayn edilmiştir denebilir.

İnsanın tad alması ile başlayan mide, akıl, kalp gibi pekçok merkezde lezzet, enerji ve sıkıntı olarak sindirilen, ayrıştırılan ve yeniden üretilen eşyanın keyfiyeti aynı zamanda insan eliyle yok oluşa da atılabilir.

Bu yokluktan ve yeniden hiçliğe, açlığa düşmekten eşyayı ve bağlantılı olarak insanı kurtaran anahtar ise lezzetin içinde ve başlangıcında saklı olan şükürdür.

Şükür, yitip giden eşyanın bıraktığı yüksek anlam uzayını açar.

***

Her bir şey gelişi ve varlık göstermesi ile tad, enerji ve çürüme aşamaları ile giderken hafızalarda anlamını bırakacaktır.

Şükür ile kaybolup giden nimetin anlamı (gerçek doyum noktası) yakalanabilir.

Geçmiş ve gelecek nimetlerle birlikte anılır, geçmiş ve gelecek rızıklara bir soyut güzellik olarak katılır ve her gidenin olduğu gibi ardında vekil olarak Rezzak'ını bırakır.

Zira her şey gelir rızıklandırılır; gider, anlamlandırılır. Bu her şeyin içindeki cevher şükür ile açılır, ortaya çıkar. "Hasbunallahü ve ni'me’l-vekil" sırrını aydınlatan şükürdür. Ahiret âlemlerinin açılmasına sebep olan da bu şükürdür.

İnsanın azaları, duyu, his, ve latifeleri ile şükre namzet olarak donatılması ile de ahiret âlemleri ispat olacaktır.

Nefsi ve benliği ile bunu kendi küçük âleminde hayal ile yeni âlemler çizerek ve aklın bağlarıyla düzenleyip kalbin perdesinde kendi ile âleminin ve âlemlerin Rezzak'ını karşılaştırıp hakikate teslim ederek, nefsini ve benliğini Sahibine bağışlayarak gerçekleştirir.

"Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz" olan bütün âlemlerin şükür vasıtasıyla elde ettikleri sözü Zat'ına sunar.

Bütün lezzetler son noktada lezzet-i mukaddese içindeki doyuma ulaşır. Maneviyat âleminde karşılıklarını bulur, "burada tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir" diyerek şükür, geleceğe yönelik bir dua ile de yükseltilir.

***

İnsanın eşya ile sınırlandırılmış küçük dünyasında, bir sıkışmışlık içinde yaşarken ve kendini her şeyle ilişkili bulurken, buradan sıyrılıp, kendi âlemini kurması için de imkânları bulması gerekir.

İnsan altı yönden bir sıkışmışlık içindedir. Ön, arka, sağ sol, alt üst boyutları eşya ile ve neticesi lezzet, enerji ve çürüme ile karşılanmaktadır.

Şükrün, sınırları açacak, birbiri içindeki sınırsız anlam uzayındaki bazı parçaları (burçları):

Nimetin yaratılması, Nimetin verilmesi, Nimete karşı duyulan iştiha, Nimetin içindeki çekim gücü, Nimetin lezzeti, Nimetin merkezinden (mide gibi) cesedin parçalarına ulaştırılması,

Nimetin özündeki nefse verilen varlık enerjisi, Nimetin sıkıntı ve kirinin gitmesi (kuddûsiyet) Nimetin kalan özünün şükürle lezzetlenmesi, Nimetin lezzetiyle soyutlanması...

Nimete şükredilmesine şükretmek başlı başına şükrün bir parçasıdır.

Nimetin kendi şükrü de vardır, bu da kulun şükrüne bir karşılıktır.

Nimetin devamının (böylece) gerçekleşmesi, Nimetin sönmesiyle şükrün manevi âlemlere atılması, Nimetin şükrünün (temizlenmiş olarak) ahirette vücud bulması, Nimetin şükrünün nimete cevher olarak vücud kazandırması, Nimetin şükrünün cesedin sonsuz hayatına gıda olması, Nimetin şükrünün makbul bir dua olması, Nimetin içindeki rahmaniyet, Nimetin içindeki rahimiyet, Nimetin içindeki hâkimiyet, Nimetin içindeki hafıziyet, Nimetin içindeki her bir İsmin ayrı ayrı burçlarıyla açılması Nimetin içindeki salâvat, Nimetin içindeki zikir, fikir, şükür gibi sonsuza uzanan diziler parlayacaktır.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle: "Demek bir hamd-i vâhidden doğan hamdlerden ibaret gayr-ı mütenahî bir silsile-i hamdiye husule geliyor."

***

İnsanın bizzat nefsi bir nimettir ve devamı ile insan devam eder.

Aynı zamanda Dünya da bir nimettir, nefistir.

Semavat da nimettir ve nefistir.

Her birinin tadı, enerjisi ve sıkıntısı vardır. Her birinin şükürle birlikte açılan lezzet kapısı sayesinde ahiret âlemlerine geçilerek gerçek doyumla karşılaşılabilir.

Mesela insan dünyaya gelir, bir tad bırakır; inşa eder, varlığıyla güç verir ve cesedini bırakıp gider.

Zaman akmasa (zaman nimetleri çürüttüğü gibi, akışkanlığı sayesinde, çürüyenleri temizlemede de kullanılır) ve bütün giden cesedler hazır zamanda bulunsa insanın kokuşmuş cesedleriyle varlığı nasıl bir insan ziyanlığının yaşanacağını gösterebilirdi.

Şükürle başlasa, bu bakış, insan nefsini çocukluktan gençliğe ve ihtiyarlığa nihayetinde ölümle ahiret âlemlerinde doyuma götürecektir. Çürüme ve yok olma olarak zaman çukurlarına atılma yerinde ahiret âlemlerinde insan cevherinin ortaya çıkışı izlenebilecektir.

İnsan olmanın ve insanlarla olmanın içindeki lezzet şükürle ortaya çıkan bir iştir.

***

Dünya binler, milyonlar yıldan itibaren birçok değişim geçirerek, yakılarak, soğutularak sulanarak değiştirilen ve sayısız mevsimde sayısız nimetin tadını alan, yol kat eden, yıldızlardan enerji alıp tüketen, sonunda her zaman boşluğuna kirini boşaltan; arkasında gürültü ve duman bırakarak, sayısız yaşayanların ölülerini taşıyan büyük bir çöp arabasına benzer.

Şükür ile lezzetin manevi âlemleri aralamasıyla, Dünya, geçmişten geleceğe rızıkları taşıyan bir tren gibi, gelenlere mekân, gidenler için güzel bir sergi yeri olmuş; hakikatin düzlemine taşıyan ve sonsuz vücudların mekânlarının geçiş tüneli olmuştur.

Dünyaya uğramadan, nimetlerin özünü yakalamadan, şükürle lezzeti bulmadan geçişin olamayacağı varlık âleminde, (dünyanın) devamlılığın ve sonsuz nefis ve hayatın uğrak yeri olması ile lezzeti bulunur. Özündeki cennet ve cehennem ortaya çıkar.

Semavat denilen, gökyüzü yıldız ve gezegenleri sayılamayacak kadar miktar ve zamanda çoğunun insan gözünden uzakta, yalnız bir anlık tad için sayısız parçacığın müthiş enerjiyle beslenmesi ve yine müthiş enerjilerle parçalanması, ölmesi, içine kapanarak kirlerini göğe kusarak simsiyahlara bürünmesi gökyüzünü doyumsuz bir ölüler cehennemine çevirmektedir.

Şükrün girmesi ile her doğan yıldızın verdiği tad, ışığını yaymasıyla enerjisini, patlamasıyla parçacıklarını uzaya yayarak, çiçeğin patlamasıyla tohumlarını yayması ve Dünyayı ve insanı beslemesi ile birlikte, asıl ahiret âlemlerine cevherini göndermesi, ahiretin gerçeklerin vücud bulduğu uzayını döşediği ve yıldızın birer siyah noktaya dönüşmesiyle ahiret âlemine doğacağını, bunun lezzetiyle her bir yıldız ölümünün ahiret âleminde yeni bir güneşin doğması olacağını bilmenin getireceği şükür hali yıldızları bitmeyen bir şükrün mekânlarına dönüştürür.

Her nefis sonuçta insan nefsine bağlanıyor; insanın şükrü ile açılacak lezzet kapısından birer numara ve değer (lezzet) alacak, bu sayede insanın vasıtasıyla bir gerçekliğin ifadesine katılacaklardır.

İnsan ağzından çıkan 'lailahe illallah' lafzı ahiret âleminde yıldızlarla yazılacak yüksek bir kelama (şükür ve dua) harf yetiştirecektir.

"Hattâ mü'min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan manevî bir ömrü vardır. Ve insanın bu manevî ömrü ezelden ebede uzanan bir hayatın nurundan meded ve yardım alır."

***

Şükrün insan varlığını ve varlığın tümünü zaman ve mekân sınırından ve sınırlı bir doyuma bağlanmaktan (tad, enerji, sıkıntı) kurtaran bir sırrı vardır.

Lezzetin kaynağı ve içinde ve sonunda olmasıyla evvel ve ahiri birlikte tutarak, nefsin varlığını nurlandırarak ezel ve ebedi kapsayan sonsuz bir aralıkta lezzet-i mukaddese ve Zat-ı mukaddese ile nurlandırır.

"Allah arzın ve semanın nurudur" ayetinin şükürle insanı bağladığı böylece gösterilmiş olur.

İnsanın tarihçe-i hayatı boyunca verilen nimetleri ve istifade ettikleri birleşerek bir insan olarak maneviyat âlemlerinde karşısına çıkar.

Şükür ile lezzetlerin seviyelerine göre, nimetler (hususi cennetinde) mahsus baki suretler kazanırlar.

İnsanın burada varlığını kurduğu nefis ve benlikten oluşan insan ve zihninde ürettiği âlemleri maneviyat âleminde insana gerçekleri olarak geri verilir.

Kimine ateş ve zakkum, kimine tûba ağacı gibi iki meyveyi yedirir; buradaki nefis ve benliğin inkâr veya şükrü karşılığında orada doyurur.

 

popüler cevapdünya atlası