Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, FETÖ’ye dair ayrıntılı açıklamalarda bulundu

Eklenme Tarihi: 31 Ağustos 2016 | Güncelleme Tarihi: 13 Ocak 2017

 

Risale Haber-Haber Merkezi

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, FETÖ’ye dair ayrıntılı açıklamalarda bulundu.

Risale Haber'de dizi şeklinde yayınlanan yazının yedinci bölümü şöyle:

İHÂNET DARBESİ İLE RİSÂLE-İ NUR CEMAATİNİN ARASINDA İLİŞKİ KURANLAR HAKLI MIDIRLAR?

Yüzde yüz haksızdırlar. Şunu belirtelim ki, 15 Temmuz İhânet Darbesinin fırsat bilen bazı din düşmanları, münafıklar, bazı dindar gazeteler, gazetelerdeki yazarlar, diyanet ve ilahiyat canibinde yer alan bazı karanlık şahıslar, kafatasçılardan bazıları ve nihayet tarikat adı altında mehdiliklerini ilan eden bazı sahte mehdiler, sapla samanı karıştırarak, Nur Cemaati mensupları ile hain FETÖ’cüleri kasden karıştırmak istemektedirler.

Halbuki, Risâle-i Nur Cemaati, bu ihanet hareketinin karşısında durmuşlar ve şehidler vermişlerdir. Maalesef Hükümetin yahut Hükümet bürokrasisinin içinde de yangına körükle gidenlerin olduğunu ve hatta hizmete karşı operasyon yürütenlerin bulunduğunu biliyoruz.

Bedîüzzaman, sadece nazariyat insanı değil, aynı zamanda üç devir görmüş yani mutlâkıyet, meşrutiyet ve cumhuriyeti yaşamış bir tatbikat adamıdır. Kendi şahsî ubûdiyetini asla ihmâl etmediği gibi, başta Osmanlı Devletive daha sonra da Türkiye olmak üzere, bütün âlem-i İslamda ve hatta tüm dünyada meydana gelen siyasî ve sosyal hâdiseleri de İslam’ın ulvî düsturlarına göre değerlendiren ve tesbitini İslam’a göre yapan nâdide bir dava adamıdır. Zaman, hep onu haklı çıkarmış ve aksi fikirde olanları utandırmıştır.

Bedîüzzaman, ömrü boyunca müsbet hareket etmeyi düsturedinmiş;"Birkaç adamın hatasıyla yüzer adamların zarar görmesine sebeb olunamaz" demiştir. Bunun içindir ki, yapılan o kadar gaddarane zulümler esnasında bir tek hâdise meydana gelmemiş ve Bedîüzzaman Said Nursî, talebelerine daima sabır ve tahammül ve yalnız iman ve İslâmiyete çalışmayı tavsiye etmiştir. Ve bu gibi evhamların, dinsizlikhesabına, maksad-ı mahsusla husule getirildiğini herkes anlamıştır.

Bedîüzzaman’a göre, Müslümanın Müslüman bir ülkede müspet hareketetmesi, dinimizin gereğidir. Bilirsiniz ki, iki tür hareket vardır;

Birincisi, rüzgârın hareketidir ki, gürültüsü patırdısı çoktur; ancak neticeleri, bir iki direk devirmek veya baca yıkmaktan başka tarih boyunca görülmemiştir.

İkincisi ise, güneşin hareketidir ki, sessizdir, sadâsızdır. Ancak neticeleri, saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Meyvelerin pişirilmesinden tutun, dünyanın ısıtılmasına kadar çok güzel neticeleri vardır. Ayrıca güneş, kimseden darılmaz, kimseye küsmez; kendisinden rahatsız olup da, perdesini kapatanların dahi, küçük bir delik bulduğunda, evlerinin ta içine kadar girer. Bedîüzzaman’ın tabiriyle, İslâmiyet güneş gibidir; üflemekle sönmez; gözünü kapatan yalnız kendisine gece yapar[1].

Evvela müsbet hareketi nasıl tarif ettiğine bakalım:

Müsbet hareket etmektir ki; yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adaveti ve başkalarının tenkisi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin; onlarla meşgul olmasın.

Müsbet hareket, Bediüzzaman’ın ilim ve irfana, tebliğ ve iknaya, muhabbet ve şefkate dayanan irşad metodudur. Bu meslek bütün müceddidlerin ortak yoludur. Hepsi, Allah Resulü'nden (asm) aynı dersi almış ve asırlarının şartlarına göre bu yolda yürümeye azamî hassasiyet göstermişlerdir. Gazzalîler, Rabbanîler, Geylanîler, Mevlânalar hep bu mukaddes yolun yolcularıdır. Hepsinin ortak gayesi, insanları Hakkın rıza çizgisine çekmek, ebedî saadetlerine vesile olmaktır. "Âlimlerpeygamberlerin varisleridir" hadis-i şerifine en ileri mânâsıyla mazhar olan bu kutlu zevat içerisinde Bediüzzaman Hazretlerinin hususî bir yeri vardır. Onun bu hususiyeti, asrının dehşetinden ileri gelmektedir.

Bedîüzzaman, sadece Osmanlı Devletive Türkiye'de değil, bütün âlem-i islamda, islama hizmet için müsbet hareketi müdafa’a eden nâdide şahsiyetlerdendir. Ona göre, Türkiye dar-ı islamdır ve islam diyarı olan bir beldede, imana ve İslam’a hizmet, ancak müsbet hareketle ve dahilî emniyet ve âsâyişi asla zedelemeden, bilakis teyid etmekle mümkündür.

Risâle-i Nur Cemaatinin hayatî prensibi şudur:

“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Çünki asıl mes'ele bu zamanın cihad-ı manevîsidir. Manevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.”[2]

"SAKIN, SAKIN, SAKIN! ÇABUK BU ŞİMDİYE KADAR DEMİR GİBİ KUVVETLİ TESANÜDÜNÜZÜ (DAYANIŞMANIZI) TAMİR EDİNİZ VE DEVAM ETTİRİNİZ” diyen Bediüzzaman Hazretleridir.

Maalesef son zamanlarda hükümet içindeki bazı münafıklar tarafından sapla saman birbirine karıştırılmakta ve hükümet za’fa düşürülmek istenmektedir. Çok sayıda Nur talebesi, FETÖ’cü diye ya gözaltına alınmış ya da görevlerinden uzaklaştırılmışlardır.

Risâle-i Nuradlı eserlerinin birçok yerinde defalarca okunmasını tavsiye ettiği Meyve’nin Dördüncü Mes’elesinde II. Dünya Harbiile ilgilenmemesinin sebebini soran talebelerine şu önemli hakikatı açıklıyor;

“Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. İnsanın çevresinde birbiri içinde çok daireler var. Kalb, mide ve cesed dairesinden tâ vatan, memleket ve dünya dairelerine kadar. Her bir dâirede insanın belli bir vazifesi var. Ancak en küçük dairede, en büyük, ehemmiyetli ve devamlı vazifeler var. En büyük dairede ise, en küçük ve muvakkat ara sıra vazifeler bulunabilir. Fakat geniş dairelerdeki küçük vazifelerin câzibedârlığı cihetiyle, insanlar ve müslümanlar, küçük dairelerdeki lüzümlu ve ehemmiyetli vazifeleri bırakıp, bazen lüzumsuz ve âfâkî işlerle meşgul olurlar.

Gerçekten her insanın ve hususan her müslümanın başına II. Dünya harbinden daha büyük bir dava açılmış ki, bir insan dünyanın servetine de sahip olsa, o davayı kazanabilmek için aklı varsa sarf edecektir. Başta 124 bin peygamber ve 124 milyon evliyânın haber verdikleri bu dava, herkesin, iman mukâbilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve saraylarla süslenmiş ve ebedî olan bir cenneti kazanmak veyahut kaybetmek davasıdır.”[3].

Bedîüzzamanbir başka eserinde bu hakikatı şöyle ifade etmektedir; “Bu zamanda üç mesele var: Biri hayat, biri şerî‘at, biri îmândır. Hakikat noktasında en mühimmi ve en büyüğü iman mes’elesidir. Fakat şimdiki umumun nazarında ve hal-i âlem ilcâatında en mühim mes’ele, hayat ve şerî’at görünmektedir.”[4]


[1] Bedîüzzaman, Münâzarat, İlgili bahisler.

[2] Emirdağ II, Bediüzzaman’ın talebelerine son mektubudur.

[3] Bedîüzzaman, Asây-ı Musa, sh.19-20.

[4] Bedîüzzaman, Kastamonu Lâhikası, 57-58.

 

 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası