Peygamber Efendimizi (asm) anlamak–4

Eklenme Tarihi: 01 Ağustos 2018

Afife Artık

Risale Akademi Sürekli Eğitim Merkezinde (RASEM) Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamı anlamak programının dördüncüsü için 14 Temmuz 2018 cumartesi günü bir araya gelindi. Şuâât-ı Marifet-i Nebi (asm) isimli eserin tetkikine devam edilen programda tuttuğum uzun notlardan kısa bir derleme ve bahsi geçen mevzularla alakalı bazı fikirlerimi maddeler halinde paylaşıyorum:

-Her nebî nübüvvetini ilan etmiştir ve iddiasını da mucizelerle tasdik etmiştir.

-Nebîlerin taşıdığı özelliklerin hepsini Peygamberimiz Hazret-i Muhammed aleyhissalatü vesselam en ekmel şekilde kendi zâtında taşımasıyla âdeta bütün nebiler onun nübüvvetinin tasdikcisi olmuşlardır.

-Mantık ilminin pek çok unsuru Risale-i Nur’da mühim yer tuttuğu gibi bu Şuâât adlı eserde de mantık ilminin kavramları yer almaktadır. Bu kavramlardan biri “kıyas” kavramıdır ki pek çok çeşitleri bulunmaktadır. Programda uzunca üzerinde durulmasına rağmen kısaca sadece biri üzerinde durmak istiyorum. Bu da “kıyas-ı hads-i hafî” kavramıdır. Kalbin sezgi yolu ile yaptığı kıyas veya kalbin bir önermeden başka bir önermeye varması olan kıyas-ı hads-i hafi yolu ile nübüvvet nuruna âşina olanlar (peygamberimiz daha davasını ilan etmeden sezen bazı âlimler gibi) nebî olanları, bu nuru kalben sezmekle bilirler. Konuyu dağıtmak gibi bir maksadım olmamakla beraber sık sık dikkatimi çeken bir nokta budur ki; Bediüzzaman Said Nursî’nin ilk talebelerinin ekserisi (saff-ı evvel tabir ettiğimiz) Üstad kabul ettikleri Said Nursi ile karşılaşmadan evvel ilim tahsil etmiş ve/veya tarikat yollarında yol katetmiş hatta şeyhlik mertebesine erişmiş zâtlar idiler. Şeyhlik makamını terk ile Said Nursî’yi kendilerine Üstad kabul ederek onun gösterdiği Risale-i Nur’lara talebe olmaları gösteriyor ki, onlar Nübüvvet nuru ile tanışık idiler. Bu nuru gelecek asırlara taşıyan hakiki âlimleri ki onlar peygamberlerin varisleridirler, tanımak ferasetine sahiptiler. Onların Said Nursî’yi anlamak ve tâbi olmak konusundaki tutumlarını ve tarzlarını bugünkü Nur Talebelerinin güzelce ve sahih olarak idrak etmeleri çok mühim bir meseledir. Umumen kalıpların kalblere üstün geldiği bu asırda kalbin işletilmesi ve nübüvvet nuruna âşina olması çok mühim ve nâdide bir meseledir.

-Akıl yolu ile ve gözün gördüğü şeyler üzerinden yapılan kıyaslardan farklı olarak kıyas-ı hads-i hafî’de kalbin devreye girmesi söz konusudur.

-Hazret-i İsa (as) mükerreren ibn-i insan’dan bahsetmiştir. İbn-i insan’dan kastı Hazret-i Ahmed (asm) olmak gerektir. Bu tâbir belki de insaniyetin ayine olabileceği en güzel vasıfları en kâmil olarak taşımanın bir tarifçisidir.

-Peygamberimiz aleyhissalatü vesselam, insanlığın hem başıdır çünkü en evvela onun nuru yaratılmıştır, hem de sonudur zira insaniyet manasında ondan daha ileri gidebilecek kimse yoktur. Her zaman her kemalin en zirve noktasında O (asm) vardır. Manen bu böyle olduğu gibi maddeten de böyledir. Taşların onun avcunda dile gelmesi, ağaçların onun iltifatı ile yürümesi, ayın iki parça olması gibi madde sahifesinde gösterdiği mucizeler düşünülsün.

-Peygamberimizin sıdkına olan deliller her zaman harikulade olmak durumunda değildir. Sadece ihtiyaç zamanında harikalar, mucizeler göstermişlerdir. İhtiyaç olmadığı veya münasib olmadığı vakitlerde âdetullah kanunlarına muvafık hareket etmişlerdir.

-Korku, telaş, abartı gibi hileyi ve itimatsızlığı işmam eden hallerden uzak olan Peygamberimizin (asm) bütün hareketlerinin cem’inden ciddiyet, hakkıyet ve sıdk, parlak bir nur olarak bütün zaman ve mekânı tenvir etmiştir. Hem mazi, hem müstakbel o nur ile nurlanmaktadır. Dünya üzerinde o nurun taşıyıcıları kalmadığında dünya kapanacaktır.

-Hazret-i Ayşe (ra) validemiz Peygamberimizin ahlakını “Kur’an ahlakı idi” diyerek tarif ederken Kur’an da O’nun (asm) ahlakını “Sen yüce (azim) bir ahlak üzeresin” diye ilan etmiştir.

-Bütün peygamberler, geçmiş zaman ve Asr-ı Saadet Peygamber Efendimizin (asm) kim olduğunun ve nurani zâtının delili oldukları gibi, şeriat dahî O’nun (asm) nübüvvetinin delilidir. Şeriat ikidir. Biri insanların cüz’i ihtiyarîleri ile işledikleri fiillerini tanzim eden kurallar manzumesidir (kelam sıfatından gelir). Diğeri ise adetullah (tabiat kanunları) tabir edilen fıtrata dair, yaratılışa ait emirlerdir (kurdet sıfatından gelir). Bu ikincisine tekvini emirler de diyoruz.

-Bir fert bir kelamı söyler iken söylediğini geçmiş ve geleceği ile ve büyük resim içindeki hangi parçayı teşkil ettiğini gayet iyi bilerek ve görerek söylüyor ise, o kelam, o zâtın ilmine delildir. Aynı kelamı bir başka fert nakil ile ezbere söylese veya sair mesail ile bağlarını bilmeden söylese, onun da cehline delildir. Birinci fert hiç şüphesiz ki o kelamı yerli yerinde ve meyveler verecek verimli bir zeminde ve zamanda sarf eder.

-Şeriat, bazı meseleleri detayı ile izah etmez ki, inkâra mahal vermesin. Sathi nazarlarda o gün için bilinmesi mümkün olmayan ama ileride vazıh olarak anlaşılacak meseleleri detayı ile vermez. Onlara imâ eder, işaret eder, tâ ki o mesâile muttali olunduğu vakit anlaşılsın ki bu şeriatta vardır. Lâkin nazarları istikbale nüfuz etmemiş avamın, anlayamadığı için inkâr etmesine mahal vermemek için ayrıntılı olarak meseleleri ortaya koymaz. Mesela dünyanın güneş etrafında dönüyor olduğuna remzeder ama o vakitte güneşi dünya etrafında dönüyor zannedenlerin inkârına mahal vermemek için sarih olarak bunu ifade etmez. Nazar-ı sathiyi ve derin ilimlere vâkıf olmayan cumhur-u avamı rencide etmez. İşâratü’l-İ’caz tefsirinde bu konu ile ilgili parçalar vardır ilgililerini havale ederiz.

-Beşerin ortak aklı, şimdiye dek ve kıyamete dek insanların bütün birikimleri, ilim namına ortaya koydukları, fen adına yaptıkları her ne var ise bunların cümlesi geriden gelirken İslam Medeniyeti onları bitiş noktasında beklemektedir. Yani; insanlar maddi ve manevi bütün kuvvetlerini ortaya koyarak en ileri medeniyet seviyesine gelseler işte İslam Medeniyeti o medeniyetin de fevkindedir.

popüler cevapdünya atlası