OSMANLI MEDRESELERİNDEN MEDRESETÜZZEHRA’YA GENEL BİR BAKIŞ

Eklenme Tarihi: 04 Mart 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Şimdi Osmanlı beylikten devlete geçerken medreselerden yararlanmıştır. Medreselerle geliştirilen devlet teşkilatının oluşmasında önemli katkılarda bulunmuş. Fatih Sultan Mehmet, Sahn medreselerini kurmuş. Böylece devletin üst düzey bürokrat ihtiyacını da, din adamı ihtiyacını da karşılamıştır.

Medreseler XIX. yüzyıla kadar varlıklarını ve etkilerini sürdürmüşler. Ancak XIX. yüzyılda özellikle meşrutiyet döneminde birden bire medreseler Avrupaî tarzda medreselerin ortaya çıkışıyla tabiri caizse ofsayta düşmüş, kendilerinin işlevsiz ve adeta manasız göründüklerinin farkına varmışlardır. Kanuni Sultan Süleyman da medreseler açmış. Onun Süleymaniye medreselerinde dini ilimlerin yanında tabiat, riyaziyat ve heyet ilimleri de okutulmuş.

Şimdi medreselere karşı tenkitler Cumhuriyet döneminde de yapıldı ama asıl tenkitler önce kendi içinden yetişen ulemadan geldi. İşte XVI. yüzyılda Gelibolulu Mustafa Âlî, sonra Kâtip Çelebi ve diğerleri. Ancak bunların yaptıkları tenkitler, eleştiriler medreselerin sistemlerine dair değildi. İşte müderrisler derslere gelmiyorlar, dersleri yapmıyorlar, öğrencilerini takip etmiyorlar gibi daha çok kişilere yönelik eleştirilerdi. Ancak meşrutiyetle başlayan süreçte medrese sistemine yönelik eleştiriler yapıldığını görüyoruz. Ayrıca medreselerin hayat damarı hükmündeki vakıflarına el konuluyor, dolayısıyla maddi kaynakları da kesilince, medreselerde sıkıntılar yaşanıyor. Tabi medreselerin geçmişte bir takım sıkıntılara sebep olduğu biliniyor ama bu medreseden değil. Çift bozanların, serserilerin, medreselilerin, bazı imkânlarından yararlanmak için aralarına sızmaları, Anadolu’da bir takım isyanlar çıkarmaları, bir takım soru işaretleri meydana getirmiştir.

Bazı âlimlerce benimsenen yazılacak yeni bir şeyin söylenecek yeni bir sözün, konuşulacak bir şeyin kalmadığı inancı, medreselerin bir yerde zayıflamasına neden olmuştur. Bu ilmi ve fikri tefekkürü oldukça daraltmakla kalmayıp zamanla ortaya çıkan şartlara uyum sağlayacak değişim ve dönüşümlerin de önünü kesmiştir. Yeni bir şey söylemeyecek olan âlim yeni fikri ve ilmi etütler, araştırmalar ve faaliyetler de yapamayacak ve yazamayacaktır. Osmanlı âlimi telif eser vermek yerine şerh, haşiye ve talik yolunu seçmiştir. Bugün yazma eser bulunan kütüphanelere giderseniz en fazla kitabın T ve Ş maddesinde olduğunu görürsünüz. Terceme ve Şerh. Şimdi şerh ilk yazılan bir eserin anlaşılabilmesi için gerekli ama şerhin şerhin şerh’inin de yapılması, artık yalama olmuş bir civatanın aynı yerde dönmesinden de bir başka işe yaramıyor. Ve sanırım günümüzde de yaşanan sıkıntılardan biri bu şerh anlayışının devamından geliyor.

Osmanlı medreselerinde ilmi faaliyetlerde bulunan insanların, amatör ilmi hedefler gözetmekten ziyade devletle bu ölçüde bütünleşmiş olmaları diğer bir değişle tipik bir brokrat kimliği kazanmaları çünkü malum kazaskeri, kadısı, valisi ve sairesi medreselerde yetişiyor. Onların ilmi faaliyetlerini de etkilemiştir. Böyle bir ulema kimliği kendisini devletten ve onun doğrularından bağımsız görmek, ilmi faaliyetlerinde mutlak hakikati aramak yerine onu değişebilen konjoktürel hakikatlere yönelmesine yol açacaktır.

Bu sebeple bu gün aydın bağımsızlığı denilen ve mevcudiyeti hala büyük bir problem olan ortada duran mefhum hemen hemen bütünüyle bir tarafa itilecek ve ilmi faaliyetlerin motoru sayılabilecek olan tefekkür ve tartışma ortamı oluşturamayacaktır. Böyle bir ortamda ulamanın fikir ve değerler dünyası mesai sahası veya devletin doğrularıyla sınırlanmış olacaktır. Artık o bu sınırlar içerisinde fikir üretecek değer benimseyecek eser verecektir. Böyle bir durumda uçsuz bucaksız tefekkür ufukları söz konusu değildir. Bilakis mevcudu öğrenmek, öğretmek ve onunla yetinmek tercih edilecek yeni arayışlar, yeni tercihler, yeni fikirler ve sınır tanımaz ilmi tecessüsü çekinilecek veya fazla itibar edilmeyecek yöneticiler olacaktır.

Esasen belki de bu sebeple ve böyle bir ortamdan dolayıdır ki, Osmanlı medreselerinin mesela bir Gazalî’si, Razî’si, bir Devanî’si, bir Taftazanî’si, bir Cürcanî’si, bir İbni Teymiye’si, bir İbni Haldun’u yoktur. Binaen alehy İbni Kemal Ebu’s-Suud Efendi ve benzeri meşhur Osmanlı ulamasının mevcut şöhretlerini değerlendirirken ortaya koydukları ilmi eserlerin yanında başında bulundukları ve işgal ettikleri makamları dikkate almak mecburiyeti vardır.

Gelelim Medresetüzzehraya...

Medresetüzzehra’nın fikrinin ne zaman çıktığı, nasıl bir gelişim seyri gösterdiğini hocalarımız arkadaşlarımız anlattılar. Yalnız Üstadın kast ettiği Medresetüzzehra bir iptidai değil hatta bir ortaöğretim kurumu da değil ortaöğretimi üniversiteyi ve lisansüstü eğitim öğretimi de kapsayan bir bütüncül yapıyı esas almaktadır. Düşünün aynı bünye içinde ortaokul lise ve üniversite okuyan öğrenci, hem hocalar tarafından daha iyi tanınacak, hem sistemi bildiği için sisteme entegre olması daha kolay olacak ve daha kabiliyetli, daha kaliteli öğrenciler yetişmesi sağlanacaktır. Üstadın üzerinde durduğu çok önemli bir husus taksimü’l-amal kaidesine göre, fakültenin yani Medresetüzzehranın şubelerinin olması, bu şube kavramı da zaman zaman karıştırılıyor. İstanbul darülfünun kurulduğu zamanda fakülte ismi yerine şube isminin kullanıldığını biliyoruz.

Üstadın pek âlî bir medreseden kastı her halde lisansüstü düzeyde eğitim yapan bir üniversite anlayışı olmalı. Şimdi bu üniversitede eğitim öğretim niteliği nasıl olacaktı? Her şeyden önce bunun yanında en âlâ bir mektep, bunun yanında en ekmel medrese, vicdanlar nazarında en mukaddes zaviye olacaktır. Hem mektep, hem medrese, hem tekke olacaktır. Böylece asırlarca, özellikle Osmanlı dünyasında süren medrese, tekke ihtilafı da bertaraf edilmiş olacaktı. Çünkü medreseliler tekkelileri, tekkeliler medreselileri kıyasıya eleştirmişlerdir. Meşrutiyet döneminde buna mekteb de eklenecektir. Dolayısıyla Medresetüzzehra fikriyatı bu üç kurum arasındaki ihtilafı bertaraf ederek toplumda tesanüt ve ittihadı sağlamış olacaktır.

Fünun-ı cedide ulum-ı medaris ile mecz ve derc etmek ve bu sayede safsatanın zulmünden muhakeme-i zihniyeyi halas etmektir. Zaten Külliyat bunun kuvveden fiile çıkmış biçimidir. Fen ve din ilmini birlikte okutup talebenin himmetini pervaz ettirmek. Zaten ikisi birbirinden ayrıldığı zaman bu cumhuriyet döneminde bunun örneklerini bol bol yaşadık. Fenden inancını kaybetmiş, ortada kalmış insanlar, öbür tarafta her ilmi fenni keşfi veya bilgiyi zındıklık sayan bir anlayış ortaya çıkmıştır. Ve en önemlisi medrese tekke birlikteliğini oluşmasını sağlamak. Bu anlayış her şeyden önce bugün keşmekeş içinde bulunan insanlığa büyük bir hizmet olacaktır. Evet pozitivizm çağı bitti. Yeniden insanlar dini değerlere inanç değerlerine yönelmeye başladılar. Yine maarif ve medrese kapısıyla Kürdistan’a cehalet problemini çözme yolunda katkıda bulunmak. Meşrutiyetin ve hürriyetin güzelliklerini anlatmak. Artık meşrutiyete demokrasi diyeceğiz. Kürt ve Türk âlimlerinin hem birlikteliğini, hem geleceklerini güvence altına almak. İslamiyet’i efsane ve İsrailiyattan kurtarmak. Bu gerçekten İslamiyet’in en büyük problemlerinden biri.

Tefsire karışan İsrailiyat, birçok şeyin, yanlışın Kur’an’dan sayılmasına sebep olmuştur. Özellikle bir edebiyatçı olarak edebiyatta bunu çok yaşıyoruz. Kur’an’da bir Harut Marut ismi geçer ama İsrailiyat bunun üzerine romanları meydana getirecek hikâyeler eklemiştir. Hâlbuki orada sadece iki meleğin gönderildiği ifade edilir. Eğitimi halka yaymak aslında Külliyat eğitimi bütün halka yaymakla Medresetüzzehrayı fiilen gerçekleştirmiştir ve en önemli faydası İslam dünyasını derinden kemiren ırkçılık mikrobunu tedavi ederek, yok ederek ittihad-ı İslam’ı sağlamaktır. Bediüzzaman bilimi İslami ilimlerle mezc etmek ister. Bu Medresetüzzehra modelini teşkil etmektedir. Medresetüzzehra’nın en önemli hedeflerinden bir tanesi din ile bilimi mezc etmek olduğu gibi ayrıca anasıra, ırkların ittihadına da hizmet edecektir. Irkçılığı bertaraftır yani ilmi bir boyutu olduğu gibi ictimai ve sosyal bir boyutu da vardır.

Üstad Medresetüzzehra’nın ihtiyaçlarının devlet tarafından karşılanmasını istemiş. İhtiyaçları devletten karşılanacak ama sivil bir üniversite olacaktır. Dolayısıyla halka inmesi daha kolay olacak, masrafları da olmadığı için eğitim daha düzgün yürüyecektir. Üstad sadece zamanındaki ihtilafları değil, tarih içinde süre gelen medrese, tekke ihtilaflarını çözmeyi amaçlamıştır. Medresetüzzehra’da farklı bölüm ve fakültelerin bulunması, öğrencilerin farklı bölümlerden ders almalarını sağlaması, günümüzde de özellikle özel üniversitelerde uygulanan bir sistem. Özel üniversitelerde çap ve yan dal sistemi, öğrencinin başka dersler alarak ufkunun genişlemesini sağlayabiliyor.

Düşünün hukuk öğrencisi edebiyattan ders alıyor. İlahiyat öğrencisi edebiyattan ders alabiliyor. Bu aynı zamanda Medresetüzzehra fikriyatının da bir hedefidir.

Evet bazı tekliflerim olacak. Ben Üstadın Medresetüzzehra yanında en temel hedeflerinden birinin ittihad-ı İslam olduğunu, dolayısıyla bu konuda bir sempozyum yapılması gerektiğini düşünüyordum. Teklif edecektim. Çok şükür yapılıyor. Yine Üstadın üzerinde çok durduğu bir husus. Çeşitli ilimlerde mütehassıs bir heyetle bir Kur’an tefsiri yazılması. Zaten Medresetüzzehra fikriyatının bir üniversite manasında ortaya çıkmasında özellikle buna ihtiyaç var.

Bir Kur’an tefsiri, Risale Akademi’nin bunun üzerine yoğunlaşması gerekiyor. Çünkü hâlâ Üstadın bu vasiyeti yerine gelebilmiş değil. Bu sempozyumların bir faydası ülfet perdesinin yırtılmasına vesile olması. Yani “Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” sözünde olduğu gibi, derslerde bulunmak, sürekli okumak, zamanla bir alışkanlık, bir ülfet meydana getiriyor. İnsan nasıl değerlerle ne gibi kıymetlerle karşı karşıya olduğunu unutabiliyor. Bu sempozyumlardaki bildiriler, karşılıklı sohbetler, ülfet perdesinin yırtılarak yeniden başka bir gözle taze bir gözle eserlere bakmayı sağlıyor.

Üzerinde durulması gereken çok önemli bir husus: Vekâleten okumanın zararlarını hatırlamak. Yani herkes bizzat kendisi okuyarak Medresetüzzehra’nın bir öğrencisi, bir şakirdi olduğunu gösterecektir. Nedir vekâletle okumak?..

Zor geliyor. Lügat karıştıracaksınız, terimlere bakacaksınız, sonra tekrar metne döneceksiniz. Bu biraz zor geliyor. İşte bilen birisi okuyunca biz rahat oluyoruz. Derste onu dinliyoruz ve hedefinizi gerçekleştirmiş gibi oluyorsunuz ama maalesef öyle olmuyor. O yüzden vekâleten okumayı terk etmek gerekiyor. Zira en mükemmel eğitim sistemleri de böyle vekâlet okumalarıyla yozlaşabilir. Siz mükemmel bir eğitim sistemi ortaya koyarsınız ama öğretmenleriniz bu sistemi anlatabilecek kabiliyette değilse yapacak bir şey yoktur. Ben lisede öğretmenken bazen tecrübeli hocaların derslerini dinlemeye giderdim. Bir gün bir sınıfın kapısı açık Türkçe öğretmeni Yunus Emre’yi anlatıyor: “Çocuklar Yunus Emre ezenlere karşı ezilenlerin tarafını tutmuştur.”diyor. Yunus Emre’yi ne yapıyor? Sosyalist, kominist yapıyor. Şimdi Yunus Emre hayatını Tevhid’e, Allah’a, Peygambere adamış bir şair. Bütün şiirlerinde Kur’an ve Hadis lemean ediyor. Siz onu tutacaksınız sosyalist yapacaksınız. Dolayısıyla Medresetüzzehra’nın öğretim kadrosunu da yetiştirirken vekâleten okumayan yani Mâmehuran hırsızlarını tövbekâr eden sırrın anlaşılmasını da onlara anlatmak gerekiyor.

Medresetüzzehra mana olarak gerçekleşmiştir. Bu gün Türkiye’nin değil, dünyanın her tarafında Medresetüzzehra mahiyetinde hem mekânlar, hem manalar hükümlerini sürdürüyorlar. Bu okullarla da üniversitelerle de ve öğretim üyeleriyle de mana gerçekleşmiş devam ediyor.

Şimdi Üstad öğrencilerini hiçbir zaman ders verdikten sonra yalnız bırakmıyor. Onları mektuplarıyla takip ediyor. Mektuplarını lahikalara derc ederek iltifat ediyor. Böylece bize de ders veriyor zaten Mümtaz’er Hoca da üzerinde durdu. Medreselerdeki birebir eğitimin önemi de buradan geliyor. Bölümden mezun olmak değil, hocadan mezun olmak. Dolayısıyla hocaya düşen öğrencisini takip etmek, dertleriyle problemleriyle ilgilenmek. Bu yapıldığı takdirde kalite artacaktır.

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 559-565, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası