Nur Talebeleri Risale-i Nurun hakiki ve örnek birer varisidir

Eklenme Tarihi: 29 Kasım 2015

Bediüzzaman Said Nursi’nin TalebesiHasan OKUR'un Konya Ağabeyleri Paneli konuşmasıdır


Risale Akademi organizasyonu olarak Anadolu Ağabeyleri panellerinin 14. sü Olan Konya Ağabeylerinin nurlu hatıralarını yâd etmek için şahsıma tevdi edilen görev beni son derece memnun ve mütehassis etmiştir. Bu hizmeti tedvir edenlerden Cenab-ı Hak ebediyen razı olsun. Şevk-i mutlak içerisinde gayretlerinin devamını temenni eder kendilerini can-ı gönülden tebrik ederim.

SADULLAH NUTKU AĞABEY

Kendisini 1960 ihtilalinden sonra Ankara’da tanıdım. 1962 yılında o meş’um günlerde Üstad hakkında ilk mevlüdü Nevşehir’de biz okuttuk. Aynı yıl içerisinde merhumu Said Özdemir Ağabeyle Nevşehir’e davet ettim. O günlerin sıkıntılı atmosferi içerisinde Nevşehir’e 8 km. uzaklıkta Tuzlusu içmecelerini bahane ederek gözden uzak bir yerde 25-30 kişi piknik perdesi altında bir ders yapalım dedik. Güya bu işi mahfi tuttuk. Muhafazakâr ve maneviyatı yüksek bir kısım insanlar taksiler ve kamyonlarla arkamız sıra geldiler.

Bizden önce emniyet müdürü ve savcı muavini tatlı subaşını tutmuşlar. Fakat fazla durmayıp gittiler. Kapadokya bölgesi mağaralar diyarı olduğu için büyük bir mekânda Said Ağabey bir ders yaptı ve öğle namazını orada kıldırdı. O gün ikindi namazı vakti girdiğinde düz bir tarlanın üzerine saf tuttuk ve en küçük safta 90 kişi, en büyük safta 116 kişi olmak üzere 13 saf olan cemaate Sadullah Ağabey namaz kıldırdı. Kendisinin hafız olduğunu söyleyenler var. Evet o sıkıntılı günlerde bir nebze cesaretin çok ehemmiyeti var. Zira Üstadımız Risale-i Nur hizmetinin inkişafında iman ve ihlâstan sonra en mühim medarımızın cesaret-i fıtriye olduğunu ifade ediyor. Bu hali bu mübarek zatlarda kemaliyle görmek mümkün. Memuriyetim Ankara’da olduğu için 1963 yılı geldiğinde Nevşehir’de 2. defa mevlüt okutmak istedik. Yine Dr. Sadullah Ağabey ve Ahmet Feyzi Ağabey ve Mevlüthan İlhan Tok kardeşimizle Ankara’dan yola çıktık. Fakat yarı yolda arabamız bozuldu. Demek ki kısmet değilmiş.

1963 yılında İstanbul’a tayinim sebebiyle Kirazlımescit 46 numaralı dershanede kalıyordum. Bu mübarek zat da Beşiktaş’tan buraya sabah dersine iştirak etmek için yaya gelirdi.

Hasta fakir Nur talebelerinden para almaz varlıklı ve memur talebelerden ise 20 Tl alırdı. Esas muayene ücreti 30 Tl’dir. Beşktaş’taki evi 1. katta ve geniş idi. Bu evi Suudi Arabistan Taif şehrinde doktor iken Türkiye’ye döndüğü zaman almış.
Kardeşlerden dershaneye bazen ev ortamında yapılıp teberrüken turşu getirildiğinde sofrada Sadullah Ağabey turşu hakkında “Bunun biraz vitamini var. Zarardan başka bir faydası yok” derdi. Mehmet Kutlular hemen “Doktor bize bir şey yapmıyor. Sen yeme canım” diye mukabele ettiğinde o sakin, mübarek velî insan yere bakarak “Peki peki Kutlular” derdi.

Merhum Üstadı ziyarete gittiğinde parmaklarında 2-3 halkalı gümüş yüzüğe gözü takılıyor. “Yüzüklerin biri keşke benim olsa” diye düşünürken elini öpüyor. Bir de baksa ki o yüzüklerin üçü birden kerameten kendi parmağına geçiyor. Üstad “Yok yok üçü birden senin olmaz, biri olsun” diye hediye ediyor.

Ayrıca Taif’te doktor iken oranın hastalarında sıraya riayet pek olmadığı için onların tehacümüne karşı “Lâ şâfiye illallah” dediği zaman hepsi de “Sah sah” diye tasdik ederek odayı boşaltırlarmış.

Bir defasında muayene esnasında adam ahrete kati olarak gitmiş. “Merhum keşke ölmese diyordum” dedi. Oradaki paniği göründe ölünün yanına varıyor ve onu “Bismillah” deyip sallıyor. Adam İsa aleyhisselamın eli değmiş gibi diriliyor. Bu da başka bir kerameti.

Sadullah Ağabey Almanya’da münteşir olan Dâhiliye Hastalıkları ve Genel Teşhis isimli ilm-i tıbba ait bir kitabı Türkçe’ye tercüme ederek tıp âleminin istifadesine büyük bir katkıda bulunmuştur.

Ben o kitabı gördüm. Bu büyük hacimli bir kitap olup ön sayfasında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün sitayişkarane bir takrizi var.

60 ihtilalinden sonra Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in özel doktoru ve ileriki yıllarda Dâhiliye ve Sağlık Bakanlığı yapan Nevşehirli Prof. Dr. Ragıp Üner hoca bu kitap hakkında konuşurken Sadullah Nutku Bey için “o bizim hocamız” demiştir.
Merhum müzmin kabızlığı olanlara ilaç olarak bir dilim ekmeğin üzerine bu gün tıbben hazmı zor olan margarin sürerek yemesini tavsiye ederdi.

Sadullah Ağabey fıtraten halim selim, yumuşak huylu, daima güler yüzlü ve tebessüm ehli, nazik ve kibar biridir. Onun bakışları gayet derin sanki bizleri gayb âleminden gözetliyor gibi etkileyici bir hali vardı. Cenab-ı Hak kendisinden ebediyen razı olsun. Âmin.

ZÜBEYİR GÜNDÜZALP

Zübeyir Ağabeyi Eylül 1957’de Eskişehir’e radar tamirine gittiğim zaman Üstadı ziyaretim esnasında tanıdım. 1959 yılında üç arkadaş ziyaret için Isparta’ya gitmiştik. Biz evi bilmiyorduk ve Isparta’nın da yabancısı idik. Zübeyir Ağabey bizi karşıladı ve Üstada götürdü. Üstadımız velayet-i kübrada olduğu için huzura kabul edeceği misafirleri için Zübeyir Ağabeye “Git onları al getir” dermiş.

Ayrıca Üstad vefatından üç ay önce 1959 Aralık ayı son haftasını Ankara Denizciler caddesinde bulunana Beyrut Palas otelinde geçirdi. Ben de orada müşteri olarak kalıyordum. Bu bir hafta içerisinde Zübeyir Ağabey gece 12’de yatarken bana “Üstad saat 2’de kalkar, beni 1,5’ta uyandır” dedi. Bu arada Üstad Eskişehir’e gitti ve tekrar geldi. 2 gün sonra İstanbul’a gitti ve geldiği zaman “Üstad uzun yoldan geldi. Saat 2.30’da kalkar, beni 2’de uyandır” dedi. Ben de öyle yaptım. İşte Zübeyir Ağabeyin uykusu bu kadardır. Ben fazlasına rastlamadım.

Üstad Ankara’dan Eskişehir’e ilk gidişinde elini omzuma koydu ve en üst kattan koluna girip indirdim. Zübeyir Ağabey arabanın kapısını açtı. Üstadı bindirdim. Yorganını göğsüne kadar çektim ve kenarlarını sağ ve sol böğrüne sıkıştırdım. Üstad İstanbul dönüşü Ankara’da iki gün daha kaldı.

Aralık ayı son haftası ve son günü cumartesi sabah saat 8’de Emirdağ’ına gitmek üzere odasından çıktığı zaman sol tarafında Said Ağabey ve sağ tarafında Tahsin Tola Ağabey olduğu halde merdivenin başına geldi ve durdu. “Beni geçen defa biri indirmişti. O beni çok güzel indirdi. O kimdi?” dedi. Tahsin Ağabey kolundan çıktı. Baktım onu arıyor. “O benim” dedim. Üstad tekrar elini omzuma koydu. Biz Üstadı indirirken resimdeki o sepetli arkadaş Hulusi Ok Üstadla ikimizin arasına kafasını soktu. “Ne olursun ağabey biraz da ben taşıyayım” diye ricası aşağı koridora ininceye kadar devam etti. Ben Üstadı gazetecilerin hücumundan korumak için kolundan çıktım o girdi. Biz merdivenden inerken rahmetli Prof. Dr. İbrahim Canan o fotografı çekti. Bu arada ben Zübeyir Ağabeyden bir te’dib işittim. “Kardeşim bir kumandan itimat ettiği birisine şurada nöbet bekle dese, nöbetini başkasına mı devreder?” güya ben o kardeşin ısrarından Üstad rahatsız oluyor diye düşündüm.

1- İsar hasleti ile nefsime tercih etmeyi düşündüm.
2- Gazetecilerin tehacümünü önlemek istedim.

Bu itab üzerine çok yanlış yaptığımı anladım amma nafile.

İşte Zübeyir Ağabey böyle bir müdebbirdir. Hulusi Ağabey de dâhil olmak üzere bütün ağabeyler onu öyle bilir. Üstadın meslek ve meşrebini olduğu gibi ahz eden bir insan ve o bir kahraman-ı âl-i şândır. O Risale-i Nurun hakiki ve örnek bir varisidir.

Sene 1963 İstanbul’a tayinim çıktığı zaman Süleymaniye’deki 46 numaralı dershanede Zübeyir Ağabey 2. katta, biz 4-5 arkadaş 1. katta kalıyorduk.

Ev sahibi Abdurrahman Tan’ın 5-6 çocukları vardı. Zübeyir Ağabey onların manevi eğimi ile ilgilenir 16. Mektub’un sonundaki “Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا ["Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez." (Bakara Sûresi: 2:286)] sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır. Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.” paragrafını bazılarına ezberletirdi. Bana tedbir hususunda “Risale-i Nurları sehpanın üzerine koyup üzerine sadece bir havlu atmak yeterli olur” demişti. Ayrıca kardeşler arasındaki muaşerette latifenin dışında şaka yapmak ise “Samimiyetin kezzabıdır” derdi.

Doktor Sadullah Nutku Ağabeyin teşhisine göre Zübeyir Ağabey romatizma hastalığından daima muzdarip idi. “Onun romatizması için verdiğim ilaçlar midesine, midesi için verdiğim ilaçlar böbreklerine dokunuyor” derdi. Sadullah Ağabey muayene esnasında “Bismillahi Ya Şâfi cümlesini” okurdu. Doktorlarla yaptığımız sohbette bu hususu onlara hatırlatıyorum.
Zübeyir Ağabey perhizine çok dikkat ederdi. Küçük bir tencere içerisine bir kaşık arpa şehriye koyar, içerisine bilyeden biraz büyük, bir nebze yağ karıştırır, salçasız, baharatsız ve tuzsuz olarak pişen bu yemeği yerdi.

Tedbir hususunda odasına küçük bir çamaşır leğeni güya abdest almak için bulunurdu. İçerisine hafif sabunlu su herhangi bir baskının sigortası olarak dururdu. Hâlbuki leğenin altında Risale-i Nurun sevkiyatıyla ilgili adresler vardı. O günün devlet terörü geride kaldığı için bunu şimdi söylüyorum.
Risale-i Nurlar İstanbul’da yeniden basılırken neşriyatın sıhhatine dikkat ederdi. Hatta ikimiz bir formayı tashih ederken tek tek hece kaidesiyle okur “Doğru okudum mu kardeşim?” diye sorar, en ufak bir dikkatsizliğe fırsat vermezdi.

Zübeyir Ağabey şahin bakışlı, gayet ciddi, vakur bir insan, daima düşünceli görünen ve hizmetten başka bir şey düşünmeyen “Vücudunu mucidine hizmet-i Kur’aniye ve imaniye içerisinde feda eden mütefekkir bir insan, o eneyi delip Hüve’ye erişen fenafi’l-Risale-i Nur, fenafi’l-Üstad, fenafi’l-ihvanın mücessem bir şahsiyeti, o hiddet ve tehevvürden uzak, Risale-i Nur mesleği olan nazikâne, nezihane ve kavl-i leyyin düsturuna azami uyan bir kişi. O azami sadakat, azami ihlâs ve azami dikkat, azami fedakârlık ve feragatin müstesna örneği. O daima şevk-i mutlak içerisinde tahammül-i beşerin fevkinde vazife şuuru taşıyan gayretin ehli. Onda Üstadımızın tavr-ı hakikisini görmek mümkündür. Kendisine ruhlar çabuk ısınır ondan kimse asla ayrılmak istemez.

Cihana örnek bu şahsiyetten öğrenilecek çok şey var. Risale-i Nur onu sena ediyor. Ondan güzel söz ve ifade olmaz. Onu minnet ve şükranla anıyoruz. Cenab-ı Hakkın sonsuz rahmeti üzerine olsun. Âmin.

MUSTAFA TÜRKMENOĞLU

Risale-i Nurları 1956 yılı başlarında tanıdım. İlk derse iştirakim onun evinde oldu. Bana 4. Söz’ü okumuştu. Kendisi Hukuk Fakültesi 3. Sınıf talebesi idi. Ankara’da Risale-i Nurlar bu yıldan itibaren hız kesmeden devamlı basılıyor. Biz de forma kırmakla meşgul oluyorduk. Said Ağabeyle Türkmenoğlu Ağabey hem matbaa işlerini tedvir ediyor, hem tashihle uğraşıyorlardı. Tashih edilen formaları merhum Türkmenoğlu ile Gazi Lisesi Edebiyat Öğretmeni Cemal Beyin evine götürüyorduk. En son onun da gözden geçirmesiyle Risale-i Nurların noktalama ve virgülleme hizmeti tamamlanmış oluyordu. Böylece Külliyatın neşriyatına azami hassasiyet gösterildiğinden imla kuralları noktasında bu güne kadar hiçbir çevreden tenkit söz konusu olmamıştır.

Merhum Risale-i Nurların neşri ile ilgili sık sık Üstada gidip geldiği sırada “Asıllarının hamalı olduğunu” söylemiş. Üstad “Hayır siz şanslısınız. Kardeşim bu zamanda azami ihlâs, azami fedakârlık, azami sadakat lazımdır” demiş. Bu hususiyetlere tam mazhar olan merhum ayrıca zamanını hiç boşa harcamaz, ya ibadetle meşgul olur ya Risale okur ya da Cevşen okuyarak geçirirdi. Onunla Diyanet’te beraber çalıştık. Ben Teftiş Kurulu’nda şef iken o Özlük İşleri Müdür Muavini idi. Bir ara Said Ağabeyin hapsolması, başkalarının da yaz tatilinde izne gitmesi sebebiyle matbaa işleri tamamen üzerine kaldığı bir sırada kendi kendine sesli konuşarak “Yahu benim hürriyetim yok mu? Herkes gitti, ben gidemez miyim?” diye serzenişte bulunur. Bir ara Üstada gittiği zaman keramet-i kübrada olan Üstad ona “Ne hürriyeti kardeşim? Ne hürriyeti?” diye ikazda bulunur. Bu husus Mustafa Türkmenoğlu hakkında ve onun fevkalade bir makamda ve Risale-i Nurun çok ehemmiyetli bir rüknü olduğunu gösterir.

Kendisini rahmetle anıyorum ve makamı Firdevs-i âlâ olsun inşallah. Âmin.

MUSTAFA ÖZTÜRK

Kelebeklerin hayatı pahasına ışığın etrafında döndüğü gibi o Risale-i Nurlara ve Üstad Hazretlerine âşık bir kimsedir. İnandığı dava uğruna her türlü tehlikeyi göze alabilecek gözü kara bir insan. Dostları ile bir araya geldiği zaman şen ve şakrak sanki bir yerlerden manevi bir müjde almış gibi sevinen biri. Onun bu hali dış görünüşü itibariyledir. Hadd-i zatında hizmetin hakkını tam eda edememenin derdi ile dertlenen hüzünlü bir insan. Dava uğruna hapishaneye giren, çile çeken ve çile içerisinde çareye yani huzura ve neşveye ulaşan bir kahraman. O dostlar arasındaki ahengi muhafazaya önem veren son derece telifkar ve gerçek ihlâslı âlicenap bir kişi.

Defalarca Üstadın ziyaretine gittiği zaman Üstad bir defasında “Seni yaz tatilinde kardeşlerimiz hapisten çıkıncaya kadar yanımda alıkoymak isterdim. Ancak sen memursun. Hizmetine Konya’da devam et” demiş. Yine başka bir ziyaretinde “Kardeşim benim nazarımda iki sınıf ehemmiyetlidir. Biri subay, diğeri öğretmendir. Bence bir öğretmen yüz vaiz kadar bu memlekete faydalıdır. Subay Türk ordusunun en sağlam temeli ve unsurudur. Bu iki sınıf mesleğe çok ehemmiyet veririm ben” demiştir.

Merhum yine bir ziyarete gittiği zaman Üstad Zübeyir Ağabeye “Trende bir kardeşimiz var. Onu al da gel” dediğine defalarca mazhar olan biri. Elbette istikbal edilmeye layık müstesna bir kahraman ve Üstadı şiirleriyle yâd eden bir şair. Üstad kendisini talebe, kardeş ve dost olarak üç makamda kabul edip annesine, babasına ve eşine dua edeceğini söylemiştir. Bu müjde iki cihanda ona yeter de artar bile. Allah kendisinden razı olsun. Sevdikleri ile Cennet-i Firdevs-i âlâda buluştursun. Âmin.

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası