Nâmık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi” ile Said Nursî’nin “Hürriyete Hitâp” Nutkunun Karşılaştırması Üzerine Bir Deneme

Eklenme Tarihi: 28 Mayıs 2015 | Güncelleme Tarihi: 19 Ağustos 2019

Doç. Dr. Ekrem BEKTAŞ*'ın İman ve Hürriyet Sempozyumu tebliğidir

Giriş

Divan edebiyatı geleneğiyle yetişip Batılılaşma/yenileşme dönemi edebiyatının önemli temsilcisi sayılan Nâmık Kemal 2 Aralık 1888 tarihinde Sakız Adası’nda vefat eder. Said Nursi de, Nâmık Kemal’in vefatından on sene önce, Osmanlı İmparatorluğu’nun en ücra köşelerinden biri olan Bitlis’in Hizan kazasının Nurs köyünde 1878 yılında dünyaya gelir. Dolayısıyla Nâmık Kemal ile Said Nursî’nin dünyada görüşmüş olmaları imkânsızdır. Ancak Nursî’nin Nâmık Kemal’in fikirleriyle özellikle de Rüya[1] adlı makalesiyle tanışması Nursî’nin henüz medrese talebesi iken 1894 yılında gittiği Mardin’de gerçekleşir.[2]

Nâmık Kemal edebiyatımızda, şair, romancı, tiyatrocu, gazeteci, devlet adamı ve Genç Osmanlılar hareketinin mensubu yazar olarak bilinir. Fakat onun herkesçe bilinen yönü ise “hürriyet kahramanı veya hürriyet şairi” olmasıdır. Onun bu sıfatlarla öne çıkmasının veya meşhur olmasının nedeni, hürriyet uğrunda verdiği mücadelenin ve bu mücadelenin müşahhas örneği olan “Hürriyet Kasidesi” adlı manzumeyi yazmasıyla izah edilebilir.

Peki Said Nursî nasıl tanımlanabilir? Veya hangi yönüyle mümeyyiz olmuştur? Said Nursî, toplumumuzda genel olarak edebiyatçı kimliğinden ziyade, Risâle-i Nûrların müellifi ve âlim olarak bilinir. Biraz detaylandıracak olursak, daha gençken Bitlis ve Van Valilerinin konağındaki tartışmalara katılması, Medresetü’z-zehra üniversitesi için Sultan Abdulhamid’le görüşme isteği ve delilikle suçlanıp tımarhaneye atılması, II. Meşrutiyet’in ilanıyla İstanbul’da, Selanik’te ve memleketin değişik yerlerinde hürriyet ve meşrutiyetle ilgili nutuklar ve dersler vermesi, Birinci Cihan Harbinde Ruslara esir düşmesi, Anadolu’daki Kurtuluş hareketine destek vermesi, Ankara’da M. Kemal’le görüşmesi, Erek Dağında inzivaya çekilmesi ve 30 küsur yıl sürecek olan sürgünü, Said Nursi’nin hayatının öne çıkan bazı noktalarıdır.

İşte bu bildiride, Nâmık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi” ile Said Nursî’nin “Hürriyete Hitap” başlıklı nutku karşılaştırılacak ve ortak yönleri üzerinde durulacaktır.

Hürriyet Kasidesi

Nâmık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi” adından anlaşıldığı üzere bir kasidedir. Kaside övgü şiiridir. Ancak klasik kaside kavramından farklı olarak burada övülen şahıs (memduh) değil, soyut bir kavram olan hürriyettir. Tamamı 31 beyit olan kaside aruz vezninin “mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün” kalıbıyla yazılmıştır. Kasidenin hangi tarihte yazıldığı bilinmemekle birlikte Mehmet Kaplan (1994: 40), Nâmık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”ni yazmasındaki en büyük etkenin Leskofçalı Gâlib (ö. 1867)’in

Olup mecrûh-ı peykân-ı havâdis tâir-i devlet

Demâdem hûn akar çeşmim gibi enzâr-ı milletten[3]

beyti olduğunu ve kasidenin 1860’larda değil de hükümetten çekilme tarihi olan 1867’de kaleme alınmış olabileceğini ifade eder.

Yeni Türk Edebiyatı araştırmacısı Mehmet Kaplan (1994: 43), kasideyi muhtevasına göre dört kısma ayırır:

- Sosyal ideallerin işlendiği bölüm (1-14. arası beyitler)

- Tarih duygusunun öne çıktığı bölüm (15-17. arası beyitler)

- Ferdî kahramanlığın anlatıldığı bölüm (18-24. arası beyitler)

- Hürriyetten söz eden kısım (25-31. arası beyitler)

Nâmık Kemal’in Hürriyet Kasidesi şu beyitle başlar:

Görüp ahkâm-ı asrı münharîf sıdk u selâmetten

Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten[4]

Görüldüğü üzere Nâmık Kemal, zamanın değer yargılarının, idarecilerin veya siyasetçilerin doğruluk ve samimiyetten uzaklaştığını görünce tavır koymak ya da mücadele etmek için resmî görevi olan katiplikten ayrılır. Mehmet Kaplan (1994: 40), Nâmık Kemal’in ilk beyitten itibaren bir ihtilalci tipini çizdiğini, devrin iktidarına bir prensip namına karşı çıktığını, muhalefet ettiğini ve hatta savaştığını ileri sürer.

Nâmık Kemal’in sosyal idealleri işlediği (1-14. b) beyitlerde öne çıkan kavramları şöyle sıralamak mümkündür: “Zalime karşı mazluma yardım etmek, millet esas olduğu için millet yolunda her türlü cefaya katlanmak, hayatın değerini şöhretin güzelliğinden yüksek tutup hamiyet sahibi olmak, baki hususları fani olanlara tercih etmemek, insandaki uzun yaşama arzusu ve emaneti korumadaki menfaati, tevazu gösterip halktan utanan kişinin kendi nefsinden utanmaması, felekten intikam almak için pişmanlık duyup çok çalışmak ve gayret etmek, tevhid-i kulûb (gönül birliği) etmek, sosyal hayatta farklı görüşlerin olduğunu bu farklı görüşlerin birleşmesiyle hakikatin ortaya çıktığı, metanet sahibinin gösterdiği başarı, zahire bakıp ümitsizliğe düşmemek ve her zaman ümit sahibi olmak.

Nâmık Kemal, kasidenin 15, 16 ve 17. beyitlerinde ise tarih şuurunu işler. Bu beyitlerde Osmanlıları över. Osmanlılık fikrini savunan Nâmık Kemal’in hürriyeti hâkim kılarak Osmanlı devletinin ömrünü uzatmak gayreti içerisinde olduğunu biliyoruz. Bu yüzden her türlü sıkıntıyı göğüslemiştir. Nâmık Kemal, hürriyet ile esareti yani istibdadı aşağıdaki beyitte şöyle kıyaslar:

Kemend-i cân-güdâzı ejder-i kahr olsa cellâdın

Müreccahtır yine bin kerre zencîr-i esâretten[5]

Nâmık Kemal’in ferdi kahramanlığını anlattığı beyitlerde gerçekten bir meydan okuma, istibdata karşı savaş ilan etme hali sezinlenir. Aşağıdaki beyit, onun millet için hizmet etme gayretinin güzel bir göstergesidir:

Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin

Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten[6]

Şairin, hürriyeti övdüğü bölümün (25-31 b) ilk beyti yani kasidenin 25. beyti, durûb-ı emsâl (atasözü) hükmüne geçtiğinden Said Nursî de söz konusu beyti iktibas eder. Beyitte, “hürriyet fikrinin doğuştan insana bahşedilmiş olduğunu, insanoğlunda nasıl ki idraki kaldırmak mümkün değilse zulüm ve haksızlık ile hürriyeti imha etmek de mümkün değildir” fikri ileri sürülür:

Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hürriyet

Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten[7]

Geri kalan beyitlerde de genel olarak hürriyet övülür; Hürriyetin ebediyete kadar devam etmesi temennisinde bulunulur ve son beyitte de hürriyet aslana, istibdat da zülüm köpeklerine benzetilerek milletin gaflet uykusundan uyanmasını ister:

Kilâb-ı zulme kaldı gezdiğin nâzende sahrâlar

Uyan ey yâreli şîr-i jiyân bu hâb-ı gafletten[8]

Görüldüğü gibi Nâmık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’nde dile getirdiği ve bizim de özetlemeye çalıştığımız hususlar, değil Bediüzzaman Said Nursî’nin ehl-i gayret, ehl-i vicdan sahibi her insanın savunacağı fikirleridir.

Hürriyete Hitâp

Şimdi Said Nursî’nin “Hürriyete Hitap” başlıklı nutkunu anlamaya çalışalım. Malum olduğu üzere bu nutuk Nursî’nin, II. Meşrutiyet’in ilanından üç gün sonra yani 26 Temmuz 1908 tarihinde İstanbul Sultanahmet’te irticalen halka hitap ettiği, daha sonra Selanik’teki Hürriyet Meydan’ında tekrar ettiği ve devrin gazetelerinde neşrettiği konuşmasının halidir.[9] Hürriyete Hitap, ifade-i meram[10] ve itizar[11] (özür beyan etme) kısımlarından sonra asıl mevzua geçilir. Hitap cümlesi “Ey Hürriyet-i Şer’î” şeklinde olup nutkun anahtar cümlesidir. Nursî soyut bir kavram olan hürriyeti somutlaştırarak (teşhis) ve onunla konuşurcasına (intâk) muhatap kabul eder. Nutkun ilk cümleleri insanı heyecanlandıran ve ümit aşılayan ifadelerdir. Kendisini ve umum milleti gaflet uykusundan uyandırıp zindan-ı esaretten kurtaranın hürriyet olduğunu ve bu yüzden onu ömr-i ebedi ile müjdeler. Bu söyleyiş Nâmık Kemal’in hem yukarıdaki beyti hem de şu beytini hatırlatır:

Senindir şimdi cezb-i kalbe kudret setr-i hüsn etme

Cemâlin tâ ebed dûr olmasın enzâr-ı ümmetten[12]

Bediüzzaman, hürriyetin neşv ü nemâ bulup terakki etmesi için hayatın göz bebeği olan Kur’ân’ı kendisine hayat kaynağı yapması gerektiğini söyler. Bu ve buna benzer ifadeler Nursî’nin hürriyete iman namına sahip çıktığının ve hürriyeti şeriat zemininde tartışma gayretinin bir ifadesidir.

Hem Nâmık Kemal hem de Said Nursî’ye göre millet (Osmanlı) mazlum ve hakir görülmüştür. Mazlum ve hakir olmasının sebebi de istibdattır. Kemal,

Hakîr olduysa millet şânına noksan gelir sanma

Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten[13]

Said Nursî de (2009: 171) “Ey mazlûm ihvân-ı vatan, …bu millet-i mazlûmede….” diyerek vatan evlatlarının yani milletin zulme uğradığını söylüyor. Bu zulümden kurtulmanın yegane çaresi “ittihad-ı kulûb” yani kalplerin birliğiyle mümkün olacaktır. Bu temayı her iki şahsiyette de görüyoruz. Nâmık Kemal,

Durur ahkâm-ı nusret ittihâd-ı kalb-i millette

Çıkar âsâr-ı rahmet ihtilâf-ı re’y-i ümmetten[14]

beytiyle dile getirirken Nursî (2009: 171), iman dairesindeki hürriyetin birinci kapısının “ittihad-ı kulûb”[15] ikincisi “muhabbet-i milliye”, üçüncüsü “maarif”, dördüncüsü “sa’y-i insanî”, beşincisi “terk-i sefahat” olduğunu söyler.

Aslında Mehmet Kaplan’ın Hürriyet Kasidesi’yle ilgili yaptığı tasnifi kısmen de olsa Bediüzzaman’ın Hürriyete Hitâp nutkunda bulmak mümkündür. Nursî’nin nutkunun başında anlattığı hususlar bir nevi onun idealleri olarak değerlendirmek mümkündür.

Nâmık Kemal’in Osmanlı tarihine karşı hayranlık ve bağlılık duygusunu anlattığı kasidedeki üç beyitlik kısma benzer ifadeler Nursî’nin nutkunda da vardır. Nâmık Kemal,

Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmâniyânız kim

Muhammerdir ser-â-pâ mâyemiz hûn-ı hamiyette[16]

beytiyle Osmanlıların hamiyet sahibi bir millet olduğunu söylerken, Nursî “Biz millet-i Osmaniye erkeğiz, kâmet-i merdâne-i istidâd-ı milliyemize kadınların libası gibi süslü sefahat ve hevesat ve israfat yakışmıyor.” (Nursî 2009: 174) Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadime hayata başlamış ve menfaatini mazarrat-ı umumiyyede arayan ve sitibdadı arzu edenler….” cümleleriyle Osmanlıları ve tarihi arka planı nazara verir. (Nursî 2009: 170)

Bediüzzaman’ın Hürriyete Hitap nutkunda, Nâmık Kemal gibi hürriyet mücadelesindeki şahsi davranışlarını, korkusuzluğunu öne süren ifadelere rastlamıyoruz. Ancak onun gerek daha önceki hayatında gerekse II. Meşrutiyyet’in ilanı günlerinde –ki bunun en güzel delili de “Hürriyete Hitap” nutkudur- ve daha sonraki çabalarını ve mücadelelerini biliyoruz.[17]

Yukarıda da ifade edildiği gibi Nâmık Kemal’in hürriyetten bahseden beyitlerinin toplamı yedidir. Said Nursî Lem’alar (2005: 175) isimli eserinde hem Nâmık Kemal’i över hem de onun Hürriyet Kasidesi’ndeki o meşhur beytini alıntı yaparak ‘idrak’ kelimesi yerine ‘kalbi’ ve ‘vicdanı’; ‘imhâ-yı hürriyet’ tamlamasını da ‘imhâ-yı hakîkat’ ve ‘imhâ-yı fazîlet’ şeklinde değiştirir ve şöyle der: “Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdadı yaşayan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün,

Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hürriyet

Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten

sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:

Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı hakîkat

Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten

Veyahut,

Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı fazîlet

Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten

Nursî’nin bu hitabesinde, hürriyet ve istibdatla birlikte başka birçok hususa da değinilir. Mesela: Maddi ve manevi terakki, kanûn-ı esâsî, muhabbet-i millî, ehl-i medrese, ehl-i mektep ve ehl-i tekkenin birbirlerini tekfir, tadlil ve techil ile ittiham etmeleri ve vaizlerin vaazlarının tesirsizliği vs. Bu hususları başka çalışmalara havale ederek müellifin söz konusu nutkunda hürriyet ve istibdat kavramlarına yüklediği manaları sıralayarak sunmak istiyorum:

İstibdat

- bizi tabakat-ı gaflette, zindan-ı esarette ve kabr-ı vahşette bırakmış; hürriyetle bu halden kurtulacağız.

- menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdadı arzu edenler, hürriyetle birlikte “yâ leyteni küntü türâbâ”/Keşke toprak olaydım (Nebe: 40) demeye başladılar.

- istibdat hissiyat ve âmâl ve müyülât-ı âliye-i milliyemizi ve ahlâk-ı hasene-i İslâmiyemizi öldürmüş, hürriyetle birlikte bunlar ihyâ olup Mevlevi gibi cezbeye kapılıp inkişaf edecektir.

- fikr-i beşerin ağır zincirleri parça parça eden istidad-ı terakkiye karşı zetleri zir ü zeber edecek….. istidad-ı kemalin tohumları hürriyetin yağmuruyla neşv ü nemâ bulacak…

- Said Nursî, otuz yıllık istibdadın bizi yüzlerce yıl geri bıraktığını ancak Peygamberin mucizesi ile şeriat dairesindeki kanun treni ve meşveret burağıyla bu mesafeyi kapatabileceğimizi dile getirir.

Yine Nursî nutkunda istibdadın,

“… efkâr-ı fasideye, ahlâk-ı rezileye, desâis-i şeytâniyeye ve tabasbusata…, müteaffin olan esârete…, âdât-ı ahlâk-ı seyyieye, veba-i ağrâz-ı şahsiyye, süst-i atâlete, sümûm-ı ağraz ve fikr-i intikama sebep olduğunu dile getirir. (Nursî, 2009: 170-182)

Hürriyet

- Said Nursî II. Meşrutiyret’in ilanını, mucize eseri doğan ve beşikte iken konuşan Hz. İsa’ya benzeterek inşallah bir sene içinde konuşacak yaşa geleceğini ve hayırlı başlayan bir fiilin hayırla neticeleneceği temennisinde bulunur.

- Yine Nursî, hürriyetin sedd-i âhenîn (çelikten yapılmış set) gibi veyahut taht-ı Belkısî gibi beş hakâik-i sâbite üzerine teessüs ettiğini söyler:

1. İttihat,

2. Kuvvet ve cebrin yerine ilim ve ma’rifet,

3. Şer’î hürriyet-i âdilâne, (İnsanların himmeti, ahlâkı ve efkârı artacak, Eflatunlar, Bismarcklar, İbni Sinâlar, Taftazanîleri geride bırakacak kimseler yetişecek…)

4. Hakiki hürriyeti, adalet ve müsavâtı tazammun eden Şeriat-ı garâ,

Nursi İslam âleminin şimdiye kadarki noksanını, geri kalışını ve kötü halini aşağıdaki dört sebebe bağlar:

a. Şeriat-ı garrânın adem-i mürâât-ı ahkâmından (şeriatın hükümlerine uymamaktan),

b. Bazı müdâhinlerin keyfemâyeşâ sû-i tefsirinden (Bazı dalkavukların istedikleri gibi yorumlamaları),

c. Zâhir-perest âlim-i câhilin veyahut câhil-i âlimin taassubât-ı nâ-bemahallinden (Herşeyi zahire bakarak değerlendiren yersiz taassup sahipleri),

d. Sû-i talih cihetiyle ve sû-i intihap tarikiyle müşkilü’t-tahsil olan Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünûb ve mesâvi-i medeniyeti tûtî gibi taklitten…” Bahtımız kötü deyip Avrupa’nın iyilikleri yerine heva ve heveslerine kapılıp o medeniyetin çirkinliklerini taklit), (Nursî 2009: 85).

5. Meclis-i meb’usan ve fikr-i ümmet makamında olan Meşveret-i şer’î.

- Bediüzzaman hürriyetin, müraat-ı ahkâm/kanuna uymak, âdâb-ı şeriat (şeriat kaideleri) ve ahlâk-ı hasene (güzel ahlâk) ile tahakkuk edip gelişeceğini söyleyerek asr-ı saadeti örnek verir.

- Yine Nursi hürriyetin önündeki en büyük engelleri sefahat, israfât, hevesât ve lezâiz-i nâ-meşrua gibi seyyiât-ı medeniyeti sayar. Yoksa bir padişahın baskısından kurtulup çocuk gibi suflî duyguların esiri olmayı asla kabul etmez. İnsanlar özellikle de gençler bu suflî duygulardan hürriyetin sınırlandırması ve şeriatın kaideleriyle muhafaza edilebilir.

- Bediüzzaman hürriyetle, cennet-i ittihat ve muhabbet-i milliyeye, cennet-i terakki ve medeniyet kapılarının açılmasına, cevahir-i insaniyete, Ka’be-i kemâlâta doğru yol almaya, ölmüş olan hissiyât ve âmâl ve muyûlât-ı âliye-i milliyemizi ve ahlâk-ı hasene-i islamiyeye, ittihad-ı millet ve meşrutiyete, tekâmül-i mebâdi ile milel-i mütemeddine ile omuz omuza yürümeye ve câmi-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-i islâmiyeye kavuşacağımızın müjdesini ve inancını dile getirir. Bütün bunların gerçekleşmesi için de “Hürriyeti sû-i tefsir etmeyiniz; tâ elimizden kaçmasın” musırrane uyarısında bulunur. (Nursî, 2009: 170-182)

Sonuç

Görüldüğü gibi Nâmık Kemal’in, Hürriyet Kasidesi’ndeki duygularıyla Said Nursî’nin Hürriyete Hitâp nutkunda dile getirdiği fikirleri özde aynı olmakla birlikte bazı farklılıklar arz etmektedir. Her iki metnin de referansının İslam/Kur’ân olması, başka bir ifade ile her iki şahsın da gayesinin ittihad-ı İslâm olması en önemli ortak özelliktir. Metinlerin birisinin manzum diğerinin mensur olmasının beraberinde getirdiği avantaj ve dezavantajlarla birlikte şair/yazarın misyonları da önemli etkenlerden olduğu kanaatindeyim. Nâmık Kemal nasıl ki Leskofçalı Gâlib’in beytinden esinlenmişse Said Nursî de hürriyet konusunda az da olsa Nâmık Kemal’den etkilenmiştir. Yine Nâmık Kemal manzumesinde genelde içtimai veya maddi hürriyeti savunurken Said Nursî, söz konusu nutkunda hürriyeti daha bir temellendirerek meşrutiyete/hürriyete şeriat adına sahip çıkar. Siyasî, içtimaî ve ilmî istibdatla birlikte şahsın kendi nefsinin esiri olup onun zulmü altında yaşamayı da esaret olarak addeder ve “Hürriyetin şe’ni odur ki, ne kendine, ne gayriye zararı dokunmasın.” (Nursî, Beyanât ve Tenvirler: 40) tarifini yapar. Dolayısıyla hayatı ve eserleriyle hürriyet mücadelesi veren Said Nursî’nin, ‘hürriyet kahramanı olma’ konusunda Nâmık Kemal’den hiç de eksik olmadığını hatta ondan da fazla mücadele ettiğini ve bu unvanı hakkettiğini belirtmek isterim.

Nâmık Kemal (1994: 39)’in dua beyti ve Said Nursî ( 2009: 89)’nin bir iki hitap cümlesiyle bitirelim:

Senindir devr-i devlet hükmünü dünyâya infâz et

Hüdâ ikbâlini hıfzeylesin her türlü âfetten[18]

***

Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın adâlet-i İlâhî!

Yaşasın ittihad-ı millî! Ölsün ihtilâf!

Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikâm!

 

KAYNAKÇA

Kaplan, Mehmet (1994), Şiir Tahlilleri I, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Kaplan, Mehmet; vd. (1978), Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II, İstanbul: İÜ Edebiyat Fak. Yayınları.

Nursi, Said (2005), Lem’alar, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat.

Nursi, Said (2009), Eski Said Dönemi Eserleri, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat.

 


* Doç. Dr, Harran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

[1] Makalenin başında “Bin iki yüz seksen dokuz senesi Safer’inin ondördüncü gecesi (24 Nisan 1872) görülmüş bir rüyadır.” notu yazılıdır. Makale 1908 yılında Mısır Mataba-i İctihad’ta basılmıştır. (Kaplan vd. 1978: 251-266)

[2] İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irsat eden bir zata rast geldim. Siyasetteki muktesit mesleği bana gösterdi. Hem tâ o vakitte meşhur Kemal’in “Rüyâ”sıyla uyandım. (Nursî 2009: 288)

[3] Devlet kuşu, hadiselerin sivri demirinin yaralısı olup milletin bakışından gözlerim gibi her zaman kan damlar.

[4] Çağın değer yargılarını doğruluktan ve samimiyetten sapmış görerek kendi arzumuz ve saygınlığımız ile devlet kapısından çekildik.

[5] Cellâdın, can yakan kemendi zorlu/acımasız bir ejder bile olsa, yine bin defa esaret zincirinden daha iyidir.

[6] Felek her türlü eziyet, sıkıntı sebeplerini toplasın gelsin; millet yolunda hizmet etmekten dönersem kahpeyim.

[7] Zulüm ile haksızlık ile hürriyeti ortadan kaldırmak mümkün değildir; eğer kendinde bir güç görüyorsan insanoğlundaki idraki/derk etme, iyi ile kötüyü ayırt etme fikrini kaldırmaya çalış.

[8] Ey yaralı, kükreyen aslan, senin gezdiğin güzel sahralar zulüm köpeklerine kaldı, artık gaflet uykusundan uyan!

[9] Bu metin, Eski Said Dönemi eserleri arasındaki Nutuk bölümünün 170-182. sahifeleri arasında yer alır.

[10] Kader bana Türkçeyi az vermiş, hattı hiç vermemiş. Dilim kalbimin lisanını iyi anlamıyor ki, iyi tercümanlık etsin. Hem de derin yerden çıkarıyor ma’nayı; bazı hakikat parçalanır. Sizin fehim ve dikkatiniz bana yardımcı olsun. Münşi Bediüzzaman (2009: 169).

[11] İtizar’ın başlığı “Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır. Amma Hazmı Sakil” şeklindedir.

[12] Şimdi kalbi fethedecek güç sendedir, güzelliğini gizleme; güzelliğin, milletin nazarından ebediyete kadar uzak kalmasın.

[13] Eğer millet, hor görülmüşse onun şanına bir eksiklik geleceğini sanma; cevher yere düşmekle, değerinden/ özünden birşey kaybetmez. Nâmık Kemal’in beytinin ikinci mısraının benzer bir ifadesi Said Nursî (2009: 391)’de şöyledir: “Paslanmış bî-hemtâ bir elmas daima mücellâ cama müreccâhtır.”

[14] Başarının/üstünlüğün değeri, milletin gönül birliğindedir; rahmet eserleri ise ümmetin düşüncesinin çarpışması ile ortaya çıkar.

[15] Said Nursi, İtihad-ı Muhammedî ile ilgili fikirlerini anlattığı Divân-ı Harb-i Örfî (2009: 127) adlı eserinde ittihad-ı İslâmı esas tutan Nâmık Kemal’i bu konuda selef olarak gördüğünü ifade eder.

[16] Biz Osmanlı soyunun ulu neslindeniz; mayamız, bütünüyle hamiyet kanıyla mayalanmıştır.

[17]Münâzarât ve Dîvân-ı Harb-i Örfî müellifin bu konuda yazdığı en müdellel eserleridir.

[18] Hükmetme/saadet çağı senindir, hükmünü dünyaya geçir; Allah bahtını/saadetini her türlü belâdan korusun.

 

popüler cevapdünya atlası