Ne olursunuz, birlik konuşuyoruz, yumuşak konuşalım, sevelim sevilelim

Eklenme Tarihi: 22 Mart 2014 | Güncelleme Tarihi: 12 Haziran 2019

Risale Akademi Kurucu ÜyesiDr. İsmail BENEK'in1. Uluslar Arası Hutbe-i Şamiye İslam Dünyası ve Küresel Barış Sempozyumu konuşmasıdır​

Muhterem ağabeylerim, kıymetli rektörlerim, sayın vali yardımcım, müftülerim ve yurtdışından teşrif eden kıymetli ilim adamları hocalarım, hanımefendiler, bacılar ve siz değerli katılımcılar,

Rabbime şükür bugün yine böyle bir öğrenci heyecanıyla yeni bir programda karşınızdayız. Bu, yüzyılın manifestosunun yazıldığı ve yüzyıl öncesinden çağın aklının tesbit ettiği bir programdır. Ama aklı olanların hâlâ yeterince farkında olmadığı ve bizim de akıl aradığımız bir döneme denk gelmesi itibarıyla çağın aklıyla tanıştığımız ve buna da bir üniversite ev sahipliği ettiği için Rabbime hamdolsun.

Muhterem ağabeylerimizin yetmiş seksen yıllık hayatlarında düştükleri yolda, bugünü hayal etmenin ötesinde, bugünü yaşamanın onların dünyasındaki farklılığını da idrak ederek söze girmek istiyorum. İslam’da birlik ve İslam’ı birlikte anlamak için Üstadın kısa ifadesiyle tevhid-i imani ve tevhid-i kulubu esas alan bir İslam birliğini Üstad nazara veriyor. Bu İslam birliği bir siyasi hareket değil, tamamen bir iman ahlak fazilet üzerine kurulu ve yine Üstadın tabiriyle sadece yüzde biri siyasidir. Bu nokta-i nazardan baktığımızda Üstadın İslam birliğine yüklediği anlam siyasi bir çatışma değil, doğu batı farkı değil, asla bir güç dengesi olayı değil, artı batıyı da katan bir dünya güvenliğidir. Bu gözle baktığımız zaman imanın derecesi bu tevhid-i imanla intisap ve bağlılık derecesine göre taklidi imanın tahkiki iman suretinde idrak edilmesiyle iz’an ve itikad mertebesinde selabet-i imaniyeyle ancak bu İslam birliğini tesis edeceğimizi Risale-i Nur farkıyla biliyoruz. Çünkü “İman bir intisabdır” diyor, mana-yı harfiyi nazara veriyor, Allah için görüşmeyi, Allah için çalışmayı baz alıyor. İnsan, kibirden, nefsi adına teşebbüsten, dünya hırsından ve iktidar cazibesinden kurtulur. Bu vesileyle hakiki bir mümin olur. Ben değil, biz demeyi öğrenmiş olur. Eneler bir vahid-i kıyasi olur. Ölçü birimi olur. O zaman bu bireylerden teşekkül eden bir toplum, bu toplumun teşekkül ettiği bir sistem, bir devlet yapısı ve bu vicdanı anlayan iktidarlar, o zaman hakiki ittihad-i İslam’a kapı açabilirler. Aksi halde istenmeyen sonuçlar ve şu anda yaşadıklarımız kendi sıkıntısını yaşatmaya devam eder. Dolayısıyla hakiki dost olarak hayatı bu şekilde tevekkül ve teslimiyetle Allah’ın tesbit ettiği hakiki bir dost olarak Hz. İbrahim gibi İbrahimvari bir nazarla ancak bu mümin kardeşliğini oturtabiliriz. Aksi halde Türk, Kürt kelimelerinin bolca geçtiği ve bunun yanına şimdi Türkçemizden bir iki kelimenin daha katıldığı yoğun tartışmaların kıskacından aklımızı ve kalbimizi fesada veren tevekkül zeminine oturmayan çaresizliğimize çare arayan labirentlerden Risale’siz çıkamayız.

Üstadın ortaya koyduğu izzet-i İslamiye nedir? Ve nitekim bu yıl da Allah’a şükür kutlu doğum haftası vasıtasıyla başladı. Bunu da bu vesileyle söyleyeyim. Diyanet İşleri Başkanlığının seçtiği onurlu gelecek ve hayattır. Bu onurumuz izzet-i İslamiye oldukça mümkündür. İzzet-i İslamiyenin şuuru da Şam’da yazılan bu hutbenin dikkate alınmadığı şartlarda, uluslararası ilişkiler stratejistler, hükümet bilimciler, devletler, iktidarlar, üniversiteler, iş dünyası, STK’lar bu işi çözmekte gerçekten zorlanacaklar. Neden? Çünkü yüz yıl kaybettik. Bir yüz yıl daha olayın kenarında koşmaya ne zamanın kabiliyeti uygun, ne beşerin sabırsızlığı buna müsaittir. Dolayısıyla Risale-i Nurun gündem olacağı daha derin çalışmalara, az önce Faris hocamın, Gürbüz ağabeyimin ve diğer arkadaşlarımızın bahsettiği hocalarımızın doğudan ve batıdan insanların dediği gibi, buna daha çok ihtiyacımız var. Daha çok derinleşmeye ihtiyaç var. Daha çok tefekküre ihtiyaç var. İslam birliği bu yüksek şuurun adıdır. Hutbe-i Şamiye itibarıyla böyle bir şeydir. Bir vücudun azaları gibi olmadır. Bir fabrikanın çarkları gibi çalışma disiplinidir. İslam birliği sonuçta bizden, nefislerden yola çıkılarak varılacak bir sonuçtur. Hayat-ı beşeriye ve hayat-ı içtimaiye düsturlarına vakıf olmaktır. Hak kimden gelirse gelsin taraftar olmaktır. Bunu kendi pratik dünyamıza taşımak ve şu güzel ülkemizde mümince düşünmenin sırrına yeniden ermektir. Eğer bunu başarabilirsek Hutbe-i Şamiye’yi okumuş değil, yaşamış oluruz.

Meziyetleriyle şakirane iftihar edeceğimiz bir arkadaşlığa, bir dostluğa, bir iş bölümüne, bir ihtisasa, bir ihlasa, bir iletişime, bir irtibata ihtiyaç var. İslam’ın izzetini korumayı hedef ittihaz eden kavimler, tarihin şeref levhalarında saklı, itibarlı mazilerine şükür ki geri dönüyorlar. Ve yine Üstadın tabiriyle Türkçülük perdesi altında muvakkaten Türkleri kullanan dönem de bitti, Kürtleri kullanan dönem de bitiyor. Evet dolayısıyla hakikatle yüzleşmek gerekiyor.

Hep Risale mi diyeceğiz? Evet hep Risale diyeceğiz. Gerçekten Türkiye’de yaşıyorsanız, belimizi kıran Kemalizm’in dışına çıkmanın tek yolu, Risale’yi bir daha o tefekkür zemininde derinleşerek okumaktır. O zaman ırkçılık belasından kurtuluruz. Kavmiyetçi devletler, baskıcı iktidarlar ve zalim hükümdarlar devrini tarihe gömeriz ve inşallah bunlar gömülecek. Irkçılık ve inkâr gibi ayrılığı, husumeti, çatışmayı doğuran ve birliği bozan tutum ve davranışlardan vazgeçmektir. O zaman biz, “bizim düşmanımız” diye başlayan üç kelimeyi bundan sonra kullanmamak üzere bu tesbiti yapıyoruz. Birliği burada konuşacağız. Cehalet, zaruret, ihtilaf cümlesini bile kullanmadan belki şunu diyeceğiz; “sanat marifet ittifak için İslam birliği.” Belki daha ileri bir şey söyleyelim. Dünya birliği.

Üstadda beş birlik bir aradadır. Bizim eski tabirle mazur görün beşi bir yerde. Önce tevhid/Allah’ın birliği. Tevhidsiz bir birlik arayışının bizi ne hallere soktuğunu son bir yüzyıldır yaşıyoruz. Sonra ülkenin birliği, sonra İslam birliği, Avrupa birliği. Zaten Avrupa ile uzun zamandır bir arkadaşlığımız var. Son birlik de dünya birliği. Ama dünya birliği desem diğer mahlûkata haksızlık ederim. Altıncı bir birliği de ilave edelim. Kâinat birliği. Neden? Çünkü Risale-i Nur sadece insanların değil, kâinatın hukukunu savunuyor. Bir dönemin liyakatlerine talipli değil, mahalli tabirle her dönemin hışmına uğramış bir Üstad var ortada. Onun için Üstadın en mütevazı anı zalime tepki verme disiplinidir. Ve mazlumun da diğer alacak kadar bütün ceremelere talipli olma şuurudur. Eğer bunu başarırsak husumete karşı muhabbet silahını kuşanmış oluruz. Cehalet, zaruret ve ihtilafın kol gezdiği coğrafyamızda marifet iklimi dirilir ve dirilecektir de. Üstadın Medresetüzzehra’da söylediği üç şehir var. Birisi malum Van. Van bir koddur aslında. Van İstanbul ve Şam. Dramın, acının, çaresizliğin üç kenti. Ve üç kavmin de manevi açıdan talihsiz dramlarının yaşandığı üç şehir. Yoksa metrobüslerin İstanbul’da olduğunu biliyoruz tabi ki. Bu değil. O zaman bu Kürt ve doğu bölgesi İslam dünyasında ikinci mağdur kavimlerin profili Münazarat ise, Muhakemat ve diğer kitaplar bir idare, bir iktidar, sorumluluk alacak İslami bir kavmin hassasiyetleri konusunda Divan-ı Harb-i Örfi ve diğerlerini İstanbul’da nazara vermiştir. Üçüncü olarak işin içine ilim ve din girecekse, içeriye Arap kardeşlerini katmıştır. Bu üçgenin içinde İslam birliği kendi mayasını verir. Aksi halde gövdesini bu üçgenin altına koyamayan insanlar, menfaatini ızdırar-ı nasta arayan insanlar ve ne idüğü belirsiz sorumluluk almayan insanlar, Üstadın tabiriyle şematetli bürokrasiyle bu iş olmaz. Onun için bu işin tefekkür ve birlik kaynaklarına mutlaka inmeliyiz.

Risale Akademi bu sorgulamaları, bu soruşturmaları, bu birbirimizle hemhal olmayı fazlasıyla yapma arzusundadır. Şarkın mefahir dolu mazi-i kemaline karşılık şimdiki hali de merhum Mehmet Akif’ten aktarmadan geçemeyeceğim: “Ya Rab! Ne umulmaz yaradır?

Peki neden bu mazlum halklar bu İslam birliğine mümin olarak inandığı halde bir araya gelemiyorlar? Yine Üstadın tesbitiyle yara ve bize dokunan noktadan gireceğim. Ne olursunuz, birlik konuşuyoruz, yumuşak konuşalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz, eyvallah. Ama Üstadın çağı ızdırap çağıdır ve milyonlarca insan son yüzyılda kaybedilmiştir. Çünkü diyor: “Bütün kaynaklarımız, Asya tarlasının bütün hasılatı ve Müslüman coğrafyanın mirası ya Asya münafıkları tarafından çalınıyor ya da Avrupa kafirleri tarafından gasp ediliyor.” Onun için bu kaynak problemi de tabi ki adaletsizliği beraberinde getiriyor. Sanırım tebliğler ve bundan sonraki ikinci, üçüncüler bunlarla devam edecek. Sömürgecilik kadar adaleti, kaynak paylaşımını ve eşitliği bozan, şeffaf olmayan yapılarda tabi ki teorik olarak İslam birliğini konuşsak da fiili olarak zora sokuyor. Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor. Evvela parçalamak sonra da yutmak diliyor. Bu da yine Mehmet Akif’in bir ikazıdır. Cemil Meriç diyor ki: “Goethe ‘ya öz olacaksın ya çekiç’ diyor. Şark Sadi’den Gandi’ye kadar aksi kanaatte yemin ederim ki, dünyanın bütün toprakları bir tek insanın kanının akmasına değmez. Kim haklı?” Onun için burada İslam birliğine giden yol şefkat ve adaletten gidecekse, ehvenü’ş-şer kabilinden her yaptığımıza hikmet yüklemek ve her buyurgan iktidarların söylediğine destekçi aramak yerine, “Senden büyük Allah var” diyen ikazlara, bilgelere ve her dönemin hem dostu, hem de ikaz edici arkadaşı olan Bediüzzaman gibi bilgelere ve o çizgiyi aşacak üniversitelere, ulemaya ihtiyaç var. Sanırım bu İslam birliği de onun bir çekirdeği olacak. İnşallah Sayın Rektörümün bu Mardin’deki açılımı buna bir kapı aralayacaktır.

Ey hürriyeti şeriyye” dediği ifade 1908’den bugüne hâlâ muhatablarını arıyor. Önemli olan hürriyet ve şeriatın, iman ve hürriyetin bir arada olmasıdır. Aksi halde seküler özgürlükçülerle statükonun tarafına düşen muhafazakâr dini hassasiyetlerimiz, idari anlamdaki statükocu davranış biçimleri ve bürokrasiyi merkeze koyan hizmet alanın değil, hizmet verenin takdir ve tercihlerinin öne çıktığı bir yapıdan da sanırım birlik bir hayli zamanımızı alır. İşte bu çerçeveden hareketle Üstadın ulema arasındaki sıkıntılara ulemau’s-su’ya da değinmek doğuda batıda Ortadoğu’da Şam’da ortaya konan üç çerçeve birbirini aslında tamamlamaktadır.

Münazarat, Divan-ı Harb-i Örfi ve Hutbe-i Şamiye bir arada okunduğunda müstemlekeci derin siyasetin uluslararası arenadan İstanbul’a hükmeden ve tren yoluyla şehirlerimize kadar gelen, Mücahit hocanın dediği, trajedi yaşanıyor. Peki bundan sonrası ümit olacağına göre Üstadın Gençlik Rehberi’nde 1952’de söylediği gibi, “Büsbütün ümitsiz değilim. Dünya büyük bir buhran geçiriyor. Garb cemiyeti içinde doğan bir veba, bir taun felaketi” yayılıyor. Bunun en belirgini de ırkçılıktır. Bu birliğimizin, bizim yaşadığımız sıcak bölgenin, sıcak problemlerinden birisi ırkçılık, ikincisi de sanırım ırkçılığa dayalı yeni hâkimiyetlerin pazarlama alanına dönüştürülmek isteyen Ortadoğu’dur. O zaman buna karşı biz tabi ki ferec (ferahlık) isteriz ama kâfir fereci istemiyoruz. Bu da tabi ki, Üstad İslam dünyasına, siyasetine, komşularımıza, çevremize bakacağımız şuur konusunda sanırım yeterince hassas bir fikir ve daha derin bir sorgulama ahlakını bize veriyor. O zaman hem bahtsız bir kıta, hem şanlı, talihsiz bir imparatorluğun, hem de sahibsiz bir kavimin, kavimlerin ızdırabını bu şekilde çözeriz. Olay sadece ekonomik, sadece siyasi, sadece sosyal ve sadece STK’lar düzeyinde çözülecek kadar teknik bir konu değildir. Bu imanidir, ahlakidir, vicdanidir ve irfanidir. İslam dünyası bu birlik mesajını verecek doğum sancılarını yaşamaktadır.

18 Aralık 2010, 18 Ocak 2011’de bir ayda 8 ülkede hareketler başlıyor ve hükümetler gidiyor. 18 Ocak 2011, 18 Şubat 2012’de, 11 ülkede daha bir anda 18 ülkede hareketler başlıyor. Buna sadece batı demek haksızlık olur. Sadece oradaki asiler demek de haksızlık olur ama gelin görün ki, daha aklı olanlar ekonomik imtiyazlarla geçiştiriyor. Ama olayın vahametini anlayanlar da iktidarı paylaşmayı kabul ettiler. Dolayısıyla Üstadın dediği katılımcılık, müzakere, meşveret esastır. Dikey olmayan bir davranış modeli, yatayda kardeşliği esas alan ve hizmet verenin sorgulanabildiği bir yapı, İslam birliğinin ve kardeşliğinin de kapılarını açar. Aksi halde teorik tartışmalarımız gerçekten bizimle kalır.

Hürriyetine ancak kavuşabilen, hâlâ müstebitlerin çemberini kırmaya çalışan ve kısmen muvaffak olan bu mazlum halklar, batının özelliklerini ve müsbetini aldıkları gibi, kendi güzelliklerini de onlara verebilecek bir alışverişin altyapısını kuruyorlar. İslam birliği yine Üstadın tabiriyle batı için de bir güvencedir. Onlar da siyasetleri için İslam birliğine taraftar olacaklardır. Çünkü dünyada iki blok var. Menfiler ve müsbetler. Dünyadaki bütün müsbetler bir arada olacaksa, olaya çok ırki, siyasi, kültürel, bölgesel hatta dini bazı çatışma alanlarına değil, birlik noktalarına gitmek gerekiyor. Bu müjdeyi herhalde hep söyleyeceğiz: “Ümitvar olunuz. İstikbal inkılabatı içinde en yüksek gür sada, İslam’ın sadası olacaktır.” Yine bir tavsiyesi var, Mücahit bey atıf yaptı: “Mezar taşımıza çiçekle geldiğiniz zaman lebbeyk demek size borç olsun.” Sanırım biz bu çiçek, Tahir Paşa’nın mekânında bir kütüphane yapıldığı ve Horhor medresesiyle bu mekteb birbirini tamamladığı zaman lebbeyk hükmüne geçecektir.

Rabbimden niyazımız yanı başımızdaki Suriyeli kardeşlerimiz olmak üzere İslam dünyasında, insanlık âleminde yaşanan vahşet ve sıkıntının bir an önce son bulmasıdır. Gerçekten çok ağır bunlar. Zalimlerin zulmüyle gitmesi ve mazlumların yaşanabilir, haysiyetli, vicdanlı, onurlu bir şekilde yaşamalarıdır. Hepimizin bu konuda kendimize, toplumumuza, insanlığa ve bu kardeşlerimize bir özür borcu olduğunu düşünüyorum. Bu kutlu doğum haftasının da bu İslam birliğine vesile olmasını, çünkü bu İslam birliğinin müjdecisi Peygamber Efendimizdir (asm). O vesileyle ben Risale Akademi olarak diğer kuruluşlarımıza da teşekkürlerimizi arz ediyorum.

 

popüler cevapdünya atlası