Müstakbel Medeniyetin Ayak Sesleri

Eklenme Tarihi: 25 Mayıs 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Mustafa Cemil'in 1. Kur'an Medeniyeti empozyumu tebliğidir

“Şeriat-ı Ahmediye’nin tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet, medeniyet-i hazıranın inkişaından inkişaf edecektir. Onun menfi esasları yerine, müsbet esaslar vaz‘ eder.”

(Bediüzzaman Said Nursi, Sünuhat, s. 148)

 

ÖZ

Mevcut medeniyet insanlığa evrensel mutluluk getirememiştir. Dünya’nın halen birçok bölgesinde kan, gözyaşı ve ızdırap devam etmektedir. Medeniyetin harika buluşları ve geldiği düzey yeryüzünde kaos, kargaşa ve savaşlara maalesef çözüm bulamamıştır. Bu nedenle, mevcut medeniyetin başarılı sayılması mümkün değildir. Kur’an medeniyetinin, mevcut medeniyete Kur’an ahlakının kazandırılmasıyla yükseleceğini söyleyen Bediüzzaman Said Nursi de insanlığın evrensel refah ve saadete ancak bu yolla ulaşabileceği düşüncesindedir. Bu bağlamda, tebliğimizde, Kur’an medeniyetine giden yolun anlaşılması adına önce günümüzün model medeniyeti olarak bilinen Batı medeniyetinin günümüze kadar nasıl şekillendiği, hangi birikimleri kullanarak mevcut seviyesine ulaştığı hususlarına özet bir şekilde değinilecektir. Diğer yandan, Batı medeniyetinin vahim hataları, başarılı bir medeniyeti temsil etmekten uzak oluşu nedeniyle de Kur’anî prensip ve pratiklere şiddetle ihtiyaç duyulduğu, pek de uzak olmayan bir gelecekte ise Kur’an medeniyetinin hükmedip sevgi temelleri üzerinde yükseleceği yine Bediüzzaman’ın bakış açısıyla tartışılacaktır.

Anahtar Kelimeler

Batı Medeniyeti, Avrupa Birliği, Avrupa, Kur’an medeniyeti, Kur’an Ahlakı, Endülüs İslam Devleti, Hıristiyanlık, Risale-i Nur, Barış, Huzur, Sevgi, Muhabbet.

 

ABSTRACT

Present civilization could not have brought to mankind a universal happiness. In many parts of the world blood, tears and sufferings have not stopped so far. Wonderful inventions and the level which the civilization had reached, could not have unfortunately found solutions to chaoses, disorders and wars all over the world. Therefore, present civilization can not be deemed successful. Bediüzzaman Said Nursi who said that Qur’an civilization would rise by injecting Qur’an ethics into present civilization, thought that mankind could only reach universal peace and tranquility in this way. In this regard, we will briefly touch how the West civilization known as a model has come to available position in our article. On the other hand, we will discuss about fatal mistakes of the West civilization and then declare that the West civilization will strongly need Qur’nic principles and practices since it can not represent a successful civilization. Under Bediüzzaman’s perspective Qur’an civilization does not seem far and will certainly rise in the basis of love in very near future.

Key Words

The West civilization, European Union, Europe, Qur’an civilization, Qur’an Ethics, Andalus Islamic State, Christianity, Risale-i Nur, Peace, Tranquility, Love.

 

Giriş

Bediüzzaman, yüksek ruhlu medeniyetin mevcut medeniyetin açılmasından, yarılmasından ortaya çıkacağını söyler. Bunun nasıl gerçekleşeceğini de şöyle izah eder: Mevcut medeniyetin insanlığa getirdiği olumsuzluklar ve zararlı alışkanlıklar tespit edilip ayıklandıktan sonra tüm insanlığı kucaklayan Kur’anî prensip ve pratiklerin mevcut medeniyete enjekte edilmesi suretiyle insanlık nihayet Kur’an medeniyetini kuracak, böylece evrensel refah ve saadete ulaşabilecektir.

Dünyamızın geneline baktığımızda savaş, sefalet, anarşi, karmaşa ve kaosun hiç eksik olmadığını rahatlıkla görebiliriz. İnsanlık, kurtuluş beklemektedir. Belli zamanlarda, özellikle II. Dünya savaşından sonra kurulan bölgesel birliklerde kısmen de olsa insanlar, ortak değerler altında dünyanın belli bölgeleri, kendilerini güvence altına alabilmiştir. Ancak, Avrupa Birliği gibi bölgesel gelmiş geçmiş en iyi ekonomik ve siyasal birliğin oluşturulması Avrupa kıtasında maddi refahı sağlasa da Avrupa kendi insanlarının manevi ihtiyaçlarına cevap veremediği gibi dünyanın diğer toplumlarına gereken maddi ve manevi katkıyı yapamamıştır. Uzun uğraşlardan sonra kısmen yakalanan huzur ve barış dünya ile paylaşılmadığından tükenmeye mahkûm olmuştur.

Artık tüm toplumların ruhlarında yankı bulabilecek, onları selamete çıkarabilecek ve onlara huzur verebilecek bir medeniyet inşası zorunlu hale gelmiştir. Bir toplumun huzuru pahasına bir diğer toplumun huzuru bozuluyorsa, yine bir kıtanın veya bir bölgenin refahını sağlamak adına diğer toplumların maddi zenginlikleri çalınıyorsa ve ahlaki değerleri tahrip ediliyorsa, oluşturulan birlikler veya model toplumlar ne kadar mükemmel olursa olsunlar, dünya huzur ve barış ortamına kavuşamayacaktır. Çünkü dünyanın bir kısmı sefalet, zulüm, sömürü ve adaletsizlikler girdabında kıvranırken diğer refah içerisinde görünen kısımlarının rahat ve memnuniyetleri devam etmeyecektir.

Mevcut medeniyetin müspet kazanımları tüm insanlığın hizmetine sunulmalı ki evrensel barış ortamı sağlanabilsin. Bugün itibariyle böyle paylaşım ve yardımlaşma dünya toplumlarında görülmemektedir. Mevcut medeniyet insan fıtratını önceleyen Kur'an ahlakına ve terbiyesine dayanmamaktadır. Bu durumda, evrensel huzur ve mutluluk idealleri hayalden öteye geçemeyecektir.

Öyle bir medeniyet ki; “dayanağı kuvvete bedel haktır, adalet ve eşitliği doğurur, hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki, sevgi ve kaynaşmaya vesile olur, birleşme ve bütünleşme unsuru da ırkçılık ve milliyetçilik yerine din, vatan ve sınıftır ki samimî kardeşlik ve barış tohumları eksin, dıştan gelen saldırılara karşı da yalnız savunmayı esas tutar, hayattaki prensibi ise mücadele yerine yardımlaşmadır, bu ise bir araya gelme ve dayanışma anlayışı kazandırır, nefsin istekleri yerine doğru olanı esas alır ki bu, insani gelişim ve ruhsal olgunlaşmayı beraberinde getirir. Yine nefsin isteklerini kontrol altında tutar ve karşılığında ruhun ulvi hislerini tatmin eder”[1] diyerek Bediüzzaman, hakkın, adaletin, faziletin, sevginin, kardeşliğin, barışın ve her daim doğruluğun esas tutulduğu gerçek manadaki bir medeniyete, ancak Kur’an’a dayanması şartıyla ulaşılabileceğini ve tüm insanlığın ortak huzur ve güvenliğinin de bu yolla sağlanabileceğini çok özlü bir biçimde zihinlere sunmaktadır.

Bu tebliğimizde, Kur’an medeniyetine giden yolun anlaşılması adına önce günümüzün model medeniyeti olarak bilinen Batı medeniyetinin özet bir tarihçesine değinilecek, hangi aşamalardan geçtiği, ne tür birikimleri kullandığı ve hangi kazanımları elde ettiği özlü bir biçimde ortaya konulacaktır. Yine Batı medeniyetinin yaptığı yanlışlar, suiistimaller ve dünyanın geri kalanını küstürmesi, hatta ağlatması ve bunun sonucu olarak yıkılacak oluşu, insanlığın çare olarak Kur’an’a sarılacak olması, pek de uzak olmayan bir gelecekte Kur’an medeniyetinin hükmedeceği ve sevgi temelleri üzerinde yükseleceği gibi hususlar Bediüzzaman’ın bakış açısıyla verilmeye çalışılacaktır.

Batı Medeniyeti İnsanlığın Ortak Ürünüdür…

Bediüzzaman’a göre, beşeri medeniyetler herkesin ortak malıdır. Bunda insanlığın tecrübe ve bilgi birikimleri (telahuk-u efkar), semavi dinlerin insanlığa kattığı değerler, insanın fıtratı gereği beliren şiddetli ihtiyaçları ve özellikle İslamiyet dinamiklerinin rolü çok büyüktür.[2] Bu nedenle, bir medeniyet asla belli bir coğrafyaya, kültüre ve zamana ait olamaz. Bediüzzaman’ın özellikle vurguladığı insanlığın İslamiyet’ten kazanımlarının ise günümüz Batı medeniyetinin oluşumundaki yeri tartışılmazdır. “Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs Devlet-i İslamiyesidir.”[3] ifadesi de bunun oldukça özlü bir ifadesidir. Bu gerçeği Batılı yazarlar da itiraf etmektedirler: Bodley'in "Rönesansı İslamiyet'e borçluyuz"[4] demesi, Orta Çağ tarihi üstadı olarak bilinen Franco Cardini’nin, “Europe and Islam” adlı eserindeki görüşleri hep bu paraleldedir.[5] Cardini, İslam’ın Avrupa’da önyargılar, yanlış anlaşılmalar ve bilgilendirmeler nedeniyle gerçek manada anlaşılamadığını, Avrupa ile İslamiyet arasında tahmin edilenden çok daha güçlü bağların bulunduğunu belirtir ve Endülüs İslam medeniyetinin Avrupa’yı şekillendiren özelliğine vurgu yapar.

Endülüs Emevi Devleti’nin başkenti Kurtuba’nın o dönemde Avrupa’ya kattığı değeri ve verdiği ilhamı her Müslümanın bilmesi önem arzeder. Bir milyonu aşan nüfusu ile tam bir cazibe merkezi idi Kurtuba. Modern anlamda kanalizasyonu, temiz içme su şebekeleri, hastaneleri, aydınlatması ile o dönemin şartlarına göre çok ileri bir şehirdi. Londra ve Paris gibi şehirler ise tam tersine pis, bakımsız ve karanlıklar içerisindeydi. Dev bir kütüphanesi vardı Kurtuba’nın. Aynı zamanda ilim ve kültür merkeziydi. Batıya Aristo’yu öğreten, kitapları 500 yıl ders kitabı olarak okutulan İbn-i Rüşd, bu topraklarda doğmuş ve yetişmişti. Yine, İbn-i Tüfeyl ve İbn-i Bacce gibi mütefekkirler de o dönemin sembol isimleriydiler. Avrupa Rönesansı’nın temelinde Endülüs Emevi dönemindeki Müslümanların büyük etkisini inkar eden yoktur.

Avrupa’daki ilk üniversitelerin Kurtuba’ya gelip eğitim almış öğrenciler tarafından kurulduğu bilinen bir gerçektir. Avrupa, Matematik, tıp, astronomi, kimya ve diğer alanlarda Endülüs Müslüman âlimlerinin yazdıkları eserlerden büyük fayda görmüştür. Örneğin, Batılılardan çok önce İslam âlimleri dünyanın yuvarlak olduğunu söylemişlerdir. Avrupa’da okul bile yokken, Endülüs’te okullar köylere kadar uzanmıştı. Okuma oranı yüzde doksan dokuz olan şehir halkına sahip bir ülkeye nadir rastlarız değil mi? İşte Kurtuba böyle bir şehirdi. Farklı ırklar ve üç semavi dinin mensupları bir arada, barış ve özgürlük içinde dinlerini yaşayabilmişlerdi Endülüs’te. Endülüs’ün Avrupa’ya kattığı bir diğer önemli değer temizlikti. Müslümanlar yerleştikleri her yere halka açık geniş ve sıhhi hamamlar yapmaktaydı. Sadece Kurtuba’da bine yakın hamam vardı. Kısaca, Endülüs devleti Avrupa’nın en modern ve en gelişmiş ülkesiydi. Barış, bir arada yaşama ve insanlık noktasında Avrupa bir daha böyle mükemmel bir örneğe şahit olamadı.

Peygamberler vahiy yoluyla kendilerine öğretilenleri insan topluluklarına aktarmak, onları eğitmek ve yaşamaya uygun medeni bir ortam kurmaları için onlara gerekli marifet ve maharetleri kazandırmak yönüyle örnek ve öncü olmuşlardır. Hz. Nuh'un gemisi, Hz. Yusuf'un saati, Hz. İdris'in terziliği, Hz. Davut'un şekil verdiği demiri ve Hz. Peygamberin Kur'an ile yüksek medeniyete ulaşma rotasını tüm insanlığın hizmetine sunması hep bir eğitmek işidir ve denilebilir ki insanlık kurmuş olduğu medeniyetleri Peygamberlerinin öncülüğünde yürütmüştür.[6]“Yeryüzündeki bilinen kemalat ve medeniyet ve terakki umdeleri, semavî dinler ve peygamberler eliyle gelmiştir.”[7] diyen Bediüzzaman da bu gerçeğe parmak basmıştır. Bir başka cümlesinde Bediüzzaman, Kur’an-ı Kerîm’de bahsi geçen peygamber mucizelerinin bilim ve teknikte insanın ulaşabileceği nihai hedeflere işaret ettiğini, böylece teşvik olunduğunu ifade eder.[8]

Batı, medeniyet birikimlerini istismar ediyor…

Başta Müslümanlardan olmak üzere öğrendikleri her türlü birikimi gelişiminde kullanan Avrupa'da 10. yüzyıldan itibaren ekonomik ve sosyal hayatta önemli değişimler ve ilerlemeler görülür. 11. yüzyılda başlayan Haçlı Seferleri yeni arayışlar içinde olan Avrupa’ya yeni kapılar açar. Doğu-batı ticaretinin yeniden canlanmasını, ekonomik olarak da Avrupa’nın toparlanmasını sağlar. Ekonomik gelişmeler, hızla artan büyük ticari kentler yaşam standartlarını yükseltmiş ve Avrupa bireyinin öz güveni ve girişimciliği üzerinde büyük etki yapar.[9]

1400’lü yıllardan itibaren de birbiri ardına gerçekleşen Rönesans, Reform hareketleri, coğrafi keşifler, sermaye birikimi, teknik ve bilimsel ilerlemeler Ortaçağ Avrupası’nı içe kapanık yapıdan sıyırmış, ihtiraslı, çalışkan ve agresif bir yapıya büründürmüştü. Aydınlanma hareketleriyle otoritesi iyice sarsılan Kilise sorgulanır hale gelmişti. Artık yeni dönemde birey ve bireysel teşebbüs belirleyici olmaya başlamıştır. Katolik kilisenin bireysel düşünce ve eylemi kısıtlayıcı, engelleyici davranışları, yerini hür düşünceyi, kâr elde etmeyi ve kazancın kutsallığı fikrini benimseyen Protestanlığa bırakmıştır.[10]

“Nasraniyet (Hıristiyanlık) birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intıfâ bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını câmi olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır…”[11] diyen Bediüzzaman’ın, hurafelerle ve dogmatik düşüncelerle dolu, aklı mahkum eden Katolik anlayışın bir nebze de olsa mantık dairesine çekilmiş olduğu, bu ayrışma sürecinin ise Hıristiyanları tevhide kadar taşıyacağı tesbitinde bulunması olması oldukça manidardır. Yine Bediüzzaman’ın deyimiyle Protestanlıkta da kurtuluşu ve huzuru bulamayan Hıristiyanlığın yeniden bir dönüşüm geçirerek bir kısmı dalâlete düşerken bir kısmı tevhide yaklaşacak, gerçek Hıristiyanlığı da içine alan İslâm hakikatlerini karşılarında gören Hıristiyanlar nihayet tam tevhide ulaşmış olacaklardır.

Yeni bir mezhebin doğması ve Avrupa’nın diğer devletlerinde hızla yayılması beraberinde kanlı mücadeleleri ve savaşları da getirmiştir aynı zamanda. Onlarca yıl devam eden mezhep savaşları Avrupa’ya milyonlarca kayıp verdirmiş, yıkılıp yakılan, harap edilen kentler bırakmış, açlık ve sefalet yaşatmıştır. Birçok ülkede oldukça kanlı çatışmalara yol açan din savaşlarının faturasını Avrupa kıtası çok ağır ödemek zorunda kalmıştır.

Aydınlanma hareketleri ile sanatta, edebiyatta, eğitimde ve felsefede katettiği mesafeler ve endüstri devrimleri ile de teknikte ve ticarette gerçekleştirdiği gelişmeler ile Avrupa, gücün ve hâkimiyetin tek sahibi olarak kendini görmeye başlamıştır. Nitekim, sömürgecilik, artan rekabet, açgözlülük, kendinden olmayanı hakir gören Avrupalı kibri ve ırkçılığı gibi faktörler 1900’lü yıllarda, milyonlarca insanın ölümüne, maddi ve çevresel tarih içinde en fazla yıkıma ve perişanlığa neden olan Birinci ve İkinci Dünya Savaş’larının yaşanmasına neden olmuştur.

Bediüzzaman, 1950’li yıllara kadar bitmek bilmeyen kan, gözyaşı, siyasal ve mezhepsel çatışmalardan oluşan Avrupa medeniyetinin günahlarının sevaplarını aştığını ifade eder. Birinci Dünya Savaşında yapılan zulümlere yaklaşımını ise "Kurun-u ûlânın mecmu vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!"[12] diye belirleyerek asırlardır biriken günahların sonucunda bu elim hadisenin yaşandığına dikkat çeker.

Avrupa hatalarından ders çıkarıyor…

Dünya Savaşları ile ağır yıkıma uğrayan ve vahşeti halklarına yaşatan Avrupa’da bir daha bu tür acılarla karşılaşmamak için birlik, beraberlik ve barış içinde yaşanılan bir Avrupa fikri seslendirilmeye başlanmıştır. Birlik, beraberlik ve barış merkezli Avrupa arayışı, somut bir politika haline gelmeden önce yalnızca Roma İmparatorluğu’nun kıta hâkimiyeti ve Şarlman’ın Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu pratikleri ile Voltaire, Kant[13] gibi filozofların eserlerindeki Avrupa'da birlik ve bütünleşme özlemini yansıtan ifadelerinde kendini hissettiriyordu. Ancak, sürekli savaşlar, mezhep çatışmaları ve diğer siyasi sorunlardan kaynaklanan sebeplerle Avrupa’da birleşme fikri bir türlü gerçekleşememişti.

1950’li yıllardan itibaren ise Avrupa’da kalıcı barış çabaları hız kazandı. Eski Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Jean Monnet’in tasarısından ilham alan Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman 9 Mayıs 1950 tarihinde bir plan hazırladı ve Avrupa Devletlerini kömür ve çelik üretiminde alınan kararları bağımsız ve uluslarüstü bir kuruma devretmeye davet etti.[14] Schuman Bildirisi’nin bir sonucu olarak, 1951 yılında, Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda'dan oluşan 6 üye ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kurulmuş ve dünya tarihinde ilk defa devletler kendi iradeleri ile egemenliklerinin bir kısmını uluslarüstü bir kuruma devretmiş oluyordu.[15]

Bu birliktelik ülkeleri işgücü, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımına dayanan bir ekonomik birliğe, 1957 yılında imzalanan Roma Antlaşması ile kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET),’na taşıdı. Birlik Avrupası fikri hızlı adım devam etmekteydi. Siyasi bütünleşme de sağlanmalıydı bir yandan. Bu nihai hedefin önemli aşamasıydı. Öncelikle, atom enerjisi kontrol altına alınmalıydı. Çok geçmeden Ocak 1958’de Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) kurularak nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla ve güvenli biçimde kullanılması sağlanacaktı. 1965 yılında imzalanan Füzyon (Birleşme) Antlaşması ile bahsi geçen üç topluluk (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu) için tek bir Konsey ve tek bir Komisyon oluşturularak, bu Topluluklar, Avrupa Toplulukları (AT) olarak anılmaya başlandı.

Altı ülke ile başlayan birlik pratiği günümüze kadar genişlemesini sürdürerek bugün itibariyle 28 ülke sayısına ulaştı. Avrupa Birliği (AB) Antlaşması olarak bilinen 1993 yılında yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile de parasal birliğin tamamlanması, Avrupa vatandaşlığının oluşturulmasına, ortak dış ve güvenlik, adalet ve içişlerinde işbirliği politikaları geliştirme hususları karara bağlandı. Yine, Avrupa Birliği'nin bir diğer önemli aşamalarından biri olan 2009 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile de birliğin karar alma mekanizmaları daha demokratik ve verimli hale getirilmiş, kalıcı barışın sağlanması, eşitlik, özgürlük, güvenliğin sağlanması, yardımlaşma ve dayanışma gibi ilkeler iyice merkeze yerleşmiştir. Dolayısıyla, Avrupa Birliği’nin en üst amacının özgürlük ve demokrasi ilkelerini korumak ile hukukun üstünlüğü kuralı ve insan haklarına saygı ilkesinin tüm üye ülkeler tarafından uygulanmasını sağlamak olduğu günümüze kadar oluşturulan tüm mevzuat ve pratikleriyle anlaşılmaktadır.[16]

Devam eden benzeri gelişmeler ile birlikte II. Dünya savaşından hemen sonra atılan barış adımları hemen hemen tüm Avrupa ülkelerini tek bir bünyede barış ve huzur içinde toplamayı başarabilmiştir.

Batı dünyası başarılı bir medeniyet kurabilmiş midir?

Dünyada eşi ve benzeri olmayan barış ve bütünleşme sistemi olarak bilinen Avrupa Birliği ve onun bir türevi olan Amerika’dan oluşan Batı medeniyetini başarılı saymak mümkün değildir. Bediüzzaman, bir medeniyetin başarısını ancak umuma (külle-insanlığın tamamına) veya en azından çoğunluğa (laakal ekseriyete) kurtuluş ve barış getirmesiyle ölçer.[17] Ayrıca, medeniyetteki gerçek amacın tüm insanların huzurunu (istirahat-ı umûmî) ve dünyevi mutluluğu (saadet-i hayat-ı dünyeviye)[18] olması gerektiğini söyler. Tüm insanlığın ve semavi dinlerin tarihin başlangıcından beri getirmiş olduğu bilgi birikimine dayanan Batı dünyasının bilim, teknik, hukuk ve özgürlüklerde yakalamış olduğu seviye tek başına dünyaya barışı ve huzuru getirememiştir ve getiremeyecektir.

Bediüzzaman, Batı medeniyetini olumlu yönlerini göz önünde tutarak ikiye ayırmaktadır. “Yanlış anlaşılmasın Avrupa ikidir: Birisi İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyz ile hayat-ı içtimâîye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adâlet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden Avrupa’ya hitab etmiyorum. Belki felsefe-i tabiiyyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehâsin zannederek beşerî sefâhete ve dalâlete sevkeden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum”.[19] diyerek gerçek Hıristiyanlık’tan kaynaklanan bilim ve sanat, adalet ve vicdana hizmet eden Avrupa’yı kabul etmekle birlikte takdir de etmektedir.

Bediüzzaman, Avrupa medeniyetinin mevcut durumunun insanlığın ortak birikimi ve çabasının ürünü olduğunu belirtmekle birlikte dünyanın geneline huzur ve barış getirmekten uzak olduğunu söyler. Ayrıca, Batı medeniyetinin israf ve hevesleri tahrik ederek zaruri olmayan ihtiyaçları da zaruri hale getirdiği ve bunların sayısını arttırdığı, helal yoldan bu ihtiyaçların karşılanamamasının ise insanları haram yollara ittiğini ve fakir düşürdüğünü iddia eder.[20] Batı medeniyeti, insanları suiistimale ve israfa alıştırmış nefis ve heveslerini okşayarak zaruri olmayan birçok ihtiyaca mecbur etmiştir. Bu da, medeniyet insanını ihtiyaçlar nezdinde iyice fakirleştirerek zulme ve geçimini haram yolla temin etme yoluna itmiştir. Helal yoldan ihtiyaçların karşılanamaması, Batı’yı dünyanın geri kalanından gasp ve zulüm yoluyla menfaat temin etmeye zorlamıştır. Sonuç olarak, insanlar huzursuz olmuş, dünyada çatışma ve kavga hiç eksik olmamıştır.

Diğer yandan, Bediüzzaman’ın “Kur'ân'ın kanun-u esasîsi olan "vücub-u zekât, hurmet-i riba" vasıtasıyla avâmın havassa karşı itaatini ve havassın avâma karşı şefkatini temin eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeye mecbur etmiş. İstirahat-i beşeriyeyi zîr ü zeber etti.”[21] tesbitiyle Kur’an’ın çok önemli bir esası olan zekât vazifesinin yapılmaması ve haram kılınan faizin sosyal ve ekonomik hayatın içine iyice yerleşmesi ve vazgeçilmez bir prensip olarak algılanması zenginleri zulme mecbur ettiği gibi fakirleri da isyana sürükleyerek tüm dünyanın rahatını ve huzurunu kaçırmıştır. Artan ihtiyaçların etkisiyle israfa alışan, kanaatten uzaklaşan ve şükretmeyi unutan Batı medeniyeti manevî hayatını mahvetmiş, dünyasını yapmaya çalışırken zulmederek ebedi hayatını da tehlikeye atmıştır.

Bediüzzaman, Batı’nın sefahat ve dalaletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış olduğunu[22] söyleyerek Batı’nın kurmuş olduğu medeniyetin de dini değil, “dünyevi”[23] bir oluşum olduğunu nazara verir. Nitekim, Batı’nın dünyeviliği insanlığa faydasından çok yıkım getirmiştir. Batı dünyasının yaşamakta olduğu refah ve konforun karşısında dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan diğer kıtalarda, Afrika’da, Asya’da, Ortadoğu’da yaşananlar bunun açık göstergesi olarak ortadadır. İHH insani Yardım Vakfı’nın 2008 yılında hazırlamış olduğu Irak raporu Irak’ta yaşanan hazin durumu gözler önüne sermektedir. Rapora göre, süper güç olarak görülen, medeniyetin beşiği bilinen ve dünyanın koruyuculuğuna soyunan ABD’nin Irak politikaları iki milyondan fazla insanın ölümüne, 5 milyonu aşkın çocuğun yetim kalmasına ve 1 milyondan fazla kadının dul kalmasına neden olmuştur. Rapor incelendiğinde, işgalin Irak halkına kan, gözyaşı, karmaşa ve kaostan başka bir şey getirmemiş olduğu rakamlarla gözler önüne serilmektedir. Yine, Suriye’de, Mısır’da, Tunus’da, Libya’da, Orta Afrika’da, Filistin’de, Afganistan’da, Myanmar’da ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşananlar mevcut medeniyetin insanlığa faydasından kat kat fazla kan, gözyaşı, dağılmış aileler, yetim kalmış çocuklar ve mutsuz insanlık bırakmış olduğunu ortaya koymaktadır.

“Şu medenîlerden çoğunun eğer içini dışına çevirirsen, görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur sûret.”[24] diyen Bediüzzaman kendini medeni olarak tanımlayanların içyüzüne işaret etmişti.

İnsanların çoğuna huzuru ve mutluluğu getiremeyen Batı medeniyeti, aslında kendi insanına da faydalı olamadı. Ruhsal tatminsizlik, sosyal ve ailevi çöküş, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı gençlerinin mahvına neden oldu. Kendinden olmayanlara gayr-ı medeni gördüklerinden reva gördükleri zulümler, ayrımcılık ve adaletsizlikler onca mücadeleden sonra yakalamış oldukları huzur ve barışı bozmaya başladı. Maalesef, bu durum Batı’yı sosyal ve manevi depresyonlara açık hale getirdi. Bugün itibariyle Batı dünyası medeni görünümü altında içten içe mutsuzlaşmaktadır ve kurtuluş aramaktadır.Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer…”[25] diyerek Bediüzzaman, bir bütün olarak artık fark edilmesi gerekenin insanlığın ruhunu selamete çıkaracak olan evrensel huzuru ve selameti mümkün kılan unsurun, yalnızca Yaratıcı’nın çizmiş olduğu eksende yaşamak olduğuna vurgu yapar.

Kur’an Medeniyeti çok da uzak değil…

Bediüzzaman’ın Tiflis’te bir Rus polisiyle yapmış olduğu konuşmada Rus Polisi’nin “İslâm parça parça olmuş” sözüne karşılık, “Tahsile gitmişler. İşte Hindistan İslâm’ın müstaid bir veledidir; İngiliz mekteb-i idadisinde çalışıyor. Mısır, İslâm’ın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan İslâm’ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde tâlim ediyorlar… Yâhu, şu asilzâde evlad, şehadetnâmelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt’a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyyetin bayrağını âfâk-ı kemâlâtta temevvüç ettirmekle, kader-i ezelinin nâzarında, feleğin inadına, nev’i beşerdeki hikmet-i ezeliyyenin sırrını ilan edecektir.”[26] ifadeleri hem o zamandaki, hem de günümüzde devam etmekte olan hadiselerin Müslümanlarca nasıl anlaşılması gerektiğine ışık tutmaktadır.

Bediüzzaman, Asya medeniyetinin galip geleceğini ve bunun çok yakında gerçekleşeceğini de şöyle müjdeler: “Avrupa’nın medeniyeti, fazilet ve hüda üstüne te’sis edilmediğinden, belki heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden şimdiye kadar, medeniyetin seyyiatı hasenatına galebe edip, ihtilalci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medâr bir delil hükmündedir ve az vakitte galebe edecektir.”[27]

Hıristiyanlığın birkaç kez yırtılarak Protestanlığa geldiğini, yani tevhide yaklaştığını, tekrar yırtılmaya hazırlandığını, bunun sonucunda da ya kaybolup gideceğini ya da İslam hakikatlerini karşısında görüp teslim olacağını ifade eden Bediüzzaman “….Hz. İsa gelecek, ümmetimden olacak, aynı şeriatimle amel edecektir”.[28] hadis-i şerifini hatırlatarak Hıristiyan toplulukların ilerde İslam dinine gireceklerine kanaat getirir. Bir başka deyişle, Teslis (Kutsal Üçlük) inancından uzaklaşarak tevhide yaklaşmakta olan Hıristiyanlık, İslam'ı ve onun tevhid hakikatini aklen ve ilmen ispat eden İman ve Kur'an hakikatlarını öğrenince kabul edip İslam’a tabi olacaktır. Böylece Kur’an medeniyetine giden süreç büyük bir güç kazanacak ve insanlar nihayet İslam’ın evrensel selamet, barış ve huzur getiren hak bayrağı altında toplanmaya başlayacaklardır.

Kur’an’dan ve hadislerden kaynaklanan kanaatlerini de şöyle sıralar Bediüzzaman: “Şeriat-ı Ahmediye’nin tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet, medeniyet-i hazıranın inkişaından inkişaf edecektir. Onun menfi esasları yerine, müsbet esaslar vaz‘ eder. İşte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki, şe'ni adalet ve tevazündür. Hedef de menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecazübdür. Cihetü’l-vahdet de unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki, şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedafü'dür. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki, şe'ni ittihad ve tesanüddür. Heva yerine hüdadır ki, şe'ni insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. Hevayı tahdid eder, nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder…”[29] Bediüzzaman’ın bu ifadeleri paralelinde, Kur'an medeniyetinin esasları, "Allah’a dayanır; hedefinde fazilet ve rıza-yı İlâhî vardır; hayatı yardımlaşma ve dayanışma olarak algılar; toplumları bir arada tutan kardeşlik ve birbirini sevme duygusunu pekiştirir; his, heves ve şeytani istek ve arzulara set çekerek ruhları olgunlaştırır, yüce ve temiz hislere gark eder. İşte dünya ve ahiret saadetinin anahtarı…

Özetle, medeniyetin en ulvi derecesi Kur'an'ın telkin ettiği imana erişmek ve sosyal ve ekonomik hayat açısından da, Kur'an'ın öğrettiği ahlâk üzerine olmaktır.[30] Gerçek medeniyet ise birey ve toplum, dünya ve ahiret, ruh ve madde, iman ve akıl, kulluk ve hürriyet dengelerini Kur’an’ın esasları üzerine kurmuş olan İslam medeniyetinden başkası değildir.[31]

Risale-i Nur’ların farklı eserlerinde yer alan “Ümîdvâr olun, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır”[32], “Yakinim var ki, istikbal semâvâtı ve zemîn-i Asya bahem olur teslîm yed-i beyza-yı İslâma”[33], “Yüz bu kadar sene geri kaldığımız, mesâfe-i terakki’den inşaâllah mucize-i peygamberi ile şimendifer-i kanun-u şer’iyye-i esâsiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i şeriyyeye fikren bineceğiz ve bu vahşetengiz sahra-yı kebîri bir zaman-ı kasîr’de (kısa zamanda) tekemmül-ü mebâdi cihetiyle tayyetmekle beraber milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsâbaka edeceğiz. Zira onlar, kah öküz arabasına binmişler yola gitmişler biz birden bire şimendifer ve balon gibi mebâdiye bineceğiz geçeceğiz”.[34] “İnşâallah istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de te’mîn edecek”[35]. “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Sizler cennet âsa bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen Nûr tohumları zemininizde çiçek açacaktır.”[36] “İ’layı kelimetullah’ın bayrağı olan hilal yıldız teâli edecek (yücelecek) eski şevketini bulacak”.[37] “Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hâmiledir, günün birinde bir İslamî devlet doğuracak, nasıl Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu”.[38] “Başka dinlerin, bazı efradları gibi, ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için, akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde elbette bürhan-ı akliye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbît ettiren Kur’an hükmedecek”.[39]ifadeleri Kur’an’a sarılan, dünya ve maneviyatını ona göre imar edecek yeni medeniyetin sanki çok uzak olmadığını hissettiriyor.

Müstakbel medeniyet sevgi temelinde yükselecektir…

Bediüzzaman, Hutbe-i Şâmiye adlı eserinde, "Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır."[40] diyerek farklı şekillerde İslam dünyasında yer edinmiş olan kin, nefret ve düşmanlık meylinin bir an önce yerini muhabbete, sevgiye, ilgiye ve iletişime bırakması gerektiği, bunun da İslamiyet’in mizacı gereği olduğu mesajını verir. Üstad Bediüzzaman burada, sanki ‘sakın ha’, yıllardır bizi duraklatan, hatta insaniyet yönüyle fersah fersah geri kalmamıza neden olan düşmanlık ve husumet hislerinden kurtulun ve bir daha içimize girmesine meydan vermeyin! demektedir.

Elbette husumet duygusu çirkin bir kavramdı. Nefret edilmesi gereken bir şey varsa Müslüman için, o da husumetin, düşmanlığın ta kendisiydi. Sevmenin kendisi bir kere sevilmeye layıktı. Kin, nefret, düşmanlık ve husumet duygularının sürekli tahrik edildiği bir toplumun Kur’an medeniyetini temsil etmesi mümkün değildir. Sevgi ve muhabbet duygularının hayatın her alanına yerleşemediği bir ortamdan yüksek medeniyet maalesef doğmayacaktır.

Kur’an medeniyeti dünya medeniyeti olacaktır. Hal böyle olunca da kendi içinde yüzyıllardır süren savaşlardan ve özellikle iki büyük dünya savaşından gerekli dersleri çıkaran ve düşmanlık ve nefret duygularını bir tarafa bırakan ve bir ölçüde başarıyı da yakalayan Batı dünyasının dindar Hıristiyanları ile iletişime geçmenin önemine değinir özellikle Bediüzzaman. "Hattâ, hadis-i sahihle, âhir zamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur'an ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar."[41]İfadesi ile sahih bir hadise de işaret ederek Müslümanların yalnız kendi aralarında değil Hıristiyanların gerçek dindarları ile de ayrılıkları, düşmanlıkları, problemli konuları gündemden çıkarıp imansızlık ve ahlaksızlık belası karşısında ittifak ve birleşme yoluna gitmelerini öğütler.

Kur’an ve sünnet yörüngesinde hareket etmek kaydıyla Allah kelamı, İslamiyet’in ulviyeti ve Kur’an ahlakının tüm dünyaya bu yolla daha hızlı ve daha doğru bir biçimde bildirilmesi ve yayılması sağlanacaktır. Bunda elbette sevgi, muhabbet, münasebet ve iletişim aksiyonları önemli roller üstlenecektir.

Sonuç

Bütün peygamberlerin ve özellikle de İslam Peygamberinin temel misyonu, Allah kelamının tüm hakikatleri ile dünya sathına yayılması olduğundan, müstakbel medeniyet ancak insanları karanlıktan aydınlığa kavuşturma gayreti olan tebliğ ile şekillenecektir. Müslüman öncelikle İslâm’ın temel hakikatlerini iyi anlamalı ve harfiyen yaşamaya çalışmalıdır ki kalpleri ve akılları tatmin edebilsin, imana ve inanca susamış dünya insanına model olabilsin.

Bediüzzaman da “Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Belki, Küre-i Arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehalet edecekler.”[42] diyerek ahirzamanda Müslümanların bu yönde irade ortaya koymalarına vurgu yapar. İnançsızlık buhranı geçirmekte olan Batı, ruhlarına doğru şekilde hitap edecek inanç sistemini ve onu temsil eden model insanları aramaktadır. Nitekim, Batı’da yaygınlaşan imansızlık ve ahlaksızlık vebasından Batı’nın kendisi de oldukça muzdariptir.

Batı dünyası ile Müslüman dünyası içinde kök salmış olan karşılıklı ön yargıların giderilmesi için daha fazla vakit kaybedilmeden, acil eylem planları uygulamaya koyulmalıdır. İletişimlerin önü açılarak, ortak yönlerin daha çok gündeme getirilmesi kaçınılmazdır. Özellikle Müslümanların, eğitimsizliğe karşı bilimi, ayrılıklara karşı da muhabbet ve iletişim silahlarını kullanmaları zorunluluktur. Bunun için, gerek Müslüman ve gerek Batı ülkelerinde son derece bilinçli İslami ilimlere ve pozitif ilimlere hâkim iman heyetlerinin oluşturulması, merkezinde de yalnız ‘Allah rızasını kazanmak’ ilkesinin olması büyük önem ve aciliyet arz etmektedir. Böylece, zaten bütün insanlık için gönderilmiş olan Kur’an ahlakına kavuşan ve bunu hayatına uygulayan dünya, âlemlere Rahmet olarak gönderilen son peygambere ümmet olma fırsat ve şerefine erişebilecektir.

İşte burada, Peygambere yapılan “De ki, ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda ortak bir kelimeye gelin: Allah’tan başka bir mâbut tanımayalım. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rab edinmesin.” (Âl-i İmran, 64) ilahi hitabı oldukça yol göstericidir. Kur’an-ı Kerim’in bu ayetine layık olabilecek her türlü çabayı ortaya koymak sona yaklaşılan zamanda oldukça önemlidir. Sonuçta ise, Hakkın üstün geleceği ve Kur’an medeniyetinin inşa olunacağı aşikârdır.

 

KAYNAKLAR

  1. Badıllı, Tarihçe-i Hayat, s. 1,679. (Prof. Dr. İbrahim Canan’ın “Medeniyet” adlı makalesinden)
  2. Cihangir Feyzullah, Batı'nın ve Batılılaşmanın Yeni Yüzü: Avrupa Birliği, Köprü Dergisi, Kış 2004, Sayı 85.
  3. Çiftçi, B. Sait-Kara, Hüseyin, Medeniyet Eğitimle Kurulur, Kış 2003, sayı 81.
  4. Güleç, Merve Gülçin (2012), Avrupa Birliği’nin Kurulumu. http://www.tuicakademi.org/index.php/kategoriler/avrupa/3108-avrupa-birliginin-kurulumu
  5. Kazıcı, Ziya, İslam Medeniyeti, Köprü Dergisi, Kış 2003, sayı 81.
  6. Nursi, Bediüzzaman Said (2007), Sünuhat, Yeni Asya Yayınları, İstanbul.
  7. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, Lemeat.
  8. Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, 26. Mektup.
  9. Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, İkinci Kısım, Barla Hayatı.
  10. Nursi, Bediüzzaman Said (2005), Sözler, Yeni Asya Yayınları, İstanbul.
  11. Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, Hakikat Çekirdekleri.
  12. Nursi, Bediüzzaman Said, Sünuhat, Rüyada Bir Hitabe.
  13. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, Lemeat.
  14. Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası, Tercümesinin Bir Hulasası.
  15. Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnevi-i Nuriye, Zühre.
  16. Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası.
  17. Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, 17. Lema.
  18. Nursi, Bediüzzaman Said, Münazarat, İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret.
  19. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, Lemeat.
  20. Nursi, Bediüzzaman Said, Lemalar, 22. Lema.
  21. Nursi, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şâmiye, Hakikat Çekirdekleri.
  22. Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, Hakikat Çekirdekleri.http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1158&a=nasraniyet
  23. Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, Birinci Kısım, İlk Hayatı.
  24. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, Lemeat.
  25. Nursi, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şamiye, Arabi Hutbe-i Şamiye Eserinin Tercümesi.
  26. Nursi, Bediüzzaman Said, Münazarat, İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret.
  27. Nursi, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şamiye, Arabi Hutbe-i Şamiye Eserinin Tercümesi.
  28. Nursi, Bediüzzaman Said, Lemalar, Yirminci Lem’a.http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1377&a=mütecaviz dinsizler
  29. Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, Birinci Kısım: İlk Hayatı.
  30. Ömer Faruk Uysal, Avrupa Birliği'ne Nasıl Bakmalı?, Köprü Dergisi, Kış 2004, sayı 85.
  31. Özakpınar, Yılmaz, Kur’an Medeniyeti.

 

 


[1] Sünuhat, s.148.

[2] Sözler, Lemeat, s.654.

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=644&a=telahuk-u%20efkar

[3]Mektubat, 26. Mektup, s.313.

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1017&a=en%20b%FCy%FCk%20%FCstad%FD%20end%FCl%FCs

[4] Ziya Kazıcı, İslam Medeniyeti, Köprü Dergisi, Kış 2003, s.81.

[5] Ömer Faruk Uysal, Avrupa Birliği'ne Nasıl Bakmalı?, Köprü Dergisi, Kış 2004, s. 85.

[6] B. Sait Çiftçi-Hüseyin Kara, Medeniyet Eğitimle Kurulur, Kış 2003, sayı 81.

[7] Tarihçe-i Hayat, İkinci Kısım, Barla Hayatı, s.140

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=4222&a=kemalat%20ve%20medeniyet%20ve%20terakki%20umdeleri

[8] Nursi, Bediüzzaman Said (2005), Sözler, 20. Söz, s. 401, Yeni Asya Yayınları, İstanbul.

[9] Feyzullah Cihangir, Batı'nın ve Batılılaşmanın Yeni Yüzü: Avrupa Birliği, Köprü Dergisi, Kış 2004, Sayı 85.

[10] A.g.e.

[11] Mektubat, Hakikat Çekirdekleri, s.454.

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1158&a=nasraniyet

[12] Sünuhat, Rüyada Bir Hitabe, s.60.

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=5301&a=kurun-u%20ulan%FDn

[13] Feyzullah Cihangir, Batı'nın ve Batılılaşmanın Yeni Yüzü: Avrupa Birliği, Köprü Dergisi, Kış 2004, Sayı 85.

[14] http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=105

[15] http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=105

[16] Güleç, Merve Gülçin (2012), Avrupa Birliği’nin Kurulumu, (http://www.tuicakademi.org/index.php/kategoriler/avrupa/3108-avrupa-birliginin-kurulumu)

[17] Sözler, Lemeat, s. 653.

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=643&a=laakal%20ekseriyete

[18] Emirdağ Lahikası, Tercümesinin Bir Hulasası, s. 334.

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3756&a=saadet-i%20hayat-%FD%20d%FCnyeviye

[19] Mesnevi-i Nuriye, Zühre, s. 128.

http://www.risaleara.com/ara.asp?a=yanl%FD%FE+anla%FE%FDlmas%FDn&t=2&b=2&k=5

[20] Emirdağ Lahikası, s. 334.

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3756&a=israf%20ve%20heves

[21] A.g.e.

 

popüler cevapdünya atlası