MÜSPET HAREKET IŞIĞINDA; CEHALET-ZARURET-İHTİLAF

Eklenme Tarihi: 13 Mayıs 2016 | Güncelleme Tarihi: 10 Şubat 2017

Kadir AYTAR

Giriş

Müsbet hareket; pozitif, olumlu, olgun, düşünerek, bilerek, uygun ve sağlıklı hareket etmektir. Bunun aksi; menfi, zararlı, ölçüsüz, sonunun nereye varacağı belli olmayan negatif yani olumsuz harekettir.

Müslümanlar, her zaman müsbet hareket etmekle mükelleftirler. Çünkü Müslüman, kendisine güven duyulan, yani emin olunan, kendisinden kötülük ya da negatif hareketler beklenmeyen kişidir. Allah kullarına kötülük yapmayı değil, daima iyilik yapmayı, insanlara yardımda bulunmayı emretmektedir.

Müsbet harekete mani olan ve menfi hareketin kaynağını teşkil eden üç büyük düşmanımız vardır. Bunlar; cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı da san'at, marifet,ittifaksilâhıylacihadedilmesi gerekmektedir. (Said Nursi, Hutuvat-ı Sitte, 10-11 3. Cinayet)

 

Cehalet

Cehalet, bilgi ve beceri eksikliği, insanın kendisine verilen akıl, kalp, ruh ve sair latifelerini yerli yerinde kullanmamasıdır. İnsanı dengede tutan ve müsbet hareket yapmaya sevk eden şeyler, öncelikle dini vecibelerdir, sonra toplumsal ahlak kurallarıdır. Dünyevi bilgiler, her zaman insanı cahillikten kurtarmamaktadır. Ancak manevi bilgilerle birlikte yoğrularak öğrenilen ve tatbik edilen bilgi, kurtarıcı bir rol oynamaktadır. Bu nedenle sadece dünyevi ilim öğrenerek ilmin izzetini yerle bir eden ve kural tanımayan kimseler, kapkara cehaletlerini sergileyerek insanlığa çok büyük zararlar vermişlerdir. Asıl cehalet, dinden yoksun olmaktan kaynaklanmaktadır.

Cehalet insanı, içinden çıkılmaz, çok ahmakane, çok sisli bir dalalet ve küfür bataklığına düşürebilmektedir. Cahalet menfi olduğu gibi, cahilin elinden çıkan işler de menfidir. Cehalet, bir nevi ağalıktır, taassuptur, güçlüleri istibdada sevk eder. Bu durumda adaletten haktan, hukuktan ve özgürlükten bahsetmek mümkün değildir. Cehaletle insan, müsbet hareket edemez.

İslam dini cehaleti şiddetle yasaklar. Maalesef Müslümanların cehaleti de büyük oranda dinden uzaklaşmaya bağlı olarak artış göstermektedir. Allah’ın emirlerinden uzaklaşanlar, daima kendilerine kötülüğü emreden nefislerinin emrine girmekte ve şahsi menfaatler peşinden sürüklenmektedirler. Bu da cehaletin bir eseri olarak şiddetli mücadeleleri, menfaat çatışmalarını ve zulümleri netice vermektedir.

Cehalet bataklığını kurutmanın ve sisini dağıtmanın yolu maariften, din ve fen ilimlerini tahsil etmekten ve sanata sarılmaktan geçmektedir. İslam ahlakıyla ahlaklanmak, Allah’ın emir ve yasaklarına uymak, ahlak ve seciyelerimizi yükseltmek mecburiyeti vardır. Bunu yapan atalarımız hem yücelmişler, hem yüceltmişler, hem de büyük medeniyetler kurarak insanlara müsbet yönde rehberlik etmişlerdir.

 

Zaruret

Zaruret, insanın hayatını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu şeyleri ifade etmektedir. Gerçekte ihtiyaç olmayan şeyler zaruret değildir. Zaruret olmayan şeyler, az bir gelirle ve normal yollarla isteklerine sahip olamayacağını anlayan, sabırsız ve kanaatsiz insanları, harama ve yanlış yollara sürükleyebilmektedir. İnsanlar bu gayrımeşru meyillerini, zamanla helal dairesinin içerisine dâhil etmeye de çalışarak, “İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar” sözüne masadak olmaktadırlar.

Zaruretin başımıza bela oluşunun önemli nedenlerinden birisi de körü körüne Avrupa taklitçiliği ve görenek belasıdır. Bu, insanları fakirleştirdiği gibi, kanaat ve şükür melekelerini de köreltmektedir. İnsanlar, medeniyet fantaziyelerinden ve güzel teknolojik nimetlerden adeta sarhoş olmaktadırlar. Artık neyin gerçekten ihtiyaç olduğunu, neyin ihtiyaç olmadığını ayırt edemez hale gelmişlerdir. Zaruri olmayan ihtiyaçlar, insanları minnet, zillet ve ağır borçlar altına sokmaktadır. Zamanın gereği gibi görüldüğünden, bid’alara girmeye, dilenciliğe, hırsızlığa ve anarşiliğe zorlamaktadır.

Kanaatsizlik hırsı, hırs da bereketsizliği, noksanlığı, kıtlık ve açlığı netice verdiği gibi, yaşamak damarını da şiddetiyle yaralamaktadır. Bu yaralar, ulvi ve dini hissiyatı bir derece susturmaya da vesile olmaktadır. Bu durumda kalb ekmek parası kazanma telaşına kapılıp hayatın yardımına daha çok koşuşturup hakiki vazifesini ikinci dereceye atmaktadır. (KL 239, M: 119)

Kanaat şükrü, şükür de nimetin ziyadeleşmesi gibi müsbet bir netice verecektir. Zaruri ihtiyaçlarına göre yaşayan kanaatkâr insanlar, fakir de olsalar zengindirler ve Allah’tan başka kimseye minneti olmadan da yaşayabilmektedirler. Kanaatkâr, haramı helali bilen, görenek ve taklitçilik belasına bulaşmayan ve izzetli bir şekilde yaşayan fakir, müsbet hareket eden fakirdir ve hakiki zenginlik de bu olsa gerektir.

 

İhtilaf

Müminler birbirinin kardeşidirler. Kardeşler de ellerin parmakları gibi birbirlerine kenetlenmek, bir binanın taşları gibi birbirlerine yaslanmak zorundadırlar. Allah da zaten böyle emretmektedir. Müslümanları birbirine bağlayan nurani bağlar ancak imanla kuvvetlenir. İmanlar zayıfladıkça bu bağlar kopmaya ve dağılmaya başlarlar. İhtilafı, cehalet beslemektedir. Cehaletle ihtilafın ortadan kalkması ise mümkün değildir.

Bir hastalığın tedavisinde teşhis çok önemlidir. Genellikle insanlar içlerindeki gizli düşmanları fark edememekte ve düşmanlarını hep kendi dışlarında aramaktadırlar. Bediüzzaman Hazretleri bu gizli düşmanları, hatta hastalıkları; cehalet, zaruret ve ihtilaf olarak tesbit ve teşhis etmiştir. Bunların her biri çok ciddi birer hastalık ve zaaftır. Bu hastalık ve zaaflarımızı ortadan kaldırılması, bizlere müsbet hareketi netice verecektir. Bir doğrunun bir samanlık yalanı yaktığı gibi, müsbet hareket neticesinde dış düşmanlarımız da etkisiz durumda kalacaklardır. Düşmanlarımız elbette her zaman olacaktır. Bu, vücuttaki mikroplar gibidir. Vücut zayıf düştükçe ortaya çıkarlar ve alt etmeye çalışırlar. Vücut mikroplarla mücadelede nasıl güç kazanıyorsa, birliğimizi bozan dış düşmanlar da milletimizin uyanık kalmasını sağlayacaktır.

Cebab-ı Hak, "İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider." (Enfâl Sûresi, 8:469 buyurmaktadır. Cesareti ve kuvveti elden gidenlerin de zillete düşecekleri muhakkaktır.

Bediüzzaman, “Bu müthiş maraz-ı ihtilâfa karşı birbirinizin kusurunu görmeyerek, yekdiğerinizin ayıbına karşı gözünüzü yumunuz. Ve haricî düşmanın hücumunda dahilî münakaşâtı terk etmek ve ehl-i hakkı sukuttan ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazife-i uhreviye telâkki edip, yüzer âyât ve ehâdis-i Nebeviyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teavünü yapıp, bütün hissiyatınızla, ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz, yani, ihtilâfa düşmeyiniz.” (20. Lem’a, s. 262, 263) tenbihinde bulunmaktadır.

Bunun için de azmi ihlas, azmi fedakârlık, azmi sabır ve affedicilik hasletlerinin ön plana çıkması gerektiğini belirtmektedir. Yunus Emre ittifak ve ihtilafın neticelerini veciz bir şekilde şöyle ifade etmektedir: “Bölüşürsek tok oluruz. Bölünürsek yok oluruz.” Müsbet hareketin özü bu olmalıdır.

 

“Müsbet Hareketle Mükellefiz”

Bediüzzaman Emirdağ Lahikası’nda çokça yapılan menfi hareketlerden birisi olan “Vela teziru vaziratün vizra uhra” düsturuna sıkça vurgu yapmaktadır. Yani "Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk—çocuğu mesul olamaz" demektedir. Bir cani yüzünden nice köylere ve şehirlere suç atfedilip, zulmedildiği tarihçe bir hakikattir.

Diğer bir menfi hareket de ehvenüşşerdir. Tam adaletin temin edilmesi ya da bir işin en iyi bir şekilde sonuçlandırılması mümkün iken, işin kolayına kaçılarak veya şahsi menfaatler ön planda tutularak haksızlıklara neden olmak toplumun düzenini bozmakta ve müsbet harekete, toplumun huzuruna ve adalet sistemine darbeler vurmaktadır. Aslında bu menfi hareketler, cehaletin neticesinde oluşmakta ve tamiri mümkün olmayan ihtilafları, ayrışmalara sebep olmaktadır.

Bediüzzaman, Kur’an’ın bizi menfi hareketten men ettiğini şu sözleri ile ifade etmektedir: “Bizim vazifemiz müspet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müspet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”

 

Sonuç

Müspet hareket; uzlaşmadan yana olmak, insanlara yumuşaklıkla muamele etmek, muhtaçlara maddi manevi yardımlarda bulunmak, hayırlı işler yapmak, kötü ve şüpheli şeylerden uzak durmak, öfkeye hâkim olmak, zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı olmak, fitnelere bulaşmamak, musibetlere karşı sabretmek, dâhilde asayişi bozmamak için gayret sarf etmek, masumların, zayıfların, acizlerin hukuklarına azami riayet etmek, manevi tahribata karşı ihlâs sırrıyla sed çekmektir.

Menfilikleri fırsat vermemek için azami derecede, hakiki kardeşlik bağları ile el ele verip sanat, marifet ve ittifak ile medeniyetin müsbet ve şaşaalı, saraylarını ve şehirlerini inşa etmek, hepimizin boynunun borcu olsa gerektir.

 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası