Müslümanların İslamofobyayı Besleyen Hataları

Eklenme Tarihi: 24 Ocak 2017 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Yrd. Doç. Dr. Emir KAYA

Özet

Bir sosyo-psikolojik vakıa olarak İslamofobya, temelde sorunlu bir iletişim sahasına işaret etmektedir. İletişim ise en az iki tarafın ortak eylemidir. Tüm tarafların kültür, karakter ve sosyal yapı analizi şarttır; fakat bu şartın nasıl yerine getirilmesi gerektiği ayrı bir sorundur. Hariçtekinin eleştirilmesi ayrılıkları daha keskin, fobileri daha kronik hale getirebilir. Bu nedenle, özeleştiri bir prensip olarak benimsenmelidir.

Bu çalışma bir özeleştiri örneği sunmak çabasındadır. İslam içi ve dışı kaynaklardan özeleştiri tavrının izleri gösterilerek öncelikle “mevcut eleştirelliğin eleştirisi” yapılmaktadır. Müslümanların İslamiliği kavramı, böylesi bir ölçümün mümkün olup olmadığı sorgulanmaktadır. Müslümanlığın bir kimlik olarak ağırlığı ve diğer kimlik unsurları karşısındaki konumu irdelenmektedir. Bu irdeleyiş, tabii olarak, bizzat “kimlik” kavramının kapsamı, doğallığı, analitik geçerliliği, nihayet sahihliği hakkında bazı soru işaretleri oluşturmaktadır.

Gerek uluslararası ahval, gerekse yerel ve kültürel dinamikler Müslümanların toplumsal bünyesine nasıl dahil olmaktadır? Bu bünyenin İslamofobya oluşumunda bir rolü olmakta mıdır? Müslümanların dinle alakası doğrudan kurulamayacak duygusal ve tepkisel davranışları nelerdir? Bu bağlamda, İslamofobyadan ziyade Muslimofobyadan söz etmek gerekir mi? Çalışma bu gibi sorulara cevap arama ve İslamofobyanın hedefi konumundaki Müslümanların mağduriyetlerinin kendilerinden kaynaklanan kısımlarına dikkat çekmek amacındadır.

MÜSLÜMANLARIN İSLAMOFOBYAYI BESLEYEN HATALARI

1992 Çin yapımı bir filmde başrol oyuncusu kadın, bir tartışmanın sonucunda şikayetçi olarak yetkililere gider.[1] Yetkili, taraflara hükmünü şu cümlelerle açıklar: “Sen kendini eleştir. Sen de kendini eleştir.” İslamofobya gibi kitlesel ayrışmanın görüldüğü her alanda, özeleştiri çözümün zorunlu koşullardan biridir. Özeleştirinin başarısı ise; arka plan, katılım, bütünlük, pratiğe dönüş gibi unsurlara bağlıdır.

Arka plandan kasıt, özeleştirinin mümkün ve samimi olmasıdır. Özeleştirinin her kültürel zeminde aynı oranda teşvik ve iltifat gördüğünü söyleyemeyiz. Gerek gruplaşma psikolojisinin ve tutuculuğun gerekse toplumsal hafızanın özeleştiriyi zorlaştırdığı malumdur. Bu engeli aşmak, özeleştirin vuku bulacağı ortamı normalleştirmek başlı başına bir iştir. Sonrasında ise zaten aşırı siyasileşmiş ve kutuplaşmış bir sosyal alanda siyaseten özeleştiri yapma tehlikesiyle mücadele edilmelidir. Kaba mücadelenin inceldiği ve stratejilerin kılcallaştığı bir ortamda özeleştirinin samimi olmaması ihtimali vardır. Oysa bu tavır, olağan eleştirilerden ve zıtlaşmalardan daha yıkıcı olabilir. Zira kendi hizbinin gücünü pekiştirmek adına yapılan özeleştiriler kılıçları bilemeye benzer ve uçurumları daha da açar. Son olarak, kişilerin sadece kendi parametreleri ve jargonları, mevcut düşünce kalıpları kapsamında özeleştiri yapmaları ihtimaliyle mücadele edilmelidir. Müslümanların sadece din ve dindarlık bazlı özeleştiri yapmaları, bunun ötesinde sosyal ve metodolojik sorgulamalar yapamamaları bu ihtimale bir örnek olabilir. Tüm bu engellerden kurtularak, daha derin ve samimi bir tavırla, ortak insanlık değerleri açısından hangi hataların yapıldığına dair muhakemelerin zenginleştirilmesi özeleştirinin saiki olmalıdır.

Katılım ise bir çatışmanın tüm taraflarının özeleştiriyi benimsemesini ifade eder. Tek bir tarafın özeleştiri yapması yeterince verimli olamaz. Bununla beraber büsbütün kıymetten ari değildir. Özeleştiriyle kendine ait kusurlardan sıyrılabilen taraf, dolaylı olarak diğer tarafı da uzun vadede dönüştürebilir. Bu süreç çok zorlu sınavlarla dolu olacaktır. Fakat çözüme götüren yollardan biridir ve belki de en güzelidir. İslamofobya konusunda ideal olan; bir yandan islamofobların Hıristiyanlık, sekülerizm ve hümanizm gibi mensubu olduklarını iddia ettikleri felsefelerde derinleşmesi ve kapsam kazanması, diğer yandan Müslümanların İslam’ı ontolojik bir seviyeden süzerek toplumsala bağlamasıdır. Bu yönde istekli olma, bütün dinlerin ve felsefelerin tabileri için ve bütün sosyal problemlerin çözümü için bir gerekliliktir.

Bütünlük, özeleştirinin bizzat işleyişine dair önemli bir prensiptir. Sosyal ve kültürel alanda uyuşmazlık halinde olan farklılıkların zihin planında bir bütünlüğe ve ortak kadere bağlanmasını ifade eder. Zihinde iki nazar, iki çözüm, iki politika, kısacası çifte standart yoktur. Özeleştiriyi yürütenlerin; karşılıklı bağlılık, olgulara maruz kalmada beraberlik gibi gerçeklerden hareketle, ortak iletişim sahası açısından makul sayılacak çözümleri kendi düşünce dünyalarından devşirmeleri gerekir.

Sayılan teorik unsurları beraber değerlendirdiğimizde, karşıtlık hissinden bağımsız olarak özeleştiri kültürünün geliştirilmesi bir hedef şeklinde ortaya çıkar. Kişinin kendi dini/felsefesi açısından muhalifleriyle temas noktalarını soruşturması, ayrışmanın altında veya üstünde uzlaşma kanalları araması, kısacası temel insani bağlantıları kavraması ve toplam iyiliği arzulaması zarureti anlaşılır. Yine doğal bir zaruret olarak, başarılı özeleştirinin dördüncü unsuru olan pratiklik bu safhada kendini dayatır. Pratiklikten kasıt, özeleştirinin sonucu olan bulguların reel hayatta gerek kanun gerekse kültür araçlarıyla düzenlenmesidir. Bu aşama, aynı zamanda diğer unsurlardaki başarının test edilmesine de şahit olur. Özeleştiri, sahibinde, kendine odaklanan fakat sonuçta bütünü iyileştiren kararlar ve eylemler şeklinde zuhur etmelidir.

Bu noktada muhtemel iki tereddüdü bertaraf etmek gerekmektedir. Birincisi, önerdiğimiz bu yol epistemolojik anlamda mutlak bir değere sahip değildir. Yani özeleştiriyi oluşturan sorgulayışlar saf ve kesin bilgi ürünü değildir. İkincisi, özeleştiriyi ahlaki bir yol olarak da öne çıkarmıyoruz. Aksi halde “Özeleştiri yapan iyi ve mütevazi insan, yapmayan kötü insan.” gibi bir ayrım üzerinden sürtüşmeler katman kazanabilir. Peki özeleştiri kesin bilgiye veya ahlaklı olmaya bağlanmıyorsa nedir?

Özeleştiri, sorunları gerçekten çözmek isteyenlerin hem ihtiyacıdır hem de metodudur.

Özeleştiri Örnekleri

İslamiyet’te özeleştiriyi önemli bir konumda buluyoruz. Kuran-ı Kerim’deki nefs-i levvame ibaresi “kendini kınayıcı olma” istikrarını anlatır.[2] Sıradan her insan ruhen destek bulmadıkça hakikate kapalı emmare nefse -büyük ölçüde şuursuzca- tabidir.[3] Manevi olgunlaşma benliğini fark ve kritik etmekle başlar. Yine hadis kitaplarında Fiten başlığı altında ekseriyetle Müslümanların ahvali ile ilgili tespitler görmekteyiz. Bu ahval pek çok gaflet, dalalet, yozlaşma ve çözülme emareleri içerir. Bu hadislerle Müslümanların tezyif edildiğini iddia etmek mümkün değildir. Öyleyse bir özeleştiri yönlendirmesi yapılmaktadır.

Müslümanların çoğu hata içinde olan pek çok fırkaya ayrılması, camilerin artıp hakiki müminlerin azalması, kişilerin aynı günün sabahı ile akşamı arasında bile bir iman tutarlılığı gösterememesi, din bağlarının birer birer çözülmesi, sünnetlerin bidat ve bidatlerin sünnet addedilmesi gibi hadisler malumumuzdur. Biz bu hadislerle bağlantılı ya da bağlantısız olarak Müslümanları dini yönden yargılayacak bir konumda değiliz. Bu haddimizin üstündedir. Lakin bir yandan Müslümanların kendi dindarlıkları bağlamında uyarıldığını görüyor, diğer yandan İslamofobyadaki “İslam”ın sıhhati hakkında tereddütlere yol alıyoruz: Belki de sorun İslamofobya değildir, İslam’ın girdiği kalıba ve girdiği forma dair bir fobidir. Tabii bizim işaret ettiğimiz hadisler sayesinde tasavvur edebildiğimiz bu ayrımı fobi sahipleri yahut iyi niyetli gayrimüslimler yapamayıp vakıayı doğrudan İslam’a bağlayabilir ya da İslamofobya teriminde ısrar edebilirler.

Said Nursi Münazarat adlı eserinde “Herbir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez.”[4] şeklindeki tespitiyle İslamofobyanın mahiyeti hakkındaki sorgulamalarımızı destekliyor. İslamofobyanın, Müslümanların Müslüman olmayan sıfatları sebebiyle oluşması ihtimalini düşündürüyor. Saygın bir mesleğe mensup olan bir kimse mesleğiyle alakasız bir hata yapsa, o hata toplumda yine de kişinin mesleği üzerinden yargılanabilmektedir. Bunun gibi, Müslümanların dinle zıt yahut ilgisiz hataları da Müslüman kimliği kapsamında görülebilmektedir. İki durumda da kimliğin ortaya konması ve algılanması açısından kusurlu bir alışkanlık ve şartlanmışlık olduğu aşikardır.

Kimlik konusunu detaylandırmadan önce şunu da belirtmek gerek: Özeleştirinin saf dindarlık sahasında (az ibadet/itaat – çok ibadet/itaat arasında) yapılmasının da aslında özeleştirinin potansiyelini azalttığını düşünüyoruz. Bu tavırda; ibadete, itaate, dinin umdelerine ve gereklerine ilişkin önyargılar vardır. Özeleştirinin benlik ve akıl sahasında yapılıp dinin sunduğu tüm malzemelerden yardım alınması daha sağlıklı olacaktır.

Son olarak, özeleştirinin sadece İslami literatürde yer almadığını, batıda da zaman zaman bu yönde olumlu gelişmeler yaşandığını ifade etmemiz gerek. Yakın geçmişte başlanan ve Avrupa Birliği fonuyla desteklenen Religare projesini bu bağlamda zikredebiliriz. Religare projesi Avrupa’nın sekülerizminin yerelliğini ve Hıristiyanlığa tepkisellikle oluşturduğu söylemleri kritik ederek daha esnek, ideolojik yüklerden arınmış ve gerçekçi bir din-devlet dengesi oluşturma gayesine yönelmektedir.

Müslümanların Sosyal Profili

Müslümanların dini profilini çizemeyeceğimi belirttim. Bununla beraber, sosyal profile dair bazı tespitlerle özeleştiri kanalları açabilmek ümidindeyim.

Her şeyden önce, “Müslüman”ı bir sabite olarak mı düşüneceğiz? Müslümanlar “Evet” derlerse yaptıkları her şeyin bir Müslüman ve İslam imajı oluşmasına katkı yapmasına razı olmalıdırlar. “Hayır” derlerse daha derin ve dinamik bir anlayış mümkün olur. Ben tekfir mülahazalarından tamamen ayrı olarak bu soruya “Hayır, Müslümanlık akademik değerlendirme açısından bir sabite değildir.” diye cevap veriyorum.

Bu cevabım bazı itirazlar oluşturabilir. Zira kimlik kaygısının ve kavgasının had safhaya ulaştığı bir zamanda yaşıyoruz. Kimlik kavramının tanrısallaştırıldığını bile iddia edebiliriz. Kanımca konunun en problemli kısmı da burasıdır. Müslümanlıktan benim anladığım Allah’a rabıtayla yaşamaktır. Allah’a nispetle kimlik iddia edilemeyeceğine göre, kimlik nedir? Kimlik sosyal bir olgudur ve diğer insanlara referansla gelişir. Kimlik arayışındaki ve kavgasındaki Müslümanlar sosyal kayboluşlarına dini bir anlam yüklemektedirler. Bu tamamen psikolojik bir olaydır. Tanımını ve yerini bulamamış her insan önce yönelimler yaşar, sonra bu yönelimler üzerinden tanım kazanır. Kişiler benlik anaforlarını klasik anlamdaki menhiyat ve şehvaniyet içinde değil, bizzat dini metinler ve yaklaşımlar üzerinden yaşarlar.

Bir psikolojik ihtiyacı paylaşan insanlar için en kolay çarelerden biri gruplaşmaktır. Müşterek ortamlar, tarzlar, söylemler, semboller yoluyla kişiler birbirlerinin kimlik arayışını kolaylaştırır, hatta çözüme ulaştırır. Tüm bunlar psikolojik olarak normal olmakla beraber, normal olmayan sosyo-psikolojik olayların dini hüviyete bürünmesidir. Din kimlikselleştirilerek hedef haline getirilmektedir. Zira her sosyal iddia, her gruplaşma tepkiler oluşturur. İddiaların kuvvetince tepkiler de kuvvetlenip sistematikleşir. İslamofobyaya biraz da bu açıdan bakmakta yarar vardır.

Türkiye’de çok suiistimal edilmiş fakat aslında çok ciddiye alınması gereken bir ibare var: “dini istismar”. Bizzat bu ihtimal istismar edilerek çok haksızlıklar yapılmıştır. Fakat özeleştiri boyutunda Müslümanlar dini istismar hakkındaki muhasebelerini hassaslaştırabilirlerse ihtimal ki bazı kusurlarla karşılaşılacaktır. Müslümanların eylemlerinin ne kadarı nura, safiyete, arınmışlığa ve kurtulmuşluğa işaret etmektedir? Sadece görünüşe bakan, belli simgeleri algılamaya hazır, belli formüllere koşullanmış insanların iletişiminin, simgelerin altındakine aykırı düşmesi ve zarar vermesi akla çok da uzak görünmemektedir.

Kimlikleştirmeyle başa baş giden bir diğer problem de kültürleştirmedir. Din, her millet için aynı anlamı taşıyan ortak bir kulvar değildir fakat kültür yani “olanı doğuran şartlar” evrensel bir mukayese sahası açmaktadır. Ekonomik, teknolojik, askeri, politik ve diğer alanlarda geri kimseler aslında kültür alanında geridirler. Kültürel rölativizm çerçevesinde düşünürsek “geri” değil “ham”, “hasta” gibi kelimeler kullanmak gerekir. Her halükarda mağlubiyet sahası kültürdür. Bu sahayı takviye için yine din imdada çağrılmaktadır. Nitekim büyük ve samimi Müslüman şuurunda din en büyük kuvvet kaynağıdır. Fakat din istimal edilen değil eden, sevk edilen değil eden bir güç olduğunda anlamlıdır. Dinin bu bağlamda şahsi ve içtimai boyutlardaki fonksiyonlarını, aktif ve pasif hallerini ayırt etmek zorlardan zor bir iştir. İslam terminolojisiyle olaya bakarsak emmare nefsin dini dahi kendine malzeme yapabileceğini görmemiz gerekir. Böyle olunca din, aslında sosyal bir proje olan kültürleştirme çabasının bir unsuru olur, kültleşir. Bu çabada tarih, milliyet, mefkureler, sanat, her şey harmanlanır. İdeolojileşen, kitleselleşen, güçlenen ve İslam şeklinde gösterilip görünen olgu İslamofobya paralelini kendisi besler.

İslamofobya arka planında kültürleştirmeden ayrı olarak bir de kültürellik söz konusudur. Birincisi yapay bir yaratım çabasını, ikincisi ise doğal bir alışkanlığı ifade eder. Bilhassa batı ülkelerinde kültürlerinde ısrar eden Müslümanların, İslamofobya tahribatını artırdıklarını ve kısmen hak ettiklerini itiraf edelim. Tabii burada katiyen toptancı bir yaklaşım içine giremeyiz: Kültürle dinin iç içe geçtiği alanlar nedir? Ayrışma bölgeleri nelerdir? Müslümanların feragat etmeleri gereken kültürel vasıfları ve alışkanlıkları nelerdir? Gittikleri yerin kültürüne katabilecekleri zenginlikler nelerdir? Bu sorgulamaların sürekli yapılması gerekmektedir.

İngiltere’de birbirine bitişik bir bar ve bir mescit gözlemlemiştim. Dinin çirkin ve hoş göreceği bu iki farklı mekan kanaatimce kısmen kültürellik noktasında birleşiyordu. Bunun en basit delili muhtelif milletlerden olan Müslümanların cami adabı konusunda uyuşmamalarıydı. O derece ki, tamamen kitaplar yoluyla İslamiyet’ten haberdar olan ve bir süre sonra Müslüman olan bir arkadaşım zaman sonra camiye giremez hale gelmiş, belki de bir fobi geliştirmişti. Camide, Müslümanlar arasında bile ciddi bir kültürel mevcudiyet, hatta ayrışma varken Müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki ayrışmaları yekten art niyete ve İslamofobya ayıbına yormak haksızlık olur.

Sonuç

Esasen Müslümanların bir yandan İslam’ın güzelliklerini diğer yönden İslamofobyayı konuşmaları bir çelişkidir. Müslim-gayrimüslim temasları yeni değil, 1400 yıllık bir olgudur. İslam’ın alanının bu süre zarfında genişleyip daralmasını İslam soyutuna bağlamak mümkün değildir. İslamiyet’te, Müslümanların saf imani nedenlerle çektikleri zorluklar hayatın tabii parçaları olarak görülmektedir. İslami literatürde bu zorlukları çektirenler üzerinde birincil mahiyette durulmamıştır. Oysa İslamofobya gibi kavramlarla bugün dikkat odağında kayma oluşmaktadır. Belki de bu dini değil, kimliksel yani benliksel bir zorlanma yaşandığının bir itirafı olarak düşünülmelidir. Özetle, sorunun özünde dindarlıkla ilgili olduğunu düşünmüyorum. Sorun belki bilgi, belki anlayış, belki de kültür zemininde; henüz hakiki dindarlığın belki ufkumuza bile girmediği bir yerlerde olabilir.

Bu gözlemlerle İslamofobya eleştirelliğine bir eleştiri getirebildiğimi umuyorum. Daraltılmış ve kültleştirilmiş din algısının ve simgelerinin dışında psikolojik ve sosyo-psikolojik sorgulamalar yapılması, İslamofobyanın Müslüman tarafının en ciddi ihtiyacı olan özeleştiriyi bir parça gerçekleştirmiş olacaktır.

 

[1]The Story of Qui Ju.

[2] Kıyamet Suresi, 75/2.

[3] Yusuf Suresi, 12/53.

[4] İlk Dönem Eserleri (Şuâât Marifetü’n-Nebi) s. 278

popüler cevapdünya atlası