MÜNÂZARÂT’IN YAZILDIĞI DÖNEMDE OSMANLI MEDRESELERİ

Eklenme Tarihi: 04 Şubat 2017

Prof. Dr. Murat AKGÜNDÜZ*

Bediüzzaman Said Nursî’nin Münâzarât adlı eserinin yazıldığı dönemde Osmanlı medreselerinin durumunu gözden geçirmek gerekir. Bediüzzaman, o dönemdeki medreselerin mevcut durumunu beğenmediği için “Medresetü’z-Zehra” adıyla yeni bir medrese tipi önermiştir. Bununla beraber medreseler, II. Meşrutiyet devrinde üç büyük ıslahat hareketine sahne olmuştur. Bu bildiride söz konusu ıslahat hareketleri özetlenerek medreselerin mevcut durumunun daha iyi anlaşılmasına gayret gösterilecektir.

XX. asır başlarına kadar medreselerde köklü bir ıslahat yapılamamıştı. Medreseler XVI. asırda nasıl bir tahsil veriyorsa XX. asır başında da aynı kitaplar ve tedris usulleriyle varlığını devam ettiriyordu. Tanzimat döneminde yeni mektepler kurulurken medreselerin mevcut durumuna hiç müdahale edilmemişti. II. Meşrutiyet devrinde devletin bütün kurumlarında olduğu gibi medreselerde de ıslahat istekleri ve teklifleri ortaya çıkmaya başladı. İttihad ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden biri olan Ziya Gökalp (1876-1924), “Medrese-i Külliye” adı altında toplanılacak medreselerin orta ve yüksek derece olarak ikiye ayrılmasını teklif etmişti.[1] Aşırı Batıcı isimlerden biri olan Celal Nuri (1882-1936), medreselerin tamamen kapatılmayarak “Dârü’l-fünûn” adıyla yeniden örgütlenmesini ve en büyüğünün de Mekke’de açılmasını istiyordu.[2] Yine İttihad ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden biri olan Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi (ö. 1920) ise, eski öğretim metotlarının ve ders kitaplarının bütünüyle lağvedilerek yeniden düzenlenmesini, modern bilim dallarının ve bir Batı dilinin de programa alınmasını teklif etmişti.[3]

Bu teklifler ışığında bir ıslahat programı hazırlayan Ders Vekâleti, 13 Şubat 1910 tarihinde Fatih Tabhane Medresesi’nde yapılan bir törenle kamuoyuna sundu. Törene Ders Vekili Hâlis Efendi (1843-1913), Şeyhülislâm Hüseyin Hüsnü Efendi (1849-1912), Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa (1863-1918), Harbiye Nâzırı Mahmud Şevket Paşa (1856-1913) ve Maarif Nâzırı Emrullah Efendi (1858-1914) gibi ileri gelen devlet adamları katılmıştı. Açış konuşmalarından sonra açıklanan taslakta dikkati çeken hususlar şunlardır:

1. Medreselerde eğitim-öğretim süresi 12 yıl olacak,

2. Dersler sabah, öğlen ve ikindi olmak üzere günde üç defa yapılacak,

3. Klasik derslere ilaveten Osmanlıca, Farsça, hesap, matematik, cebir, kozmoğrafya, kimya, fizik, coğrafya, İslam Tarihi, botanik, zooloji ve jeoloji dersleri de programa alınacak,

4. Arapça ve diğer dini dersler sabah ve ikindi vakitlerinde cami veya medreselerde işlenirken, yeni dersler öğle vakitlerinde özel dershanelerde yapılacaktı.[4] 

Hükümete sunulan bu program taslağı, bazı değişikliklerden sonra 26 Şubat 1910 tarihinde Sultan V. Mehmed Reşad (1909-1918) tarafından onaylanarak yürürlüğe girmişti. 48 maddeden oluşan Medâris-i İlmiye Nizamnamesi’nde idare, öğretim, talebelerin kabulü, imtihanlar, müderris ve talebelerin hak ve vazifeleri ile ders planları yer alıyordu.

Nizamnamenin ilk iki maddesine göre İstanbul ve taşrada bulunan her medrese, içinde medrese adı, yeri, bânîsi, vakfiyeleri, imareti, oda sayısı, talebe sayısı ve talebenin kimliğine ait bilgilerin bulunduğu ve İstanbul’da Meclis-i Mesalih-i Talebe, taşrada ise müftüler tarafından resmi mühürle onaylanacak bir defter tutacaktı.

Öğrenim süresi 12 yıl olarak belirlenen medreselere 15 ila 80 yaşları arasında, prensip olarak iptidaiye mezunu olanlar alınacaktı. Ders yılı 9 aydan ibaret olup 1 Receb ile 15 Şevval arası tatil olacaktı. Eskiden beri camilerde verilen sabah ve ikindi dersleri devam edecek, yeni konan dersler ise öğleden önce ve sonra uygun vakitlerde dershanelerde yapılacaktı.

Her sene sonunda talebeler programda yer alan derslerden imtihan edilerek başarılı olanlara tasdikname verilecek, ikiden fazla dersi geçemeyen sınıfta kalacak, özürsüz üç sene üst üste sınıfta kalanların kaydı silinecekti.

37. maddeye göre müderris adayları Arap dili ve edebiyatı, tabii ilimler ve riyaziye, mantık, münazara, kelam, fıkıh, usul-i fıkıh, tefsir, hadis, usul-i hadis, İslam Tarihi, Mufassal Tarih-i Osmani derslerinden imtihana tabi tutulacaktı. İmtihanı geçip müderris olanlar, talebenin nizamı, temizliği, namaz kılmaları gibi işlerini kontrol edecekti.[5]

Bu nizamnameyle beraber medrese içi disiplinsizlik ve başıbozukluk ortadan kaldırılarak medreseler modern bir eğitim kurumu haline getirilecekti. Ancak dönemin getirdiği bazı olaylar ve maddi imkânlar sebebiyle bu ıslahat programı fiilen uygulanamamıştı. İşbaşında bulunan hükümet vaad edilen yeniliklerin uygulanması için gereken yardım ve ödenekleri verememişti. Bu reform girişimleri sadece İstanbul’da uygulanmaya çalışıldığından taşra medreselerinin durumunda hiçbir değişiklik olmamıştı. Ülkenin dört bir yanındaki köy ve kasabalarda bulunan yüzlerce medrese, çeşitli imkânsızlıklar sebebiyle talebesiz ve hocasız kalmıştı.

1912-1913 Balkan Harbi yüzünden İstanbul’daki bütün okullar ve medreseler kapatılmıştır. Çok sayıda medrese talebesi gönüllü olarak askere gitmiş ve çeşitli cephelerde ya şehid olmuş ya da gazi olarak dönebilmişti. Bu sebeple öngörülen medrese ıslahatı sadece kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm olmuştu. Sonuçta bu teşebbüs, yetersiz ve beklenen seviyede olmasa bile sonraki çalışmalara bir başlangıç teşkil ederek eksikliklerin zamanla giderilmesine ve daha iyiye doğru gidişe zemin hazırlamıştır.[6]

İkinci ıslahat teşebbüsü ise Şeyhülislâm Mustafa Hayri Efendi (1867-1921) zamanında 1 Ekim 1914 tarihli Islâh-ı Medaris Nizamnamesi ile uygulanmaya çalışıldı. Özellikle İstanbul medreselerinin teşkilat bakımından ıslahını amaçlayan bu nizamnameyle öğretime elverişli görülen bütün medreseler, “Dârü’l-Hilafeti’l-Aliyye” adı altında toplandı. İlk ıslahat teşebbüsünde olduğu gibi öğrenim süresi 12 yıl olarak belirlenen medreseler, tali kısm-ı evvel, tali kısm-ı sani ve kısm-ı ali şeklinde üç bölüme ayrılmıştı. Orta öğretime denk olan alt kısımlarda geleneksel derslerin yanında sosyal, fen ve matematik dersleri de okutulacaktı.[7]

Kısm-ı âlînin müfredatı ise tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi klasik medrese derslerinden oluşuyordu. Kısm-ı âlînin üzerinde günümüzdeki yüksek lisans eğitimine benzer şekilde iki yıl öğretim süresi olan Medresetü’l-Mütehassisîn kurulmuştu. Bu yüksek medrese tefsir ve hadis şubesi, fıkıh şubesi ile kelam, tasavvuf ve felsefe şubelerinden oluşuyordu.

Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi’nin kuruluşunun ikinci yılında yabancı dil okutulması gerekli görülerek Almanca, Fransızca, İngilizce veya Rusça’dan birinin seçilmesi mecburiyeti getirildi. Yabancı dil öğretimi tâlî sınıflara mahsus olup haftada ikişer saatten sekiz yıl devam ediyordu. Ayrıca her gün beden eğitimi yapılacaktı. Buna karşılık hitabet, mev‘iza ve malûmât-ı kânûniyye programdan çıkarılmıştı.[8]

19 Kasım 1914 tarihinde öğretime başlayan Dârü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi’ne 2.880 talebe alınmış, ancak I. Dünya Savaşı’na katıldığımızdan talebe sayısı giderek düşmüştür. Savaş boyunca pek çok medrese kapalı kalmış, özellikle taşrada öğretim tamamen durmuştu. Durum o kadar vahim hale gelmiştir ki, köylerde mevtaları dini vecibelere uygun gasl, tekfin ve teçhiz edecek hoca sıkıntısı çekilmeye başlanmıştır.[9]

Bu nizamnamenin en büyük başarısı, dağınık halde bulunan İstanbul medreselerini merkezi bir otorite altında birleştirerek modern bir organizasyon gerçekleştirmesidir. Medreseler artık merkezi bir otoritenin görevlendirdiği müdürler tarafından idare edilecekti.  Dini derslerle sosyal, fen ve matematik derslerinin karışımından oluşan ders programını uygulamak o dönemin şartlarıyla yine zor görünmektedir. Yeni dersleri verecek öğretmenler yoktur, öğretmen bulunsa bile dershane bulmak ve hepsinden önemlisi para bulmak bir problemdir.

Sonuçta 1914 Nizamnamesi, teşkilat dışında önemli bir yenilik getirmemiş, maddi problemler olduğu gibi bırakılmıştır. Ders programlarına bakıldığında medreselerin mekteplere benzetilmeye çalışıldığı görülmektedir.[10] Medreselerin içinde bulundukları problemlerin tamamıyla çözüldüğü söylenemese de devrin şartları dikkate alındığında, yapılabilecek en iyi çalışmanın ortaya konulabilmesi için ciddi gayret sarf edilmiştir.[11]

Ayrıca Medresetü’l-kudat, Medresetü’l-eimme ve’l-hutabâ (1913), Medresetü’l-vâizîn (1913), Medresetü’l-hattâtîn (1914) ve Medresetü’l-irşâd (1919) gibi din hizmetlerini görenlerin özel bir şekilde eğitilmesini amaçlayan medreseler de kurulmuştur.[12]

II. Meşrutiyet dönemindeki son ıslahat girişimi ise Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi zamanında yürürlüğe konan 22 Nisan 1917 tarihli Medaris-i İlmiye Hakkındaki Kanun ve buna dayanılarak çıkarılan 3 Ekim 1917 tarihli nizamnamedir. 16 maddeden oluşan bu kanuna göre orta öğretime ibtida-i hâric ve ibtida-i dahil, yüksek öğretime Sahn ve ihtisas derecesine Süleymaniye isimleri verilmiştir. 1914 Nizamnamesi, sadece İstanbul medreselerini esas alırken, bu kanun bütün Osmanlı medreselerini kapsıyor ve hepsinin merkezi bir otoriteye bağlanmasını esas alıyordu. Ayrıca talebe ve müderrislerin mali durumlarının düzeltilmesi amacıyla Maliye bütçesinden yardım alınması sağlanmıştı. Medrese mezunlarının nerelerde görev yapacağı, kanuna dayanarak çıkarılan nizamnamede belirtilmişti. Buna göre en üst derece olan Süleymaniye mezunları medrese müdürlüklerine, müftülüklere, mekteplerdeki din dersi muallimliklerine, Fetvahane müsevvidliklerine, kürsü şeyhliklerine, elçilik imamlığına tayin edilebilecekti.

Sahn mezunları Meşihat ve evkaf kalemi memuru, taşra medreseleri müdürü, muallim ve tabur imamı olabilecekti. İbtida-i dahil mezunları, mahalle camilerinin imam ve hatipliğine, ilkokul din dersi öğretmenliğine ve bunlara eşdeğer memuriyetlere atanabileceklerdi. İbtida-i hariç mezunları ise köy camileri imam ve hatipliğine, köy okulları öğretmenliğine ve bunlara denk görevlere tayin edilebilecekti.[13]   

1910’dan beri yapılan ıslahatlar incelendiğinde medreseler bugünkü anlamıyla din görevlisi yetiştiren bir mesleki orta öğretim kurumuna dönüşmeye başlamıştır. 1917 yılındaki bu çalışmalar bütün Osmanlı tarihi boyunca medreselerin ıslahı konusunda yapılan son köklü düzenlemeler olması açısından da önem taşımaktadır. Cumhuriyet döneminde kurulan İmam-Hatip okullarının ve İlahiyat Fakültelerinin ders programı esas itibarıyla medrese ıslahatlarında ortaya konulan müfredatın modernleşmiş bir şeklidir.

KAYNAKLAR

Ergin, Osman, Türkiye Maarif Tarihi, I-II, İstanbul 1977.

Kütükoğlu, Mübahat, “Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, VIII.

Musa Kâzım, “Medreselerde Tedrisatın Islahı”, Sırat-ı Müstakim Mecmuası, III/54 (1909).

Sarıkaya, Yaşar, Medreseler ve Modernleşme, İstanbul 1997.

Zengin, Zeki Salih, II. Meşrutiyette Medreseler ve Din Eğitimi, Ankara 2002.


* Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.

[1] Yaşar Sarıkaya, Medreseler ve Modernleşme, İstanbul 1997, s. 112.

[2] Sarıkaya, a.g.e., s. 113.

[3] Musa Kâzım, “Medreselerde Tedrisatın Islahı”, Sırat-ı Müstakim Mecmuası, III/54 (1909), s. 22-23.

[4] Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, İstanbul 1977, I-II, 122.

[5] Sarıkaya, Medreseler, s. 133.

[6] Zeki Salih Zengin, II. Meşrutiyette Medreseler ve Din Eğitimi, Ankara 2002, s. 94.

[7] Sarıkaya, Medreseler, s. 149; Zengin, a.g.e., s. 94-95.

[8] Mübahat Kütükoğlu, “Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, VIII, 508.

[9] Sarıkaya, a.g.e., s. 189.

[10] Sarıkaya, Medreseler, s. 155.

[11] Zengin, Medreseler ve Din Eğitimi, s. 96.

[12] Sarıkaya, a.g.e., s. 175-183.

[13] Sarıkaya, a.g.e., s. 165-166.

 
popüler cevapdünya atlası