MÜNÂZARÂT BAĞLAMIMDA KÜRT MESELESİ

Eklenme Tarihi: 03 Şubat 2017

Özet:

Türkiye’nin otuz yıldan fazla bir süredir karşı karşıya olduğu ve bir türlü içinden çıkamadığı problemlerden biri de Kürt meselesidir. Bu güne kadar bu meseleyi, kimlik, ekonomik, işsizlik, bölücülük vs. olarak tanımlayıp ona göre çözümler üretenler oldu. Problemin kaynağı ne olursa olsun Türkiye’yi hem maddi hem de manevi anlamda meşgul eden bu meseleyi, yıllar önce tahmin eden ve ona göre çözüm üreten Bediüzzaman Said Nursî’nin Münazarât adlı eserinden hareketle bazı yönleri ele alıp değerlendirmeye çalışacağız.

Anahtar Kelimeler: Kürt meselesi, Said Nursî, Münazarât, çözüm önerileri.

Summary:

One of the problems that Turkey has been facing and hasn’t still pulled through over thirty years is The Kurdish issue. Up till now there have been those who have identified this issue as economic, unemployment, divisiveness etc. and have produced solutions with regard to this. No matter what the problem is,  We'll try to evaluate and consider by taking some aspects of Bediüzzaman Said Nursi's work named Münazarat having anticipated and  produced solutions to this issue which distracted Turkey not only materially but also immaterially years ago.

Key words : The Kurdish issue, Said Nursi, Münazarat, Solution offers

Kader-i İlâhinin bir tecellisi olarak Türkler ve Kürtler, asırlardır beraber yaşayan iki büyük Müslüman millettir. Malazgirt savaşından itibaren birlikte yaşama azmini gösteren bu iki millet arasında, -ufak tefek bazı hadiseleri bir kenara bırakırsak- Cumhuriyetin kuruluşuna kadar geçen tarihi süreç içerisinde ciddi manada bir ihtilaf olmamıştır. Bu birliktelikte en önemli faktörün din olduğunu söylemek kehanet olmasa gerek. İslâmın bu iki bahadır kavmi, i’lâ-yı kelimetullâh için en kötü günlerde bile, bir ve beraber olup din düşmanlarına karşı omuz omuza verip savaşmışlardır. Osmanlının, İmparatorluk olma yolunda büyük engellerden biri ilan Safevî devletinin saldırılarının bertaraf edilmesinde, Kürt aşiretlerinin birliğini sağlayarak Yavuz Sultan Selim’e destek veren İdris-i Bitlisî’nin çabaları tarihi bir gerçektir.[1]

Çok kültürlü, çok dinli ve birçok etnik unsurdan oluşan Osmanlının devlet yapısı ve yönetim şekli, Türkler ile Kürtlerin yüzyıllar boyunca bir arada yaşamalarını sağlayan diğer önemli bir husustur. Osmanlının mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, yukarıda saydığımız Osmanlının çok kültürlü, çok dinli ve birçok etnik unsurlu ümmet anlayışını inkâr ederek ulus-devlet inşasıyla tek kültürlü, tek dilli ve tek millet anlayışını benimsedi. İşte bu inşa süreciyle birlikte asırlardır birlikte yaşayan Türkler ve Kürtler arasında ayrışmalar, problemler ortaya çıkmaya başladı. Bugün adına Kürt sorunu/meselesi, Kürt açılımı, Doğu ve Güneydoğu problemi ne derseniz deyin bu problemin temelinde yukarıda sözünü ettiğimiz din yerine ikame edilmek istenilen ulus-devlet anlayışının yattığını söylemek mümkündür. Peki ne oldu da, Çaldıran’da Kosova’da Mohaç’ta ya da Osmanlının bünyesindeki -Kürtler hariç- müslim veya gayr-ı müslim milletler (Araplar, Bulgarlar, Arnavutlar), I. Cihan harbinden önce ve sonra Osmanlıdan ayrılıp bağımsızlığını ilan ederken, müslüman Türk kardeşlerini yalnız bırakmayarak onlarla Kurtuluş mücadelesini veren Kürtler problem olmaya başladı. Bu sorunun cevabı yukarıda kısmen değindiğimiz Cumhuriyet elitistlerinin dini dışlayarak ve müslüman toplumu İslâmdan uzaklaştırarak etnik bir yapı üzerine kurmaya çalıştıkları ulus-devlet anlayışında aramak gerekir.

Kürt meselesinin temel nirengi noktasını, Cumhuriyetle birlikte başlayan inkâr ve asimilasyon politikalarına karşı, Kürtlerin kimlik ve kültürel haklarının tanınması meselesi olarak özetlemek mümkündür. İşte bu bildiride, Bedizzaman Said Nursî’nin Münazarât ve diğer bazı eserleri muvacehesinde, Kürtlerin bu taleplerinin cevaplarını aramaya çalışacağız.

Her şeyden önce Bediüzzaman Said Nursî, yaşadığı zamanı ve o zaman dilimlerinde meydana gelen sosyal hadiseleri iyi okuyabilen ender âlimlerden biridir. II. Meşrutiyetin ilanıyla başlayan hürriyet tartışmalarını, Osmanlının en geri kalmış olan Doğu Anadolu Bölgesinde o günkü ifade ile Kürdistan’da, yarı medenî yaşayan aşiretlere hürriyet/demokrasi dersi vermesi Nursî’nin milletin dolayısıyla da ümmetin dertleriyle nasıl ilgilendiğinin göstergesidir.

Nursî, Münazârât adlı eserinde, genel hatlarıyla Osmanlının özellikle de Kürtlerin içinde bulundukları “cehalet, sefalet ve adavet” bataklığından nasıl kurtulacaklarının yol haritasını çizer. İşte Nursî’nin “Ekrâd Reçetesi” olarak isimlendirdiği Münâzarât adlı eserinde,  Cumhuriyet’in kuruluşu ve sonrasında ortaya çıkan olayların aşılmasında çok önemli çözüm önerileri vardır.

Kürt meselesi kapsamında tartışılan en önemli konulardan biri kimlik meselesidir. Nursî, her meselede olduğu gibi kimlik hususunda da dini referans alır. Bediüzzaman, Hucurat suresinin 13. âyetini[2] tefsir ederken şöyle bir yorumda bulunur: “Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir”[3]

Nursî, insanın cinsiyeti ve rengi gibi milliyeti de doğuştan olduğunu, kimsenin bunları seçme ya da seçmeme gibi bir hürriyetinin olmadığını, dolayısıyla her milletin, Allâh’ın bir âyeti olduğunu vurgular. Nursî, hiçbir zaman ve zeminde kendi Kürt kimliğini gizleme ihtiyacı duymamış bir âlimdir. Aksine genelde Risalelerde, özelde ise Münâzarât’da[4] Kürt kimliğine vurgu yapmaktadır. Ancak bu vurgu, asla kendini üstün görme, başkalarını küçük düşürme, İslâm kimliğinden önceleme[5] ya da milliyetçilik[6] anlamında değildir.

Bugün Türkiye’de Kürt meselesi kapsamında tartışılan diğer önemli bir konu da dil meselesidir. Bilindiği üzere Osmanlı’da etnik kimlikte olduğu gibi çok dillilik ve çok kültürlülük esas olduğundan müslim veya gayr-ı müslim olsun büyük sıkıntı yaşamadan asırlarca kendi diliyle konuşmuş ve kültürünü yaşamıştır. Oysa Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte devletinin tek resmi dili Türkçe olarak belirlenmiş ve 1982 Anayasası’nın 42. maddesiyle güvence altına alınmıştır. Türkçe dışında kalan diğer birçok dil ise yasaklanmıştır. Böylece Türkiye’de başta Kürtçe olmak üzere Arapça, Rumca, Arnavutça, Ermenice, Lazca ve Çerkezce konuşan vatandaşların varlığı göz ardı edilmiş, diğer bir ifade ile yok sayılmıştır.

Bediüzzaman, gerek makalelerinde gerekse Münâzarât isimli eserinde anadili ve Kürtçe ile ilgili olarak çok önemli bilgiler verir. Nursî’nin yüz yıl önce söylediği gerçekleri bugün ancak tartışabiliyoruz.

Kaderin insandaki mührünün/işaretinin dil olduğunu; insanı diğer canlılardan ayıran en belirleyici özelliğinin ise düşüncelerini ifade etmesi, yani kelimelere dökmesi olarak gören Nursî, anadilin de insanda fitri olduğunu, bu yüzden kelimeler hiçbir engelle karşılaşmadan çok akıcı bir şekilde zihne geldiğini ve taşa işlenmiş resim gibi kalıcı olduğunu ifade eder.[7]

Bediüzzaman’ın, kendisinin Kürtçe düşünüp Türkçe ve Arapça yazdığını ifade etmesi[8] yukarıda anadili hakkında söylediklerini te’yid eden mücerreb örneklerdir.

Hatta Nursî, Kürtçe’nin işlenmediği için yazılı dili ya da edebiyat dili olarak geri kaldığını, muhakkak surette hamiyet ehli Kürtlerin kendi dillerine sahip çıkmaları gerektiğini, aksi takdirde dilin yani Kürtçe’nin kendilerinden şikâyetçi olacağını dile getirir.[9]

Hatta Nursî, Mutkili Halil Hayâli’nin Kürtçe’nin elifba, sarf ve nahvine dair yazdığı risalelerini, Kürtçenin temellerinin atılması noktasında öncü olduğu için takdirle yâd eder.[10]

Bediüzzaman’ın en büyük gâye-i hayali olan Medresetü’z-zehrâ projesinde de Arapça ve Türkçe’nin yanında Kürtçe’nin de eğitim dili olarak kullanılmasının gerekliliğine vurgu yapması onun dil ve özellikle anadili konusundaki hassasiyetini gösterir.[11] Nursî, sadece dil hususunda değil, geri kalmışlığın nedenleri olarak gördüğü cehâlet, sefâlet ve adaveti de bertaraf edecek külli bir eğitim seferberliğinin ve ileride doğabilecek ırkçılığın önüne geçme projesinin gayreti içerisindedir.[12]

Bugün itibariyle Türkiye’de her ne kadar Kürtçe anadilinde eğitim yapılamıyor ve mahkemelerde bilinmeyen bir dil olarak tanımlanıyor olsa da Kürtçe’nin önündeki inkâr ve yasakçı anlayış kısmen de olsa aşılmış ve hukukî temeli olmaksızın devletin resmi bir kanalında Kürtçe ve diğer lehçelerde yayın yapılıyor olma aşamasına gelmiştir. 1980 Askerî darbesinin yasakçı anayasasından kurtulmak üzere yeni Anayasa çalışmalarının hız kazandığı bu günlerde Türkiye’nin demokrasiye geçmesini sağlayacak adımların atılması en büyük arzumuz ve temennimizdir.

Bediüzzaman Said Nursî, münevver ve din âlimi kimliğinin gereği olarak, sosyal meseleleri de din nokta-i nazarından değerlendiren bir şahsiyettir. Nursî, Kürtlerin de diğer İslam milletleri gibi kendi kimlikleri, kendi dilleri ve kendi kültürlerini yaşayıp geliştirmelerini, onların doğal bir hakkı olarak görür. Ancak Bediüzzaman Said Nursî bunları savunurken, asırlardır beraber yaşadıkları Müslüman Türk kardeşlerinden ayrılarak/bölünerek değil, hukuk devleti kuralları çerçevesinde birlikte yaşayarak gerçekleştirmenin iki milletin de hem dünya hem de ahiret saadeti için faydalı olacağı düşüncesindedir.


[1] Şeref-nâme, s. 532, Dr. Abdulnasır Yiner, İsris-i Bitlisî (1473-1520), Köprü Dergisi, Bahar, 2007, S. 98, s.

[2] “"Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık." Hucurat Sûresi, 49: 13.

[3] Nursi, Mektubât, 2007, s. 309.

[4] “Şu eserlerden her birisi Kürt olduğu gibi, aynı halde Türk, aynı vakitte Araptır. Güyâ herbir eser Arap abâsını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürttür.” s. 13; “Emin olunuz, biz Kürtler başkalara benzemiyoruz.” s. 126; “Biz Türkler ve Kürtler, bizde kalbimizin dolusu, belki cesedimiz mâlâmâl, belki inbisat edip şu derelerde dağ olarak tahaccür etmiş kalemiz olan bir şecaat vardır.” s. 94.

[5] “Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizâza geldi. Zîrâ, milliyetimizin rûhu İslâmiyettir; hakîki ve nisbî ve izâfiden mürekkeptir. Başka millete benzemiyoruz.” s. 24.

[6] Nursî’nin Risalelerinde menfi milliyetçilik veya ırkçılığı reddeden ifadeleri pek çoktur. Misal: “Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsunlar. Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var, gafletkârâne bir lezzet var, şeâmetli bir kuvvet var. Onun için, şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara "Fikr-i milliyeti bırakınız" denilmez. Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır: Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir, zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. S. Nursî, Mektubât, s. 310.

[7] “İnsanda kaderin sikkesi lisandır. İnsaniyetin sureti ise, sahife-i lisanda nakş-ı beyan tersim ediyor. Lisan-ı maderzad ise tabii olduğundan, elfaz davet etmeksizin zihne geliyor. Alış-veriş yalnız mana ile kaldığından, zihin çatallaşmaz. Ve o lisana giren maarif “nakş-ı ale’l hacer” gibi baki kalır”. S. Nursi, Divân-ı Harb-i Örfi, s. 165.
[8] “Hâmisen: Ben, Kürtçe düşünürüm, Türkçe ve Arapça yazıyorum. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemi; ya kalbin sözünü iyi anlamıyor veya lisânın diline âşinâ değildir. Hem, Türkçenin sarf nahivini bilmediğimden, mânâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor.
[9] “ Lisanınız şecer-i Tuba gibi bir şecerenin tecellisine müstaid iken, böyle kurumuş ve perişan kalmış ve medeniyet lisanı olan edebiyattan nâkıs kalmış olduğundan, lisan-ı teessüfle lisanınız sizden hamiyet-i milliyeye arz-ı şıkayet ediyor.” S. Nursi, Divân-ı Harb-i Örfi, s. 164.
[10] “İşte hamiyet-i milliyenin bir misalini size takdim ediyorum ki, o da Mutkili Halil Hayalî Efendi’dir ki, hamiyet-i millînin her şubesinde olduğu gibi, bu şube-i lisan meydanında “kasbu’s-sebk”i ihraz eylemiş ve lisanımızın esası olan elifba ve sarf ve nahvini vücuda getirmiş.” S. Nursi, Divân-ı Harb-i Örfi, s. 165.

[11] “Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc; ve lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak.”, S. Nursi, Münazarât ,s. 290; Nursî’nin bu ifadesi üzerinde farklı yorumlar yapılmıştır. İslam dünyasında Arapça’nın asırlarca ilim dili olarak kullanılması bilinen bir gerçektir. Bediüzzaman’ın bir realiten hareketle Türkçe’nin gerekliliğine vurgu yapması manidardır. Karamanoğlu Mehmet Bey’in Arapça ve Farsça karşısında ilgi görmeyen Türkçenin resmi dil olarak ilan eden “Bugünden sonra divânda, dergâhda ve bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır.” fermanından sonra Nursî’nin bu ifadesi ve Türkçe olarak kaleme aldığı altı bin sahifelik külliyatı dile özellikle de Türkçe’ye verdiği ehemmiyeti göstermektedir.

[12] “İkinci vesilesi: Altmış beş sene evvel Camiü’l Ezhere gitmek istiyordum. Alemi İslamın medresesidir diye bende o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Camiü’l Ezher Afrika da bir medrese-i umuiye olduğu gibi; Asya Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darülfünun, bir İslam Üniversitesi Asya’da lazımdır. Ta ki İslam kavimlerini, mesela Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri menfi ırkıçılık ifsat etmesin. …. Medresetü’z-Zehra mânâsında, Câmiü’l-Ezher üslûbunda bir darülfünun, hem mektep, hem medrese olarak bir üniversite için, tam elli beş senedir Risale-i Nur’un hakaikine çalıştığım gibi ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için 20 bin altın lira verdiği gibi, sonra ben eski Harb-i Umumîdeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcut 200 meb’ustan 163 meb’usun imzası ile 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir üniversitenin tesisine herşeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayt ve garplılaşmak ve an’anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım meb’uslar dahi onu imza ettiler. S. Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 438-439.

 
popüler cevapdünya atlası