MÜNAZARAT’TAN MESAJLAR

Eklenme Tarihi: 05 Şubat 2017

ÖZET

Bediüzzaman, eserlerinin çeşitli yerlerinde olduğu gibi, Münazarat’ta da ölçüsünün Kur’ân ve sünnet olduğunu, sözlerinin ona göre değerlendirilmesinin gerektiğini söylemiş ve bu mihenge uymayan ifadelerinin nazarı itibara alınmamasını talep etmiştir. Buna göre onun tüm eserlerinde olduğu gibi, Münazarat’ta da ölçüsü, Kur’ân ve sünnettir. Bediüzzaman, Münazarat adlı eserinde, sosyal hayatla ilgili çeşitli problemleri dile getirmiş ve bu problemlere çözüm yolları önermiştir. Onun buradaki hitabı, özelde Kürtlere ve genelde tüm insanlara yöneliktir. O bu eserinde, şiddet ve baskıya dayanan istibdada karşı çıkmış ve meşrutiyetin insanlar için daha yararlı olduğunu savunmuştur. Meşrutiyetin, tüm insanlar için hürriyeti sağladığını anlatmış ve hürriyetin, insanlar için ekmek – su kadar, belki daha fazla önemli olduğunu çeşitli vurgularla izah etmiştir. Onun bu açıklamalarında, çeşitli ayet, şiir ve felsefi yorumlara yer verilmiştir. Bediüzzaman’ın Münazarat’ta üzerinde durduğu hususlardan biri de cehalettir. İlme sarılarak cehaletten kurtulmak gerekmektedir. Çünkü cehalet, mazeret değildir. Onun burada önemle üzerinde durduğu diğer bir mesele ise, hiçbir ayırım gözetmeden insanlar arasında adaletle muamele etmenin gereğidir. İslâm’ın ve iman’ın ifade ettiği barış ve güvenin insanlar arasında teşekkülü, her türlü muamelede adaletle davranmaktan geçer. Bediüzzaman’ın bu konuda yapmış olduğu önemli açıklamalar vardır. Bu ve benzeri tüm hususları göz önünde bulundurup çalışırken, Allah’tan ümit kesmemek gerekir. Bu ilkeleri öğrenip onlara uygun hareket etmek, hepimizin menfaati gereğidir. Hep beraber, mutlu bir şekilde yaşayabilmek için, bu ilkeler dâhilinde birbirimizi kabullenmemiz gerekir. Bu tebliğimizde, Bediüzzaman’ın Münazarat adlı eserinde verdiği bu tür mesajlarını, Kur’ân ve sünnet ölçüleri dâhilinde yorumlamaya çalışacağız. Bu sempozyumu tertip eden tüm kişilere, teşekkür ederim. Allah kendilerinden razı olsun.  

GİRİŞ

Bediüzzaman’ın eserleri hakkında çeşitli yazılar yazılıp çizilmektedir. Onun “Münazarat” adlı eseri hakkında yapılan sempozyumun, yararlı bazı yazıların yazılmasına vesile olacağı kanaatindeyiz. Çünkü onun bu eserinde, günümüzde Türkiye’de ve İslâm âleminde yaşanan çeşitli problemlerin çözümüne ışık tutan açıklamalar bulunmaktadır. Bu gaye ile “Münazarat”tan bazı mesajları ele alıp kısaca yorumlamak sureti ile, bu sempozyumun çalışmalarına katkıda bulunmayı düşündük. 

MESAJLAR

Bediüzzaman, Münazarat’ta çeşitli mesajları vermek istemiştir. Bu mesajlardan birkaç tanesi şöyledir:

1 – Kur’ân ve Sünnet Ölçüsü

Bediüzzaman, her zaman için ölçüsünün Kur’ân ve sünnet olduğunu, sözlerinin ona göre değerlendirilmesinin gerektiğini söylemiş ve bu mihenge uymayan ifadelerinin nazarı itibara alınmamasını talep etmiştir. Buna göre onun tüm eserlerinde olduğu gibi, Münazarat’ta da ölçüsü, Kur’ân ve sünnettir.[1]  Hz. Muhammed (s.a.v.), “Size iki şey bıraktım. Siz, bu iki şeye uygun hareket ederseniz, hiçbir zaman sapıtmayacaksınız. Bunlar, Allah’ın kitabı olan Kur’ân ve benim sünnetimdir”[2] diyerek, bu hususa açıklık getirmiştir. Bunların birincisi olan Kur’ân, Allah’ın kelamıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sünneti ise, Kur’ân’ın tefsir ve açıklaması durumundadır.[3] Bediüzzaman, daima buna göre hareket etmiştir.

2 – Hürriyet

Bediüzzaman Kürtlere, bu vesile ile tüm insanlara, hürriyetperverlikle padişah olmaya gayret etmeyi tavsiye etmiştir. Ona göre hürriyet, imanın bir özelliği ve Allah’ın insanlara bahşettiği bir lütfüdür.[4] Bediüzzaman, hürriyet için mücadelede bulunurken, ümitsizliğe düşmemenin gerektiğini de vurgulamıştır.[5] O ümitsizliği, her türlü olgunluğa ve kemale ermeye engel teşkil eden bir acizlik olarak tanımlamıştır.[6] Bediüzzaman bu gibi görüşleri ileri sürerken, yukarıda da değindiğimiz gibi görüşlerini Kur’ân’a dayandırmaktadır. Müslüman olarak her insanın, kendi şahsına istediği ölçüde başka kişilere de aynı ölçüde hürriyeti tanıması ve hürriyetinin, başkalarının hürriyeti ile sınırlı olduğunu unutmaması gerekir.

3 – İlmin Önemi ve Cehaletin Kötülüğü

Bediüzzaman, cehaletin kötü bir şey olduğunu, bunu bir mazeret olarak sayılamayacağını, Kürtlerin mutlaka cehaletten kurtulmalarının gerektiğini anlatmıştır.[7] Onun bu konuda söyledikleri, Kur’ân ve sünnete dayanmaktadır. Çünkü pek çok ayet ve hadiste, ilmin önemi vurgulanmakta ve cehaletin kötülüğü dile getirilmektedir. Bediüzzaman Kürtlere, en büyük düşmanlarının cehalet olduğunu, fakirliğin ondan kaynaklandığını ve onun neticesinde de aralarında düşmanlıkların meydana geldiğini söylemiştir.[8] O, çeşitli vesilelerle temsili kıssalarla da ilmin önemine vurgu yapmıştır. İnsanoğlu, ilim olmadan hiçbir konuda başarılı bir sonuca varamamaktadır. İlim, hem dünya hem ahret için olmazsa olmazlardandır. Onun için Allah, Kur’ân’ı ilk indirdiği zaman, “Oku!”[9] emri ile başlamıştır. “Kur’ân” kelimesi, okumak anlamındadır. Bu gibi hususlar, ilmin İslâm dinindeki önemini ortaya koymaktadır.

4 - Adalet

Adalet karşısında şah ile gedanın bir olduğunu anlatan Bediüzzaman, bir karıncayı bile bilerek incitmemenin gerektiğini dile getirmiştir.[10] Onun, bu konuda da dayandığı dini kaynak, Kur’ân konu ile ilgili ayetleri ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sünnetidir. Adalet ile ilgili olan bir ayetin meali şöyledir:

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” [11]

Bu ayette anlatılan, emaneti ehline verme ve insanlar arasında adaletle hükmetme meseleleri, hem Müslümanlar hem de tüm insanlar için çok ciddi ve son derece önemli olan iki meseledir. Aslında bu iki mesele, biri diğerinden ayrılmayacak derecede birbirleri ile irtibatlı bulunmaktadır. Aynı zamanda bu mesajlar, daha çok egemen olan yöneticilere yöneliktir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali (ö. 40/661), bu ayetin tefsiri ile ilgili olarak şöyle söylemiştir: “İmamın (idare makamında olan yöneticinin), Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi ve emaneti ehline vermesi gerekir. İmam böyle hareket ettiği zaman, idare ettiği insanların da onu dinlemeleri ve emirlerine riayet etmeleri icap eder.”[12] Hz. Ali’nin, bu ayetin yöneticilere yönelik olduğunu söylemesi, bu ayetin nüzul sebebine dayanmaktadır. Mekke’nin fethedildiği gün, Hz. Muhammed (s.a.v.) Mekke’ye girmiş fakat Kâbe’nin anahtarını yanında taşıyan Osman b. Talha b. Abduddar, Kâbe’nin kapısını kilitlemiş ve anahtarı Hz. Muhammed (s.a.v.)’e vermek istememişti. Daha sonra da, “Resulullah (s.a.v.) olduğunu bilseydim, menetmezdim” demişti. Hz. Ali, o zaman Osman’ı arayıp bulmuş, anahtarı vermek istemeyince, kolunu tutarak bükmüş ve anahtarı ondan almıştır. Ardından Kâbe’nin kapısını açmış ve Hz. Muhammed (s.a.v.) içeriye girip iki rekât namaz kılmıştır. Hz. Muhammed (s.a.v.) Kâbe’nin içinden dışarı çıktığı zaman amcası Hz. Abbas, anahtarın kendisine verilmesini, daha önce yapmakta olduğu zemzem suyunu dağıtma ile Kâbe’nin anahtarını taşıma görevlerinin kendisinde toplanmasını istemiştir. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuş. Ardından Hz. Muhammed (s.a.v.) Hz. Ali’ye, anahtarı Osman’a iade etmesini ve kendisinden özür dilemesini emretmiştir. Hz. Ali de anahtarı götürüp özür dileyince Osman, “Zorlayıp eziyet ettin, sonra da gelip tamire çalışıyorsun” demiş. Hz. Ali de, “Allah senin hakkında ayet indirdi” demiş ve bu ayeti okumuş. Bunun üzerine Osman şahadet kelimesini okuyarak Müslüman olmuş. Bu ayetin nazil olması ile Kâbe’nin anahtarını taşıma görevinin ebedi olarak Osman evladında kalması, Allah’ın emrine dayanmaktadır. Sonra Osman, Kâbe’nin anahtarını kardeşi Şeybe’ye vermiş ve Mekke’den hicret etmiştir. Bu gün dahi Kâbe’nin anahtarı, Şeybe’nin torunlarında bulunmaktadır. [13]  

Bilindiği gibi, ayetin nazil olmasının sebebinin hususi olası, manasının umumi olmasına engel değildir. Bu ayetin böyle bir olay üzerine nazil olmuş olması, bu ayetteki adalet ve emanet kavramlarının manasını sınırlandırmaz. Adalet ve emanet, insan haklarının ve sosyal adaletin temel esasları konumundadır. Ayrıca bu ayette, Müslüman veya gayrı Müslim diye herhangi bir ayırım söz konusu değildir. Allah’ın kanununda, adalet ve emanet hususunda, insanlar arasında ayırım yoktur. Nitekim Bediüzzaman, Ermenilerle beraber kavgasız bir şekilde geçinmeyi tavsiye ederken, “Onların, sizin adaletinize kanaat getirmeleri gerekir” anlamında bir ifade kullanmıştır.[14]

“Kuşkusuz Allah, adaleti, iyiliği ve akrabalara yardımı emreder; ahlaksızlığı, kötülüğü ve haksızlığı yasaklar; ders alasınız diye size öğüt verir.” [15]

Bu âyette, dünyâ ve âhiretin düzenini sağlayan üç güzel şey olan adalet, ihsan (iyilik) ve akrabalara yardımda bulunma emredilmekte; dünya ve âhiretin düzenini bozan üç kötü şey olan azgınlık, fenalık ve edepsizlik gibi şeyler de menedilmektedir. Bu ayetin kapsamlı anla­mından dolayı Abdullah b. Mes'ûd (ö. 32/652) “Eğer bundan başka ayet olmasaydı dahi bu ayet, Kur'ân'ın, her şeyi açıklayıcı ve âlemlere hidayet ve rahmet olmasına yeterdi” demiştir.[16]  

Genel olarak insan haklarını kapsadığı için, bir nevi insan hakları mesajı durumunda olan bu ayet, Cuma günlerinde camilerde imamlar tarafından Cuma hutbelerinin sonunda okunmaktadır. Ne acıdır ki, Cuma hutbelerinin sonunda yüksek sesle okunan bu ayeti okuyan ve dinleyen insanlarımızın büyük bir kesimi, bu ayetin kapsadığı geniş manaların ve bununla verilmek istenen mesajların farkında değildirler.

İslâm dini, tüm insanlara barış, huzur, saadet, güven ve benzeri güzellikleri vaat etmektedir. Kelime olarak “İslâm”, “Selime-yeslemu” fiilinin, “efale” babından “esleme” filinin mastarıdır. “Selime” fiili, esenlikte, emniyette ve güvende olmak, sağ salim olmak, zarar görmemek, yanlış yapmamak, şüpheden uzak bir şekilde kesin olmak, hür ve bağımsız olmak gibi anlamlara gelmektedir. Fiil olarak “esleme” ise, teslim olmak, Müslüman olmak, sulha girmek, sulh ve barış içerisinde bulunmak gibi manaları ifade etmektedir. Dini açıdan İslâm, Allah tarafından gönderilen ilkelere inanmak ve onlara uygun hareket edip teslim olmaktır.  Buna göre İslâm, itaat edip teslimiyet göstermek, dâhili ve harici afetlerden beri olup kurtulmak, barış ve güvene kavuşmak gibi anlamlara gelmektedir. Ayrıca “seleme” fiili, yılan sokmak ve eskimiş kovayı onarmak gibi farklı anlamlar için de kullanılmaktadır.[17] Bu tanımlara göre İslâm, insanın İslâm inanç esaslarına inanması, Allah’ın emir ve yasaklarına gerektiği şekilde uygun hareket etmesi, bunun neticesinde çeşitli afetlerden kurtularak huzur, saadet ve mutluluğa kavuşmasıdır. Buna göre hareket eden bir insan, kendi hayatında, bir aile kendi yuvasında ve bir toplum da kendi dünyasında dâhili ve harici afetlerden kurtularak mutlu olur; huzur ve saadeti bulur.

“İslâm” kelimesi, türevleri ile birlikte Kur’ân’da 157 defa geçmekte[18] ve hep birbirlerine yakın anlamda kullanılmaktadır. Bir ayette, Allah katında dinin, sadece İslâm olduğu haber verilmektedir:

“Allah katında din, şüphesiz İslam'dır.”[19] Bu ayette geçen “İslâm” kelimesinin manasına göre düşündüğümüz zaman, Allah katında geçerli olan dinin, sulh, barış ve güven dini olduğu anlaşılmaktadır. Bu duyguları taşımayan bir dini anlayışın, Allah’ın yanında hiçbir geçerliliği yoktur. Başka bir ayette ise, mealen şu bilgilere yer verilmektedir: “Kim İslam'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O ahirette de kaybedenlerdendir.”[20] Buna göre sulh, güven ve barış düşüncesini taşımayan bir dini anlayış, Allah’ın yanında kabul görmeyecektir. Kur’ân’ın çeşitli ayetlerinde dile getirilen İslâm’ın ifade ettiği güzelliklerin meydana gelmesi için, Müslümanların Kur’ân ve sünnette haber verildiği şekilde birbirlerine kardeşçe davranmaları gerekmektedir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, “Sizden biri, kendi şahsı için istediğini kardeşi için istemedikçe, iman etmiş olamaz”[21] anlamındaki hadisi, bize bu konuda net bilgiler vermektedir. Bediüzzaman, bu hadisin anlamı üzerinde durduğu zaman, buna uymayanlara, “Ey deliler!” gibi ifadelerle sitemde bulunmuştur.[22] Hz. Muhammed (s.a.v.) bu hadiste kardeş derken, bu kardeşliği Müslüman veya mümin kardeş diye sınırlandırmamıştır. Bu hadiste söz konusu olan “iman” kavramı, “emn”, “eman”, “emniyet” ve “emanet” gibi kavramlarla aynı kökten gelmektedir ve bu kavramlar, birbirine yakın manaları ifade etmektedirler.[23] Bu kavramların, genel olarak ifade ettiği emniyet ve güvenin insanlar arasında meydana gelebilmesi, bu hadiste ifade edildiği gibi her insanın, kendine arzu ettiği şeyleri diğer bütün insanlara istemesi ve kendisi için istemediği şeyleri de hiç kimse için istememesi ile gerçekleşebilir. Arzu edilen bu güvenin, insanlar arasında meydana gelmesinin daha güzel, açık ve net bir yolu yoktur. Hz. Muhammed (s.a.v.), İslam’ı da buna bağlamıştır: “Kendi nefsin için arzu ettiğin şeyleri, insanlar için istemedikçe, Müslüman olamazsın!”[24] Bu hadiste bildirildiğine göre, herhangi bir kişinin Müslüman olması, o kişinin kendi şahsı için arzu ettiği her türlü insan haklarını, sosyal adaleti, diğer bütün insanlar için de arzu etmesiyle mümkün olabilir. Görüldüğü gibi bu hadiste, bütün insanların hakkı gündeme getirilmiştir.


SONUÇ

Ölçüsü Kur’ân ve sünnet olan Bediüzzaman, Münazarat’ta özelde Kürtleri ve genelde tüm Müslümanları dürüst ve samimi olmaya, Müslüman olmayan insanlara dahi adaletli davranmaya davet etmiştir. Onun bu konudaki açıklamalarına göre bir kavim, bir millet, önce kendi aralarında anlaşıp barışı, birliği sağlamalıdır. Bir ailenin ferleri, kendi aralarında birliği sağlamazlarsa ve kendi problemlerini kendileri çözmezse, başkaları gelip onların problemlerini çözemez. Başkalarının müdahalesi ile bir ailenin problemleri daha da karmaşık hale gelir. Halk arasında, “Komşu komşunun eşeğini türkü söyleyerek arar” denmektedir. Bir ailenin bireyleri, kendi aralarında adaleti sağlamaz, birlik, beraberlik ve ünsiyeti sağlamazlarsa, o ailenin, İslâm’ın ifade ettiği huzur, saadet ve mutluluğu yakalaması mümkün değildir. Ona göre her toplum, her millet, kendi problemlerini kendi aralarında halletmelidir. Bu nedenle Kürtlerin, dürüst ve samimi bir şekilde kendi problemlerini kendi aralarında halletme gayret ve çabası içerisinde bulunmalıdırlar. Aksi takdirde, dünya milletleri arasında önemli bir yere varmaları mümkün değildir. Bediüzzaman, Münazarat’ta yüz sene önce bu işin önemini dile getirmiştir. Hiçbir toplum, dışarıdan ithal edilen kişiler veya kendi aralarından yetiştirilen devşirmelerle huzur ve saadete kavuşamamıştır.


[1] Nursî, Bediüzzaman Said, Münazarat, İçtimaî Dersler, Zehra yayıncılık, İstanbul 2004, s. 97.
[2] Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn Mâce, Menâsik, 84; Muvatta, Kader, 3; İbn Hanbel, III, 26; Abdurrauf el-Menâvî, Feyzu’l-Kadîr Şerhu’l-Camii’s-Sağîr, Mısır 1938, III, 240, hadis no: 3282.
[3] Muhammed Hüseyin ez-Zehebî, et-tefsîr ve’l-Mufessirûn, Dâru’l-Erkâm, Beyrut tsz. I, 32.
[4] Bediüzzaman, Münazarat, s. 103.
[5] A.g.e., s. 83, 100.
[6] A.g.e., s. 87.
[7] A.g.e., s. 98.
[8] A.g.e., s. 108.
[9] el-Alak 96/1.
[10] Bediüzzaman, Münazarat, s. 107.
[11] en-Nisa 4/58.
[12] Tirmizi, Ahkâm, 4; et-Taberi, Camiu’l-Beyân an Te’vîli âyi’l-Kur’ân, V, 200.
[13]  Abdülfettah el-Kâdî, Esbabü’n-Nüzûl, Daru’l-Mushaf, Beyrut tsz. s. 71; Elmalılı Hamdi yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 1372 vd.
[14] Bediüzzaman, Münazarat, s. 109.
[15] en-Nahl 16/90.
[16] Nasiruddin Ebû Said Abdullah b. Ömer b. Muhammed el-Beydâvî, Envâru't-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Şirketu Mektebe ve Matbati Mustafa el-Bâbî el-Halebî ve Evlâdihi, Mısır 1955, I, 679.
[17] el-Halil b. Ahmed el-Ferahidî, “selime”, Kitâbu’l-Ayn, Daru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut tsz. s. 441; Cemâluddin Muhammed b. Mukerrem İbn Manzûr, “selime”, Lisânu’l-Arab, Daru’l-Fikr, Beyrut 1994, XII, 289, vd. Afif Abdulfettah Tabbare, Rûhu’d-Dîni’l-İslâmî, Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, Beyrut 1973, s. 13.  
[18] Muhammed Fuad Abdulbaki, “selime”, el-Mu’cemu’l-Mufehres li Elfâzi’l-Kur’âni’l-Kerîm, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut tsz. s. 355 vd.
[19] Alu İmrân 3/19.
[20] Alu İmrân 3/85.
[21] Müslim, İman, 71, 72; Buhari, İman, 7; Tirmizi, Kıyame, 59; Nesai, İman, 19,33; İbn Mace, Mukaddime, 9;
      Darımi, Rikak, 29; İbn Hanbel, III, 176, 177.
[22] Bediüzzaman, Münazarat, s. 135.
[23] İbn Manzur, “emine”, Lisanu’l-Arap, XIII, 21.
[24] Tirmizi, Zühd, 2; İbn Mace, Zühd, 24; İbn Hanbel, II,310; III, 473; IV, 70,77.

 
popüler cevapdünya atlası