Münazarat’ta Geri Kalmışlığa ve Yoksulluğa Dair Analizler

Eklenme Tarihi: 04 Şubat 2017

 

Reşat AÇIKGÖZ*

Giriş

Türkiye’de geri kalmışlık ve yoksulluk meseleleri uzun zamandan beri hem devlet ricali arasında, hem de aydınlar ve akademisyenler tarafından tartışılmaktadır. Tartışma, kökenleri daha eskiye dayanmakla birlikte, özellikle Tanzimat’tan bu yana yoğun bir şekilde sürmektedir. Yoksulluğa nazaran geri kalmışlık daha şümullü bir mesele olduğu için (zira meselenin sosyal, ekonomik, siyasal, askeri ve bilimsel boyutları var), tartışmalar genellikle onun üzerinden yürütülmüş ve modernleşme bağlamında ele alınmıştır. Yoksulluk ise geri kalmışlık bağlamında ele alınmış, ülkenin geri kalmışlığı giderilirse yoksulluğun da ortadan kalkacağı düşünülmüştür. Zira yoksulluk geri kalmışlığın bir göstergesi olarak kabul edilmiştir. Bu açıdan, yoksulluk ileri ve gelişmiş toplumların değil, geri kalmış veya az gelişmiş toplumların bir sorunu olarak görülmüştür.

Ancak, bugün geldiğimiz noktada bu görüş geçerliliğini yitirmiş durumda; çünkü Batı Avrupa ve Amerika gibi maddi açıdan en gelişmiş toplumlarda bile günümüzde yoksulluk ciddi bir sorun olarak toplumda yer almaktadır. Dolayısıyla, yoksulluğu sadece geri kalmışlık bağlamında ele almak mümkün olmadığı gibi onu azgelişmiş ülkelere özgü bir sorun olarak görmek de doğru değildir. Zira yoksulluğun ortaya çıkışı farklı toplumlarda farklı nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’deki geri kalmışlık ve yoksulluk sorunlarının Batılı ve diğer toplumlardan ayrı olarak çok farklı nedenlerden ileri geldiği ve çok farklı dinamiklere sahip olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’deki bu sorunları sadece bir modernleşme sorunu olarak görmek ve yeterli modernleşme sağlandığında bu sorunların da kendiliğinden ortadan kalkacağını düşünmek hatalı olur.

Türkiye’de Tanzimat ve sonrası dönemlerde, geri kalmışlık ve yoksulluk sorunlarına kalıcı bir çözüm getirememenin en önemli nedenlerden birisi, bu sorunların modernleşme politikalarına endekslenmiş olmasıdır. Bakış açılarının farklı olması ve süreklilik arz eden bir sosyal politikanın yokluğu da en önemli nedenler arasında yer almaktadır. Fakat muhtemelen en önemli neden, toplumsal yapının gereği gibi analiz edilmemiş ve toplumsal ihtiyaçların dikkate alınmamış olmasıdır. Anayasal düzen (meşrutiyet), özgürlükler, azınlık hakları, basın hürriyeti gibi siyasal alan içinde yer alan meseleler daha önemli görüldüğü ve bu meselelere ancak siyaset aracılığıyla çözüm bulunacağına inanıldığı için, Türkiye’de uzun yıllar boyunca geniş halk kitlelerinin ihtiyaçları ve talepleri ihmal edilmiştir. Bu anlamıyla Türkiye’de siyaset her zaman toplumun üstünde yer almıştır; devlet-toplum ve aydın-halk bütünleşmesi hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Prens Sabahattin gibi toplumsal dinamikleri dikkate alan ve Türkiye’nin temel sorununun bir toplumsal sorun olduğunu belirten düşünürler ise marjinal kalmıştır.

Geri kalmışlık ve yoksulluk, temelde toplumun iç dinamiklerinden kaynaklanan ve toplumsal yapıya bağlı olarak ortaya çıkan toplumsal sorunlardır. Meselenin birçok boyutu var; fakat her halükârda bir toplumsal yapı analizine ihtiyaç vardır. Bu noktadan meselelere yaklaşan Bediüzzaman, ülkenin temel sorunlarını (istibdat, yoksulluk, cehalet ve tefrika) toplumsal kökenli olarak görmüş, bu sorunların çözülmeden ülkenin rahata kavuşamayacağına inanmıştır.

Geri Kalmışlık ve Yoksulluk Kavramları

Yoksulluk kadim bir kavram olmasına rağmen, geri kalmışlık nispeten modern bir kavramdır. Zira toplumları geri kalmış ve gelişmiş ya da ileri-geri diye ayırmak modernleşme süreciyle birlikte ortaya çıkmıştır. Geri kalmışlık ya da azgelişmişlik, Başkaya’nın (2005) deyişiyle modern bir süreçtir ve modernleşmenin sonucudur; böyle olduğu için de sömürgecilikle yakından ilişkilidir. Bu yönüyle geri kalmışlık kavramı, tarihsel olarak belli bir dönemden sonra dünyaya egemen olan bir düşüncenin yansıması olarak görülebilir. Yoksulluk ise, bir durum olarak eskiden beri toplumlarda görülen bir olgudur. Toplumdan topluma biçim ve içeriği farklı olmakla birlikte, her toplumda yoksulluk kategorisine giren kesimler bulunmuştur. Örneğin, köleler, köylüler, dilenciler, yaşlılar, sakatlar ve hastalar gibi yoksul kategorisine giren toplumsal gruplar her toplumda var olmuştur denilebilir.

Geri kalmışlık, Türkiye’nin geri kalmışlığını inceleyen Cem’e göre (2010: 27), “dengeli toplumların kendilerinden daha yüksek bir teknik düzeydeki toplumlarla temasta bulunmaları sonucunda dengelerini kaybetmeleri ile girdikleri yeni bir biçimin ifadesidir.” Eski toplumları dengeli ve düzenli toplumlar olarak gören Cem, bu durumun bir geri kalmışlık olmadığını ifade etmektedir. Cem’e göre, dengeyi sağlayan unsurlar kaynaklar-ihtiyaçlar, nüfus ve tekniktir. Ona göre, bu unsurlar arasındaki dengelerin bozulması geri kalmışlığa yol açar (Cem, 2010: 6-8). Türkiye’yi geri bıraktırılmış bir ülke olarak gören Cem’e göre (2010: 4), “geri kalmış sıfatı, ancak dıştan gelen etkilere karşı koyamamış, onlara yön verememiş ve dengesini kaybetmiş toplumlar için kullanılabilir.” Dolayısıyla, geri kalmışlık kavramını ve durumunu başka kavram ve durumlarla ilişkilendirmek gerekmektedir. Bu açıdan meseleye yaklaşan Cem (2010: 28), geri kalmışlığın temel nedenini yabancıların (Batılıların) aşıladıkları düzenin ve bireyci dünya görüşünün diğer toplumların yapılarına uymamasına bağlamaktadır.

Geri kalmışlık, bir durum veya sorun olarak, Osmanlı’nın son dönemlerinde, özellikle Tanzimat’tan sonra, Batı Avrupa’nın maddi gelişmişlik düzeyinin gerisinde kalmanın bir ifadesi olarak görülmüştür. 16. yüzyıldan itibaren kapitalistleşme sürecine giren, 18. yüzyılda Sanayi Devrimiyle birlikte büyük bir değişim ve dönüşümden geçen ve 19. yüzyılda sömürgecilik faaliyetleriyle birlikte dünya egemenliğini ele geçiren Batı dünyası, kendisini gelişmiş, sanayileşmiş ve ilerlemiş bir dünya olarak gördü. Diğer toplumları ise geri kalmış, gelişmemiş, henüz modernleşme sürecine girmemiş ya da bu sürece girmesi gereken toplumlar olarak görmeye başladı ve bu bakış açısını tüm dünyaya yaymaya çalıştı. Nitekim bunda da başarılı oldu. Gelişmişliğin ölçütü olarak sunulan şeyler ise genellikle maddi ölçülerdi: ekonomik gelişmişlik düzeyi, bilim ve teknikte önde olma, altyapı sorunu olmama, şehirleşme düzeyi, meşruti yönetim vs.

Bütün bu ölçütler göz önüne alındığında, özellikle aydın kesim tarafından, Osmanlı toplumunun Batı karşısında geri kalmış bir toplum olduğu öne sürülüyordu. Örneğin, İttihat ve Terakki iktidarı zamanında Sadrazamlık yapan Said Halim Paşa (2003: 90), ülkenin geri kalışı hakkında şunları söylemişti: “Toplumumuzun bilimsel ve teknik gelişmelere yabancı kalışı ulusal gelişmemizin durmasına neden olmuş, sonuç olarak da toplumumuzu Batı uluslarına göre açık bir gerilik içine düşürmüştür.” Geri kalmışlıktan kurtulmanın çaresi olarak da Batı toplumlarının geçtiği yoldan giderek Batı gibi olmak, yani onlar gibi modernleşmek ve gelişmek öneriliyordu. Dolayısıyla, gelişmek maddi kalkınmışlıkla özdeş tutulmuştur denilebilir. Bu bakış açısı, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren uzun yıllar etkili olmuştur. (Bu arada, çözüm noktasında Said Halim Paşa’nın diğerlerinden oldukça farklı düşündüğünü önemle belirtmek gerekir).

Geri kalmışlığın bir göstergesi olan yoksulluk ise eskiden beri toplumda vardı; ama ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak görülmüyordu. Çünkü yoksulluk, modernleşmeden önceki zamanlarda daha çok yokluk ve kıtlıkla ilgiliydi; yapısal bir sorun olmaktan çok arızi bir durum olarak görülüyordu. Bu açıdan Osmanlı toplumsal yapısına bakıldığında, Osmanlı köylüsünün yoksul olduğunu söylemek mümkündür. Ancak, bu durum yüzyıllar boyunca önemli bir sorun olarak görülmedi. Zira geçim ekonomisinin egemen olduğu toplumda zenginleşmek ya da bir üst konuma gelmek değil, geçinmek esastı. Dolayısıyla, yoksulluk var olmasına rağmen, önemli bir sorun olarak görülmüyordu. Daha doğrusu, insanların yoksulluk algısı farklıydı. Bu yüzden, geniş halk kitleleri yoksulluklarını ya da yokluklarını ciddi bir sorun olarak görmüyorlardı.

Modern zamanlarda ise, özellikle Sanayi Devrimden sonra, yoksulluk yapısal bir soruna dönüştü ve yoksunluklarla ilişkili hale geldi. Yoksulluk artık yokluklar, doğal felaketler ve kıtlıklarla değil, sosyal dışlanma, sınıf altı, marjinalleşme, eğitimsizlik gibi olgularla açıklanmaya çalışılmaktadır. Günümüzde genel anlamda kapitalist sistem, özelde ise toplumların sosyo-ekonomik yapısı yoksulluğu üretiyor görünmektedir. Yaşadığımız küresel çağda zenginlikle birlikte yoksulluk da artmaktadır. Cohen (2000), bu durumu dünyanın zenginliği ama ulusların fakirliği olarak görmektedir. Yani dünya genelinde bir zenginlik artışı var; ama aynı oranda da halkların yoksulluğu söz konusudur. Rahnema (2009) ise, günümüzdeki yoksulluğun yoksulluk olmaktan çıktığını ileri sürmektedir. Zira ona göre, yoksul bir yaşam yaşanabilir ve tercih edilebilir bir yaşamdır; fakat günümüzde sefalet halini alan yoksulluk, yaşanabilir olmaktan çıkmıştır. Çünkü bu yoksulluk, yoksulların yaşam güçlerinin (gizil güçlerini) açığa çıkarmasını engellemekte ve onları pasifize etmektedir. Bu yönüyle günümüz yoksulluğuna bakıldığında, yoksulluğun geri kalmış toplumlara özgü bir sorun olmaktan çok tüm toplumları ilgilendiren küresel ve yapısal bir sorun olduğu görülmektedir.

Bediüzzaman’ın Geri Kalmışlığa ve Yoksulluğa Bakışı

Bediüzzaman’ın konuyla ilgili görüşlerine geçmeden önce iki hususa değinmekte fayda vardır. Birincisi, toplumda farklı kesimlerden kişilerle ilişkiye giren ve teorik bilgisini tecrübelerden elde eden yazarların daha tutarlı analizler yaptığı görülmektedir. İbn-i Haldun buna örnek verilebilir. İkincisi, toplumsal sorunların yoğun bir şekilde görüldüğü bölgelerde ve toplumsal gruplarda yetişen düşünürlerin toplumsal sorunlara daha duyarlı oldukları ve daha sağlıklı çözümler önerdikleri gözlenmektedir. Bediüzzaman her iki duruma da örnek gösterilebilir. Dolayısıyla, aradan bir asır geçmiş olmasına rağmen, Bediüzzaman’ın yapmış olduğu analizler ve getirmiş olduğu çözüm önerileri hâlâ canlılığını koruduğu için bu analizlere ve çözüm önerilerine bakmak büyük önem arz etmektedir.

Bu noktada, Bediüzzaman’ın 1911 yılında telif etmiş olduğu üç eseri (Münazarat, Muhakemat ve Hutbe-i Şamiye), özellikle dikkate değerdir. Eski Said dönemine ait olan bu eserler birlikte okunursa, Bediüzzaman’ın toplumsal sorunlara yönelik bakış açısını ortaya koymak mümkün olur.

Yaşadığı bölgede ve toplumsal çevrede yoksulluk ve cehalet gibi toplumsal sorunlara şahit olan Bediüzzaman, toplumun bu halinden derinden etkilenmiş, bu toplumsal sorunlara çözüm bulmak için 1907 yılında memleketin payitahtına gitmeye karar vermiş, payitahtta sorunları padişaha arz etmek ve ondan destek almak istemiştir. İstediğine kısmen kavuşan Bediüzzaman, 31 Mart ayaklanmasından sonra (Divan-ı Harbi Örfide yargılandıktan sonra) tekrar memleketine dönmüş ve projelerini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Ancak, 1914 yılında patlak veren Harb-i Umumi Bediüzzaman’ın hayallerini ve projelerini sekteye uğratmıştır.

Güçlü bir İslam savunması yapan Bediüzzaman, en evvel genel bir hataya ve yanlışa vurgu yapar. “Tedenni-i milleten ciğeri yanmış gibi feryad u figan ederek” Bediüzzaman (2002: 10), ‘İslamiyet’in özünü terk edip kabuğuna ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık’ demektedir. Buradan anlaşılacağı üzere Bediüzzaman, dini (İslam’ı) gelişmeye ve terakkiye bir engel olarak görmemekte, tam aksine dinden ve dini hükümlerden uzaklaşmayı geri kalışımızın en temel nedeni olarak göstermektedir. İslamiyet’in terakkiye mani olmadığını ısrarla beyan eden ve buna İslam medeniyetin geçmişteki parlak dönemlerini delil olarak gösteren Bediüzzaman (2008: 483), şu soruyu sorar: “Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedenni dünyası olsun?”

Bediüzzaman’a göre, ortada bir yanlış ve çelişki var: Müslümanların bilim, sanat ve ekonomide, kısacası gelişmenin her alanında Avrupa’nın gerisinde kalması kabul edilebilir bir durum değildir. Şimdi esas soru şudur: Avrupalılar ne yaptılar da terakki ettiler, Müslümanlar ne yapmadılar yahut neyi ihmal ettiler de geri kaldılar? Eskiden durum tam tersiydi, yani Müslümanlar zengin ecnebiler ise fakir idi. Bu durumun tersine dönmesinin temel nedeni nedir?

Bediüzzaman, bunun sebeplerini dışarıda değil içeride arar. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm: 39) ayetinden ve “çalışıp kazanan Allah’ın sevdiği kuludur” ile “dünya ahiretin tarlasıdır” hadislerinden hareketle Bediüzzaman (2011: 397-398), geri kalışın iki temel sebebinden bahseder. Birincisi, yanlış bir anlayışla Müslümanların çalışmaya olan şevklerinin kırılmasıdır. Zira Bediüzzaman’a göre,

Müslümanlar ila-yı kelimatullahın bu zamanda maddeten terakkiye bağlı olduğunu fark edememişler,
Dünya ahiretin tarlası olduğu halde Müslümanlar dünyaya gereken kıymeti vermemişler,
Müslümanlar şimdiki zamanla Ortaçağın gereklerini ve ihtiyaçlarını birbirinden ayıramamışlar,
Müslümanlar tevekkülü yanlış anlamışlardır.

İkinci sebep ise, Müslümanların tabii olmayan ve tembelliğe müsait olan idareciliğe ve memurluğa yönelmeleridir. Oysa Bediüzzaman’a göre, geçim için en tabii ve meşru yollar sanat, ziraat ve ticarettir. Bu yüzden Bediüzzaman’a göre, “memuriyete veya imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir. Yoksa yalnız maişet ve menfaat için girse, bir nevi çingenelik eder” (2011: 398). Dolayısıyla Bediüzzaman’a göre, memuriyet tamamen ve askerlik kısmen bizde olduğu için servetimizi israf eline verip neslimizi zayi ettik.

Bu iki temel sebepten başka Bediüzzaman, tembelliğe de özel bir vurgu yapar. “Zindan-ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?” nedir diye soran ve hayatı bir faaliyet ve hareket olarak gören Bediüzzaman (2008: 515-516), tembelliğin yedi sebebinden söz eder.

Ümitsizlik,
Üstünlük meyli,
Acelecilik, sabırsızlık,
Bireysel düşünce, sadece kendini düşünme,
Acımasız düşman,
Dinsiz düşman,
Rahatlık meyli.

Bunlardan başka, Münazarat’ın bir yerinde “neden böyle sefil, müflis ve zelil kaldık?” diye soran Bediüzzaman, bunun bir sebebini havas tabakanın durumuna bağlar. Bediüzzaman (2008: 487-488), bunun sebebi olarak bazı reisleri, sahtekâr hamiyet-furuşları ve bazı ehliyetsiz şeyhleri gösterir. Bediüzzaman’ göre, bunlar milletin kuvvetini, malını ve hazinesini boşalttılar. Bediüzzaman (2008: 488, 492), sebep olarak ayrıca bizdeki milli cömertliğin kötüye kullanıldığından ve boşa akan zekât çeşmesinden de bahseder.

Hutbe-i Şamiye’de ise Bediüzzaman, Müslümanların bazı toplumsal hastalıklarından söz eder. “Her şeyden önce bize lazım olan doğruluktur” diyen Bediüzzaman Şöyle der: İnsanlığın toplumsal hayat okulunda ders aldım ve bildim ki; Ecnebiler ve Avrupalıların ilerlemesi, bizlerin ise maddi cihetle Ortaçağda kalmamızın altı hastalığı var.

Ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi,
Doğruluğun siyasi hayatta ölmesi,
Düşmanlığa muhabbet,
Müslümanları birbirlerine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek,
Bulaşıcı hastalık gibi yayılan istibdat,
Bireysel menfaat için gayret gösterme (Bediüzzaman, 2011: 438-439).
Bediüzzaman, bunlara güzel şeylerimizden vazgeçmemizi de ekler. Ona göre (2008: 490), güzel şeylerimiz gayr-i Müslimlerin eline geçtiği gibi, güzel ahlâkımızı da onlar çalmış. Biz ise onların rezilliklerini cehaletimizle almışız.

Bediüzzaman (2011: 491-492), başka bir yerde de noksanlığımızın, geri kalmışlığımızın ve kötü durumumuzun dört sebebine değinir.

Parlak şeriatın hükümlerine uymamak,
Bazı dalkavukların keyiflerine göre kötü yorum yapmaları,
Zahirperest cahil âlimlerin yersiz tutumları,
Avrupa’nın kötülüklerini körü körüne taklit etmek.
Zıtların suret değiştiğinden bahseden Bediüzzaman, zenginlerin ve yoksulların zıtlık teşkil eden durumlarına değinir. “Maatteessüf, büyüklerdeki meziyet, sebeb-i tevazu iken vasıta-i tahakküm oluyor; avamdaki zayıf bir damar, calib-i şefkat iken vesile-i esaret oluyor” (2008: 452). “Fukaranın aczi, avamın fakrı, sebeb-i merhamet ve ihsan iken esaret ve mahkûmiyetlerine dönmüştür” (2011: 499).

“Zulüm başına adalet külahını geçirmiş, hıyanet hamiyet libasını giymiş, cihada azgınlık ismi takılmış, esarete hürriyet namı verilmiş. Ezdad suretlerini mübadele etmişler” (2011: 498).

Çare Nedir?

1909 tarihli “Hakikat” adlı makalesinde Bediüzzaman (2011: 474), bu zamanda nasıl cihad edilmesi gerektiğini söyler: Ecnebiler fünun ve sanayi silahıyla bizi istibdadı manevileri altında eziyorlar. Biz de fen ve sanat silahıyla ila-yı kelimatullahın en müthiş düşmanları olan cehalet, yoksulluk ve fikir ayrılıklarıyla cihad edeceğiz.

İşaratü’l-İ’caz (s. 41) adlı eserinde Bediüzzaman, havas-avam ve zengin-yoksul tabakaları arasında mesafelerin bulunmaması gerektiğine dikkat çeker. Bediüzzaman’a göre, bu tabakalar arasında irtibatı sağlayan ve genel barışı temin eden yalnızca erkânı İslamiye’den olan zekât ve zekâtın yavruları hükmünde olan sadakalar ve bağışlardır. Sosyal adaletin inşası için Bediüzzaman, zekâtın farz kılınması ve faizin haram kılınması gerektiğini belirtmektedir. Zira Bediüzzaman’a göre (2011: 160), toplumları saran iki ahlâki hastalığa* ancak bu iki düstur (vücub-u zekât ve hürmet-i riba) ile karşı konulabilir.

Bundan anlaşılacağı üzere Bediüzzaman, çareyi İslam’da ve İslami hükümlerde bulmaktadır. Bediüzzaman’a göre, geri kalmışlık ve yoksulluktan kurtulmak için çok fazla şey yapmaya gerek yoktur. Az bir gayret ve samimiyet yetmektedir.

Bediüzzaman’a göre (2008: 492), eğer zeki insanlar zekâlarının zekâtını ve zenginler de zekâtının zekâtını verseler ve onu milletin menfaatine sarf etseler, milletimiz de başka milletlere yolda karışabilir.

Sosyal adalet noktasında meseleye yaklaşıldığında, Bediüzzaman’ın zekâta özel bir vurgu yaptığı görülmektedir. Bediüzzaman, zekâtı adeta toplumsal refahın ve barışın garantisi olarak görmektedir. Örneğin, 22. Mektup’ta Bediüzzaman (2010: 101), zekâtı insanlığın toplumsal hayatının temel direği, hatta insanlığın bekası için temel bir kaide olarak göstermektedir. “Zekât meselesi, düstur-u medeniyet ve muavenet olursa, maişetteki müthiş musavatsızlığa deva-i şafi olmayacak mıdır? Evet, en mükemmel ve bozulmaz bir deva olacaktır” (Bediüzzaman, 2002: 39).

Kürtlere Çağrı

Münazarat’ın başında Bediüzzaman, eserini bir kıtanın, bir devletin ve bir kavmin reçetesi olarak takdim etmektedir: “Azametli bahtsız bir kıtanın, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi” (2011: 382).

Burada Bediüzzaman’ın “değerli sahipsiz bir kavim” dediği Kürtlerdir. Zaten Münazarat adlı eser, Bediüzzaman’ın Kürt aşiret reisleriyle yapmış olduğu muhavereleri içermektedir. Eserde Bediüzzaman, meşrutiyet, hürriyet, eşitlik ve istibdat gibi konularda sorulan sorulara cevap vermekte, Kürtlerin bazı yanlışlarını ortaya koymakta ve Kürtler için cehaletten ve yoksulluktan kurtulmanın çarelerini beyan etmektedir.

Münazarat’ın bir yerinde Bediüzzaman, Kürtlere şöyle seslenir. Ey Kürtler! Çalışıp marifet ve fazileti elde ediniz. Yoksa daima dilenci olacaksınız. Oysa dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa, nefsine olsun. Merhamet dilencileri ya haksız ya da tembeldirler. Eğer siz insan olsanız, İstanbul ve Türklerin (nasıl olurlarsa olsunlar) fenalıkları size dokunmaz (2008: 456).

Kaynaklar

BAŞKAYA, Fikret (2005), “Azgelişmişlik”,

http://www.ozguruniversite.org/index.php?option=com_content&view=article&id=455:azgelimilik&catid=12:guenluek&Itemid=8

BEDİÜZZAMAN, Said Nursi (2011), Mektubat 2, (Osmanlıca Baskı), İstanbul: Altınbaşak Neşriyat.

BEDİÜZZAMAN, Said Nursi (2010), Mektubat 1, (Osmanlıca Baskı), İstanbul: Altınbaşak Neşriyat.

BEDİÜZZAMAN, Said Nursi (2008), İlk Dönem Eserleri, İstanbul: Söz Basım Yayın.

BEDİÜZZAMAN, Said Nursi (2002), Muhakemat, İstanbul: Zehra Yayıncılık.

BEDİÜZZAMAN, Said Nursi, İşaratü’l-İ’caz, (Künyesiz Osmanlıca Baskı).

CEM, İsmail (2010), Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, 3. Baskı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

COHEN, Daniel (2000), Dünyanın Zenginliği, Ulusların Fakirliği, (Çev: D. Hattatoğlu), İstanbul: İletişim Yayınları.

RAHNEMA, Macit (2009), Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya, (Çev: Şule Ünsaldı), Ankara: Özgür Üniversite Yayınları.

SAİD HALİM PAŞA (2003), Bütün Eserleri, (Haz: N. Ahmet Özalp), İstanbul: Anka Yayınları.


* Yrd. Doç. Dr. Muş Alparslan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü.

* Bu iki hastalık şudur: 1- Ben tok olayım başkası açlıktan ölürse ölsün, 2- sen çalış ben yiyeyim.

 
popüler cevapdünya atlası