Münazarat’ın Sivil ve Özgür Toplum Öngörüsü

Eklenme Tarihi: 03 Şubat 2017

Değerli misafirler, dikkat ederseniz, duvardaki “Münazarat Sempozyumu” ile ilgili afişte  “Kürt meselesi” yazıyor.

Eğer bu ifadeyi bundan sekiz - on yıl evvel kullansaydınız, ülkenin bütünlüğü aleyhine suç işlediğinizden bahisle başınız derde girer, kendinizi mahkemede bulurdunuz.  

Resmi ideoloji tarafından ısrarla sürdürülen, toplumsal sorunların üstünü örtme devri bitiyor. Sorunları görmezden gelme alışkanlığı artık aşılıyor. Bunun kayda değer göstergesi, 2012 Mart’ında Mardin Artuklu Üniversitesi salonlarında, Rektörlüğün inisiyatifi sayesinde seksen ilim ve fikir adamı ile “Kürt Meselesi” hakkında, çağdaş bir İslam düşünürünün görüşleri ekseninde barışa odaklı bir sempozyumun yapılıyor olmasıdır.

Son sekiz – on senede, bütün anayasal sorunlarda olduğu gibi “Kürt Meselesi” algısında da büyük değişimler yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor.  Devletin bir türlü terk edemediği güvenlik odaklı yaklaşımda artık yolun sonuna gelinmiştir. Çözümsüzlüğün çözüm olmadığı görülmüştür.

Geçtiğimiz otuz yılda kırk bin insanın hayatıyla dört yüz milyarlık dolarlık maddi bedele ve rakamlara sığmaz acılara mal olan bir sorunu, barışçı çözüm niyetiyle artık konuşabiliyoruz. 

Sosyal, siyasi ve ekonomik boyutları olan bir sorun için barışa odaklı ve özgürlükçü çözüm arayışına, nihayet gelinebilmiştir. Sorunu barışçı yoldan çözmek için gösterilen iradenin büyük sabotelere maruz kaldığı da ayrı bir gerçektir.  Her şeye rağmen toplumsal ve siyasi irade, ortak bir çaba ve sağduyu ile barışa odaklı bir çözümde kararlı ve ısrarlıdır. Bu sempozyumun, toplumsal vicdanın sesi olarak barışçı çözüm arayışına hatırı sayılır katkı yapacağına inanıyorum.

Bugün “Kürt sorunu” diyerek siyasi nitelik izafe etmek zorunda kaldığımız bir konu, eğer yol yakın iken bölgenin, çözüm bekleyen sorunları insani boyutuyla ele alınabilseydi, Türkiye, halkıyla ve devletiyle bedeli ağır bu travmayı yaşamayacaktı.

 “Kürt sorunu”  ideolojik, baskıcı ve vesayetçi yönetim tarafından benimsenen ret, inkâr ve asimilasyon politikalarının kucağında büyüdü.  Bu sorun, hem insani olarak, hem de siyaseten bu anlayıştan öncelikle kurtarılmayı bekliyor.

Türkiye’de bu sorun için herkesin artık bir karar vermesi gerekiyor.  Herkesten cevabı beklenen soru şudur:

 “Kürt sorunu”,

A - Ayrışma riskini de göze alan etnik kimlik ve güvenlik ikilemi temelinde mi çözülecektir;

B - Yoksa tarihi, dini, kültürel ve insani değerler temelinde barışçı bir yöntemle mi çözülecektir?

Bu soruya vereceğimiz cevap, Kürt sorununun geleceğini ve çözüm şeklini belirleyecektir.

Etnik kimlik ve güvenlik kaygısıyla sorun çözme çabalarının taraflara çok pahalıya mal olduğu, kalıcı ve sağlıklı çözüm üretmediği, tecrübeyle sabittir. Bu bakış, taraflara halen maddi ve manevi ağır bedeller ödetiyor. Baskı, tehdit, ve kuvvet yolu, yaklaşık yüz yılı aşkın süreden bu yana karşılıklı kullanılıyor. Ama çözüm yok. Çağdaş İslam düşünürü Bediüzzaman’ın “Hamidilik” diye nitelendirdiği güvenlik odaklı politikaların soruna çözüm olmadığı ve olmayacağı artık fazlasıyla görülmüştür. Sultan II. Abdülhamit tarafından “Hamidiye alayları” teşkil etmek şeklinde kendisini gösteren ve önceliği güvenlik olan yaklaşım, sorunu çözmemiş, sadece ötelemiştir. Kuvvete dayalı çözüm çabaları, sorunu geleceğe taşımıştır. Bu anlayış, Cumhuriyetten günümüze, adı değişse de niteliği değişmeden devam ettirildi. Fakat güvenlik odaklı bu yaklaşım, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, ”eşkiyalık ve husumet derdiyle mültehap (yaralı) bulunan o vücuda iltihabı tezyid eden Hamidilik” (İlk Dönem Eserleri,456) yani kuvvete dayalı, yarayı derinleştiren yaklaşım,  sağlıklı bir çözüm yöntemi değildi ve çözüm de olamadı.

Her sosyal ve siyasal sorunda olduğu gibi, Kürt sorununda da insan odaklı, adaleti, hukuk önünde eşitliği ve anayasalı parlamenter yönetim şeklini öngören bir çözüm geliştirmek gerekiyordu. Çağını okumasını bilen yöneticilerin yapması gereken bu idi. Zira, 20. Asrın başından itibaren insanlık çarşısında özgürlükçü yönetimlerin “zenbereği, ruhu, kuvveti” yani belirleyici değerleri, Bediüzzaman’a göre, “hak, akıl, marifet, kanun ve efkar-ı amme” idi. (Aynı Eser, 460). Kuvvete dayalı çözüm yöntemleri, “iltihabı tezyit” eder, yani toplumsal sorunları azdırmaktan öteye gidemezdi. Her toplumsal olayda olduğu gibi Doğu bölgesindeki sorunlara da bu insani değerler ışığında fıtrata uygun çözümler aranmalıydı. Zira “cebirle, tehditle insanlar muvakkaten susturulabilirdi” Fakat kökleri derin sosyal ve siyasi konularda kuvvete dayalı yöntemlerle kalıcı sonuç almak mümkün olamaz, yapılanlar “sathi” kalırdı. Nitekim, sorunu çözeceği sanılan kuvvete dayalı tedbirler hep  “yüzeysel” kaldı fakat, sorunlar kök salmaya, çözümü zor derinlik kazanmaya devam etti.

Bediüzzaman, özellikle Doğu bölgesinin beşeri, sosyal, siyasi ve ekonomik boyutlu sorunlarını çözmek için halkın yönetime katılmasına, sivil tolumun inisiyatif almasına hep öncelik verdi. “Dünyevi saadetimiz ondadır” diyerek, özgürlükçü yönetim anlamında 1908’de ilan edilen Meşrutiyeti halkın sahip çıkmasını bu amaçla tavsiye etti. Bunun yanında halkın “neme lazımcılığı bırakıp”,“marifet ve faziletten demir yolu” yapmasını, yani bilgi ve ahlaka dayalı yeni bir toplum inşa anlayışını, asırlık sorunlardan kurtuluşun ve topyekun kalkınmanın yolu olarak gösterdi. Özgür ve sivil topluma, eğitim ve ahlak boyutlu bir sosyal sorumluluk yükledi. (Aynı eser, 458)

Bediüzzaman, II. Meşrutiyet yıllarından başlayarak tek ve çok partili dönemlerde genel toplumsal sorunlar hakkında olduğu kadar Doğu bölgesinin sorunları hakkında da yönetimlere, yapılması gerekenler hakkında ikazlarda bulunmuştu. Özgürlükçü parlamenter bir hukuk devletinin hayata geçirilmesini öncelikli olarak öngördü. Çünkü, katılımcı, özgürlükçü ve çoğulcu yönetim şekli, kronik sorunların çözümünde önemli bir imkan oluşturuyordu. Bu yönetim şekli, barışçı, bütüncül ve homojen bir toplum için önemli fırsatlar sunuyordu. Bediüzzaman, bu hedefe giderken bir yanlışlığa düşülmemesi ikazında bulundu. Bu da “milliyet - ulus” kavramı hakkındaki yeni eğilimlerle ilgili idi. Zira, Avrupa kaynaklı ve ulus devleti öngören milliyetçi fikirler, Balkanlar’da ve Ortadoğu’da oldukça etkili idi. Bu fikrin toplum bütünlüğünü parçalama çabalarını etkisiz kılmak için “İslam milliyeti” kavramını geliştirdi. “Milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum, hep o noktadan bakıyorum” (Aynı eser, 395) diyerek dini değerleri, toplum bütünlüğü için ortak payda yapıyordu. Bununla da yetinmedi, ırka dayalı milliyet tarifleri karşısında, “milliyetimiz bir vücuttur. Ruhu İslamiyet, aklı iman ve Kur’an’dır” tanımlaması yapmak ihtiyacını duydu. Böylece milliyet kavramını, ırk temelindeki ulusalcı çizgiden alıp,  Kur’an referanslı bir tarife kavuşturuyordu. Bu tanım, oldukça kuşatıcı idi ve her Müslüman unsurun kendisine yer bulabileceği geniş bir kapsama alanına sahipti. Hatta, azınlık konumundaki gayr-ı Müslim unsurlar dahi bu yapıda güvenlikte olacaklardı. Zira, “Müsavat-ı hukuk” olarak kavramlaştırdığı hukuk önünde eşitliği öngören bir statü, azınlıklar bakımından hukuki bir güvence teşkil ediyordu. (İlk Dönem Eserleri, 480)

Batıda aldıkları eğitimle 19. Asırdan itibaren ulus devletçi görüşlerin telkini altında yetişen aydınlar, bünyedeki bazı unsurların bağımsızlık çabalarına tepki olarak İttihat ve Terakki iktidarı ile etnik temelli politikalara yöneldiler. Hatta ilerleyen yıllarda ve özellikle Cumhuriyetin tek partili döneminde ırkçı söylemler, devlet katında ileri boyutlarda resmi politika olarak benimsendi ve uygulandı. Buna karşı Bediüzzaman ise, etnik ayrımcılığı körükleyecek ırkçı- unsuriyetçi görüşlerin, bizi bölüp parçalamak için içimize atılmış, zehr-i katil” hükmünde “Frenk illeti” olduğunu makale ve kitaplarıyla toplumu aydınlatmaya, yönetimleri de ikaza çalıştı. Irkçı- kavmiyetçi görüşlerin devletçe benimsenmesi halinde toplumsal bütünlüğü korumanın tehlikeye gireceğini ve hatta toplumda “kabil-i iltiyam olmayacak” (kapanmayacak) yaralar açacağını, Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimlerine hep hatırlattı. Münazarat isimli eser, bu bağlamda ele alınması gereken ve telifinden yüz sene sonra güncelliğini koruyan içeriği ile bugün bile başvuru kaynaklarından birisidir.

Osmanlı’nın son yüzyılında uygulanan politikaların ve Cumhuriyet döneminde benimsenen ideolojik tercihlerin toplumdaki tahribatını tamir için, “Eski Sait” dönemine ait eserlerin yeniden okunup anlaşılmasında büyük yararlar olduğunu düşünüyorum. Hatta İslam dünyasındaki “bahar” arayışlarının, kronik bir maceraya dönüşmeden, Eski Sait eserlerinden hareketle olumlu bir mecraya çekilmesi de aynı şekilde hayati bir önem taşıyor. Özellikle üniversitelerimizin bu konuda yapacakları bilimsel çalışmalar aydınlatıcı ve yol gösterici olacaktır. Bu eserleri bütüncül bir okumaya tâbi tutmanın, yararlı olmanın ötesinde rehber olucu ve sorun çözücü bir hizmet göreceği düşünülmelidir. Bu eserlerdeki fikirler, bir bölgenin belli sorunlarına odaklı değildir. Eski Said dönemi eserleri, lokal sorunlar yanında küresel boyutlu insani sorunlara da cevap veren içeriği ile dikkate alınmak gerekir.

Bediüzzaman’ın özellikle ilk dönem eserlerinden, 1909 telif tarihli Divan-ı Harb-i Örfi isimli eseri ile 1911 telif tarihli Münazarat ve yine 1911 telif tarihli Hutbe-i Şamiye isimli eserleri, küçük hacimleri yanında çözüm bekleyen köklü insani sorunlara gerçekçi öneriler içerir.

Nitekim, Divan-ı Harb-i Örfi isimli eser, her ne kadar bir ihtilal mahkemesi önünde bir savunma gibi görünse de,  hukuki zeminde bir sistem eleştirisidir. Bediüzzaman’ın “hürriyet” istemeyi  “divanelik” görecek kadar özgürlük karşıtlarına söyleyecekleri vardı. 31 Mart hadisesi sebebiyle çıkarıldığı ve beratla neticelenen mahkemeyi,  maksadını ifade için uygun bir  “zemin” olarak görmüş, özellikle hukuk devleti kavramı ile yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı kavramlarının gerekliliğine bu eserde vurgu yapmıştır.

Anayasal parlamenter rejimi, o günkü adıyla Meşrutiyeti ihlal etmeleri sebebiyle padişah başta olmak üzere, yürütme, yargı, yasama, medya ve diğer bütün toplumsal aktörler için meşru bir yönetim çağrısında bulunmuştur. Bediüzzaman bu eserinde ayrıca,

Siyasetin dinsizliğe alet edilmemesi gereğine özellikle dikkat çeker,

Askerin siyasete girmesinin,  tarihte yaşanmış sakıncalarını anlatır,

Hukuk ve kanun tanımayan siyasetin, istibdada dönüşeceği uyarısında bulunur.

Aynı dönem eserlerinden Hutbe-i Şamiye, öncelikle İslam dünyası için adeta yeni bir restorasyon projesidir. İnançta, ahlakta ve medeniyette maddi ve manevi boyutlarıyla topyekün bir yenilenme ve arınma çağrısıdır. Çağımız insanına bir uygarlık ve insanlık dersidir. Bölgesel ve küresel boyutları olan barışçı yapılanma manifestosudur.  Hutbe-i Şamiye eseri, içindeki öngörülerinin gerçekleşmesi için öncelikle İslam coğrafyasını bir umuda, bir uyanışa çağrıdır. Eser sadece Osmanlı ve İslam dünyasının sorunlarına eğilmekle yetinmez, uluslararası ilişkilerin küresel boyutta barış ekseninde yürütülmesi gereği üzerinde durur. Husumetin insanlığa savaş acıları yaşattığını, artık bunun aşılmasını ve barışın ortak payda haline getirilmesini öngörür.

Münazarat eseri ise, tek başına bu sempozyumun konusudur.  Müellifinin eserin girişinde eserine biçtiği misyon “reçete“dir.  Bediüzzaman’ın “Reçetetü’l-avam”  dediği bu eser,  geniş toplum kesimlerinin yaşadığı sorunları çözmenin ve toplumu yeniden yapılandırmanın ilke ve hedeflerini gösterir.

Münazarat, bir bakıma toplumsal ve siyasal sorunların çözümünde başarıyla uygulanabilecek pratik çözümleme belgesidir.

Anayasalı, özgür ve hukuka dayalı parlamenter bir siyasi yapının gerekliliği bu eserde de vurgulanır.

Münazarat, Osmanlı’nın son yıllarında tartışılan makro ve mikro plandaki sorunlara çözüm öngörülerini içerir. Hatta bugünün sorunları için bile bize geçerli bir vizyon sunduğu kolaylıkla söylenebilir.

Münazarat’taki öngörüleri satır başlarıyla saymak gerekirse;

-Çoğulcu sivil ve özgür toplum yapısının güçlendirilmesi ve sivil toplumun siyaset kurumu üzerinde etkin denetleyici olması,

-Topluma “vesayete muhtaç çocuk nazarıyla bakan” yönetim anlayışının terki,

-Bürokratik imtiyazların kalkması,

-imanın hassası olarak vazgeçilmez öneme sahip hürriyetin, mümine yaraşır bir özenle kullanılması ve ayrıca hukuk eliyle düzenlenmesi,

-Eğitimin, akıl - kalp ekseninde yapılandırılması ve finansmanının temini,

-Kültürel ve maddi boyutlarıyla kalkınmanın temini, yerel dinamiklerin bu sürece katılması,

-Yönetimlerin gelir dağılımı ve vergi adaletini gözeten düzenlemeler yapması,

- Gayrimüslim azınlıkların sorunlarının insani zeminde adaletle çözülmesi gibi teklifler içerir.

Münazarat isimli eser, sorunlarıyla yüzleşmesi gereken bir toplumun başvuru kaynağı niteliğinde bir belgedir.

Telif edildiği yüz yıl öncesinin sosyal ve siyasi şartları dikkate alındığında,  Münazarat, çok ileri öngörüleri olan bir yeniden yapılanma projesidir.

Münazarat, yazıldığı tarihte geçerli olan kültürel, sosyal ve siyasi ezberleri bozan bir içeriğe sahiptir.

Bugün,  bu eserin ismi merkez alınarak bir sempozyum düzenlenmesinin sebebi,  eserin ezberleri bozan bu vizyoner içeriği ve çözüm önermedeki özelliğidir.

Bediüzzaman’ın bu eser ile sonuç almaya odaklandığı bazı hedefleri vardı. Ona göre bu hedefleri şu noktalarda toplamak gerekiyordu:

  • Münazarat isimli eseri ile kişisel, sosyal ve siyasi alanda İslami kimliğin yeniden inşasını hedefliyordu.
  •  Yeni yapılanmanın merkezinde insan unsuru bulunmalıydı,
  • İnsan unsuru, siyasi alanda hâkimiyet-i milletin öznesi idi ve milli hâkimiyeti hayata geçirmekle sorumlu idi, 
  • Kişinin bireysel iradesi, anayasalı parlamenter yönetimin kurucu “cüz’ünü”,  çekirdeğini teşkil ediyordu.
  • Siyasal iktidar kadar sivil topluma da sorumluluklar yüklenmeliydi,
  • İttihad- ı  kulup  gerçekleşmeli,
  • Muhabbet-i millinin tesisi sağlanmalıydı,
  • Maarif, yani eğitime gereken önemin verilmeli, akıl-kalp eksenli eğitim anlayışı benimsenmeli,
  • Say’i insani, yani emeğin değerlendirilmesi ve üretime katılmalı,
  • Terk-i sefahet, yani ahlakı öne çıkaran bir anlayış benimsenmeliydi,

Bunların gereği yapılırsa, Ona göre inkılaptan beklenen sonuçlar alınabilecektir, hatta bununla da kalınmayacak, gerçekçi bir medenileşme ile hayatın her alanında yükselme sürecine girilecektir.

Bediüzzaman, Asya ve Rumeli tarlasının bu değişim ve dönüşüme istidadı olduğu inancındadır. Tek şartı vardır:  Siyasetten bilime kadar, hayatın her alanında yeni bir istibdadın gelmemesidir.

Bunun için devlete düşen öncelikli görevi şu üç noktada toplamıştır:

  • İslamın hürriyet-i adilanesini yaşatmak,
  • Milletin kalbi hükünde olan Meclis-i Mebusanı açık tutmak,
  • Fikir ve vicdan hürriyetinin korkusuzca kullanılmasını sağlamaktır.

Bediüzzaman, başta Münazarat olmak üzere, diğer eserlerinde de hürriyet kavramına özel bir anlam yükledi. Hürriyeti, “makina-ı hayatın buharı” ve  “terakkinin zembereği”  olarak niteledi. Özgürlüğün koruduğu teşebbüs serbestisini, toplumsal kalkınmanın ana dinamiklerinden birisi olarak gördü.

Onun nazarında hürriyet, insan olmanın ve insaniyete layık bir hayatın temel değeri idi.

Teşebbüs güç ve cesaretini tetikleyen en büyük dayanak olarak “İslam’ın terbiyesindeki” hürriyeti görüyordu.

Eğer, topluma bu hürriyetçi ortam ve imkân sağlanabilirse, fikir, ahlak ve bilim dünyasında “Eflatunları, İbn-i Sinaları, Bismarkları, Dekartları ve Taftazanileri geride bırakacak” değerlerin yetişeceğine inanmıştı. (İlk Dönem Eserleri,439)

Dün olduğu gibi bugün de hayata geçirilmesi gereken gaye, Onun çizdiği bu büyük vizyondur.

Bu vizyon, “Asya ve Rumeli tarlasında medfun medeniyet-i kadimeyi” (İlk Dönem Eserleri, 432) yeniden hayata geçirmektir.

Bediüzzaman,  fikirlerini ve ortaya koyduğu vizyonu hayata geçirmenin yolunu öncelikle eğitim yapılanmasında aradı.

Akılla kalbin, bilimle dinin terkibini öngören eğitim modelini hayata geçirmek için gerekli gördüğü Medresetü’z-Zehra, devleti ve aydınları halkla buluşturacaktı. Yeni bir kimlik inşasına ek olarak toplumun yeniden yapılanma ve kalkınması için görev üstlenecekti. Çağdaş bir eğitim modeli olarak hayata geçirmek için “elli sene çalışmışım” dediği  “Medresetü’z-Zehra”yı  Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde  beş iktidara teklif etti. İktidarların hiç birisi, bu projeye hayır demedi. Hepsi kabul etti. Hatta tahsisat çıkaranlar, hükümetlerinin yatırım programına alanlar bile oldu. Ne var ki, iç ve dış gaileler sebebiyle zuhur eden maniler,  bu emelin hayata geçmesine izin vermedi. Fakat o hiç ümitsizliğe kapılmadı. “Bir şey tamamen elde edilemezse, tamamen terk edilmez” ilkesi gereğince, eserlerinin okunduğu her yeri “Medresetü’z-Zehra” kabul etti.

Bediüzzaman, Medresetü’z-Zehra emelin yaşatılmasını vefatından sonraya da taşıdı. Münazarat isimli eserini yazdığı 1911’den 100 sene sonra gelenlere,  “ Medresetü’z-Zehrayı”  gerçekleştirmelerini şöyle vasiyet ediyor:

“Ey yüz sene sonra gelenler, şu kalanın başında bir medrese-i  nuriye çiçeğini yapınız. cismen dirilmemiş, fakat ruhen baki ve geniş bir heyette yaşayan Medresetü’z-Zehrayı cismani bir surette bina ediniz” ( ilk dönem eserleri 518.)

Bu vasiyet, söylendiği günden bu yana kendi ifadesiyle “ruhen baki geniş bir heyette”  şahs-ı manevi şeklinde, din- bilim dayanışması temelinde, dünyanın her yerinde, evrensel bir insanlık projesi olarak gelişiyor. Yerine göre bir sohbet evi, yerine göre bir okul, yerine göre bir üniversite halinde genişleyerek tecessüm ediyor ve icraata geçiyor.

Artık ümitsiz olmaya gerek yoktur.  Yeni İbn-i Sinaları, Dekartları selamlamaya hazırlanabilirsiniz.

Bu sempozyum, “Medresetü’z-Zehra” idealini cismani surette icra eden en mükemmel örneklerinden birisidir. Bu sözlerimle hayalcilik yaptığımı kesinlikle düşünmüyorum.

Bediüzzaman, “Medresetü’z-Zehra” modelinde bir eğitime olan inancını yüz sene evvel dile getirdi ve bu inancı, hayatı boyunca hiç kaybetmedi.                                                                           

Eğitime odaklanan görüşlerini “hayal tevehhüm eden”leri hiç ciddiye almadı. Bu konuda geleceğe dönük olarak hiçbir iddiası ve ümidi olmayanlar, Onun nazarında “kurun-u vustanın yadigarları”idi.

Eğitim yoluyla yeni bir kimliğin ve medeniyetin inşasıyla fikirlerinin makes bulacağına,  sahip çıkanların gelip hayata geçeceğine hep inandı. “Ben biliyorum ki, şu kitabın mesaili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.” sözü bu inancın eseri idi.

Değerli arkadaşlarım, yukarıdaki kısa açıklamaların içeriğinden de anlaşılacağı gibi risale metinleri, günü kurtarmaya dönük nasihat metinleri değildir.

Bakınız 6000 sayfalık külliyatın yüzde birini teşkil eden 60 sayfalık bir Münazarat, yazıldığından yüz sene sonra, ülkenin ve dünyanın dört bir yanından gelen yüzden fazla ilim adamını bir üniversitenin çatısı altında toplayabilmiştir.

Demek ki, rahmetli Hulusi Yahyagil’in, Bediüzazaman’a dediği gibi,“hizmet bitmemiştir” ve hala devam ediyor.

İmam-ı Gazalinin düşünce ve eserleri, nasıl Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerine beşiklik yaptıysa, Bediüzzaman’ın eser ve fikirleri de “Asya ve Rumeli tarlasında medfun medeniyet-i kadime”yi yeniden ayağa kaldıracaktır. Yeni bir medeniyete beşiklik yapacaktır.

Bediüzzaman, görüşlerinin hayata geçebilmesi için, kendi ifadesiyle toplumu “vasiye muhtaç” gören yönetim anlayışının terkini istiyordu. Yönetimin,  halkı “vesayete muhtaç çocuk” muamelesi yapmasını şiddetle reddediyordu. Baskıcı ve vesayetçi anlayışa karşı,

  • Hürriyeti herkes için geçerli ahlaki, toplumsal ve siyasi boyutları olan bir değer olarak öne çıkarıyordu,
  • “Marifet ve faziletten” yapılmış “demir yolu”  metaforu ile bilgiye ve ahlaka dayalı, güçlü ve güvenilir toplum yapısı öngörüyordu.
  • Bilgi ihtiyacını karşılayacak kurumsal kaynak ve dayanak ise, “maarif” yani eğitim idi.
  • Eğitim, toplumsal kalkınmanın temel dinamiğini teşkil ediyordu. Medresetü’z-Zehra, sahih bilgiyi topluma taşımanın aracı olacaktı.
  • Bu eğitimden beklenen,  akli ve kalbi boyutlar üzerine yükselen bir kişiliğin inşası idi.
  • Bediüzzaman, sadece eğitim öngörüsü ile yetinmedi; farklılıkları kabullenen demokratik bir sivil toplumu da öngördü.
  • Dili, dini ve ırkı farklı insanların bir arada yaşayabileceğini ve yaşaması gerektiğini savundu. Bediüzzaman, m ü n a z a r a t’ta kullandığı “hâkimiyet-i milleti göstermek gerekir” ifadesi,   merkeziyetçi, tek kişi yönetimindeki bir toplumu, anayasalı parlamenter, katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü bir hukuk devletine dönüştürme anlamına geliyordu. Ona göre,  toplumu istibdat yöntemleriyle yönetmek isteyenler ancak böyle dönüşümle tasfiye edilebilirdi.

Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu bu hedefler, sadece bireyin siyasi hayata katılıp belirleyici olmasıyla sınırlı değildi. Onun sivil ve özgür toplum tercihi, daha büyük hedeflere ulaşmayı amaçlıyordu.  “Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadime”yi (421)hayata geçirmek, insanın önüne konulmuş makro hedeflerden sadece birisi idi. Münazarat, bu öngörünün masabaşı çalışma olmanın ötesinde bir anlam ifade ediyordu. Zira, toplumun nabzı, yerinde tutularak gerçekleştirilmiş bir alan çalışmasının ürünü idi.             

Alan çalışması özelliği ile Münazarat, telifinden yüz yıl sonra,  sosyal, kültürel ve siyasal sorunları, hukuk içinde sivil ve özgürlükçü yöntemlerle çözmenin formüllerini ve pratiğini içeriyor.

popüler cevapdünya atlası