Münazarat’ı Anlama Bağlamında Bediüzzaman’nın Sultan II. Abdulhamid’e Bakışı

Eklenme Tarihi: 03 Şubat 2017

Özet

Bilindiği gibi Münazarat risalesi, meşruti yönetimin meşruiyet ve güzelliklerini şarktaki aşiretlere ders vermek üzere soru-cevap tarzındaki muhaverelerden oluşmuştur. Bu eser sosyolojik olarak bir nevi alan araştırması, tarih açısından da bir çeşit sözlü tarih çalışması olarak kabul edilebilir. Bu eserde sorulan soruların birçoğu Sultan II. Abdülhamid’in şahsiyeti ve uygulamış olduğu politikaların Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki yansımaları ile ilgilidir. Haliyle Münazarat’taki soru ve cevapların bir kısmında yer alan II. Abdülhamid ile ilgili bazı değerlendirmelerin sağlıklı yapılabilmesi için tarihi arka planının bilinmesine ihtiyaç vardır.

Tebliğimiz Sultan II. Abdülhamid ve dönemi ile ilgili genel bir değerlendirme olmayıp Sultan Abdülhamid’in şahsı ve kısmen uyguladığı politikaların Bediüzzaman’ın zihin ve gönül aynasına nasıl yansıdığı ile sınırlı olacaktır. Bu nedenle tebliğimizde aşağıdaki soruların cevaplandırılmasına gayret edilecektir.

Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid ile görüşmüş müdür, neden görüşme talebinde bulunmuştur ve ondan ne istemiştir?

Bediüzzaman’ın Sultan Abdulhami’de karşı olan muhalefetinin mahiyeti nedir?

Bediüzzaman, II. Abdülhamid’i bir taraftan müstebit ve evhamlı olarak nitelendirirken diğer taraftan şefkatli, mazlum ve veli olarak kabul etmesini nasıl değerlendirmek lazım?

Bediüzzaman’ın muhalefeti ile çağdaşı olan diğer muhaliflerin (Namık Kemal, Ziya Paşa, Mehmet Akif, Rıza Tevfik v.b.) muhalefeti arasında herhangi bir fark var mıdır?

Bediüzzaman, II. Abdülhamid’in istibdadı ile İttihat-Terakki yönetimi ve Cumhuriyetten sonraki tek parti istibdadının mukayesesini yapmış mıdır?

Bediüzzaman, sonradan II. Abdulhamit ve istibdada karşı olan tutumundan dolayı pişmanlık duymuş mudur?

Münazaratta, Hamidiye Alayları ile ilgili olarak “Eşkiyalık ve husumet derdiyle mültehap bulunan o vücuda iltihabı tezyid eden hamidilik icra etmek…”[1] tarzındaki yerici ifadeye mukabil, Kürdistan’a yeni eğitim metodunu sokmanın birkaç yolundan birisi olarak Hamidiye Alaylarını gösteriyor.[2] Ayrıca “Biçare vilayatı şarkıyenin bedevi aşairini Hamidiye Alayları ile en yüksek bir derece-i askeriye ve medeniyyeye onları sevk etmesi”[3] şeklindeki övücü ifade birbiriyle nasıl telif edilebilir?

Abstract

UNDERSTANDİNG THE “MÜNAZARAT”–BEDİÜZZAMAN’S VİEW OF SULTAN ABDÜLHAMİD II.

As is well known the booklet “Münazarat” consists of conversations in ‘question-and-answer’ form that are meant to instruct the tribes in the East about the legality of consitutional government and its benefits. This text can be considered from two angles. For sociologists it is an area study whereas for historians it is a work of oral history. The majority of the questions that are being posed are linked to the person of Sultan Abdülhamid II and the policies that he implemented. Indeed, in order to come to a correct assessment of Abdülhamid II who contributed to some of the questions and answers in the Münazarat it is necessary to know the historical background.

In my paper I will not attempt a general assessment of Sultan Abdülhamid II and his time but limit myself to the topics with which Bediüzzaman was concerned at that time. In this context the following topics will be considered:

Why did Bediüzzaman wish to speak with Sultan Abdülhamid and what did he want from him? (Here I will make a brief assessment about his request that the Medresetü’z-Zehra and the Yıldız Sarayı be converted into a university.)

How should we interpret the Bediüzzaman’s opposition against Sultan Abdülhamid?

 Considering that Bediüzzaman characterised Abdülhamid II as despotic and delusional how should we assess his preparedness to regard Abdülhamid II as compassionate, oppressed and protective?

Is there a difference between the opposition of Bediüzzaman and the opposition of other figures (Namık Kemal, Ziya Paşa, Mehmet Akif, Rıza Tevfik etc.)?

How does the despotism of Abdülhamid II compare with the despotism of the İttihat-Terakki regime and of the one-party rule in the Republic of Turkey?

Did Bediüzzaman later feel regret about his behaviour towards Abdülhamid II and his despotism?    

Bediüzzaman II. Abdülhamid İlişkisi

Sultan II. Abdülhamid 1876 yılında I. Meşrutiyeti ilan etmek üzere tahta çıktıktan iki yıl sonra yani 1878 yılında Bediüzzaman dünyaya gelmiştir.[4] Bu duruma göre Bediüzzaman’ın ömrünün otuz bir senesi bu padişahın devr-i iktidarına tekabül etmektedir. Henüz on dört yaşında iken yönetim ve siyaset ile ilgili konularla meşgul olduğunu Münazarat isimli eserindeki şu sözlerinden anlıyoruz: "İnkılâptan on altı sene evvel (1892) Mardin cihetlerinde beni hakka irşad eden bir zata rast geldim. Siyasetteki muktesid mesleği bana gösterdi. Hem o vakitte Kemal’in Rüya’sıyla[5] uyandım.”[6] Demektedir.

Bitlis’te Vali Ömer Paşa’nın konağında iki yıl kadar kalan Bediüzzaman bu süre zarfında onun kütüphanesinden ziyadesiyle istifade etmiştir. Bilahare on yıl ikamet edeceği Van’a geçen Bediüzzaman öğrendiklerini tatbikata koyma arayışına girdi. Bu arayışlar sırasında fen ilimleriyle din ilimlerinin beraber okutulacağı “Medresetüzzehra” adını verdiği üniversite düşüncesini kuvveden fiile çıkarma arzusu belirmeye başladı. Hükümetin bu husustaki desteğini alma ümidi ile zamanın Van valisi İşkodralı Tahir Paşa’nın teşvik ve referansıyla 1907 yılında İstanbul’a gitti.

Doğuda kurulmasını istediği üniversite ile ilgili müracaatını Mabeyn-i Hümayuna sundu. Ancak ilgililer bu isteğine karşı lakayt kaldı. İstanbul’a intikalinden yaklaşık iki ay sonra Fatih’teki Şekerci Han’da ikamet etmeğe ve ikametgâhının kapısına “Burada her suale cevap verilir, her müşkül hallolunur; fakat sual sorulmaz” levhası çoğu kişinin dikkatini çekmiştir. Giyiminden, sözlerinden ve pervasızlığından evhamlanan hükümet tarafından birkaç defa tutuklanmış, bilahare serbest bırakılmıştır. Ancak takibat sona ermemiş nihayet Toptaşı Tımarhanesine gönderilmiştir. Bediüzzaman’ın bu süre zarfında o günün şartları içinde Sultan ile şifahi bir görüşmesi olmamıştır. Haliyle cereyan eden bütün bu hadiselerden II. Abdülhamid’in haberdar olduğuna dair herhangi bir delil bulunmamaktadır.

Bediüzzaman’ın İstanbul’da bu dönemde yoğun bir siyasi hayat yaşadığını aşağıdaki olaylardan anlıyoruz. Meşrutiyetin ilanına verdiği destek, 31 Mart Hadisesindeki yatıştırıcı rolü, Divan-ı Harpte yargılanması, gazetelerdeki makaleleri, meydanlardaki nutukları, cemiyetlere üye olması, Meşrutiyet aleyhindeki tepkiyi yatıştırmak maksadıyla Sadrazamlık aracılığıyla, kendi imzası ile Doğu illerindeki aşiret ağalarına ve nüfuzlu şahıslara gönderdiği telgraflar keza, Meşrutiyet lehine medrese talebeleri ile yaptığı görüşmeler. Bütün bu sayılanlar Bediüzzaman ve II. Abdülhamid ilişkisi çerçevesinde irdelenmesi gereken başlıklardır. Ancak, metni fazla uzatmamak için daha çok Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid’i direk olarak konu ettiği yazılar üzerinde odaklanacağız.

Bediüzzaman ve Sultan Abdülhamid ilişkisini incelerken başvuracağımız başlıca kaynaklar şunlardır:

            1- Eski Said döneminde (Meşrutiyet döneminde) yazmış olduğu makale, müdafaalar ve kitapları,

            2- Risale-i Nur’un neşir tarihinden itibaren yani ikinci Said Dönemi Eserleri,

            3-Bediüzzaman’ın yakınında ve hizmetinde bulunan talebelerinin anlattıkları.[7]

Meşrutiyetin ilanından üç gün sonra İstanbul’da bilahare Selanik Hürriyet Meydanı’nda tekrar ettiği Hürriyete Hitap başlıklı nutkunda “yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i peygamber..”[8] demek suretiyle Sultan Abdülhamid’i Hz. Peygamberin halifesi olarak gördüğünü tespit ediyoruz.

24 Mart 1909'da Volkan Gazetesinde[9] yayınlanan  “Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır” başlıklı makalesinde Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid’e şahsi mesaisini, malını ve sarayını halka feda etmesini tavsiye ediyor. Bu tavsiyesini çağın anlatım tekniğine uygun olarak gördüğü bir rüya şeklinde estetik bir üslup ile gazetede neşrediyor.

Rüya âleminde padişahı gördüğünü ve ona ömrünün zekâtını Ömer-i Sani[10] (v.720) mesleğinde sarf etmesini, böylece meşruti yönetimin ve biatin gereği olan halkın teveccühünü kazanacağını söylediğini beyan eder.[11]

Ayrıca şefkatli[12] bir şekilde yani kan akmasına fırsat vermeden meşrutiyeti kabul ettiği gibi bir nefret merkezi haline gelen Yıldız’ı da (saray), gönüllerin sevgilisi haline getirmesini tavsiye eder. Bunun gerçekleşebilmesi için ise, Yıldız Sarayı’na zebanilere benzettiği eski paşalar yerine rahmet meleklerini hatırlatan muhakkik âlimlerle doldurmasını ve böylece “darü’l-fünun”a benzetmesini ayrıca İslami ilimleri ihya etmeği, meşihat ve hilafeti hakiki mevkiine yükseltmesini önerir.[13]

Bediüzzaman, Milletin kalb hastalığı olan dine karşı lakaytlığını ve kafa hastalığı olan cehaletini, iktidar ve serveti ile tedavi ve telafi etmesi istikametinde yol gösterir. Bunun neticesinde sönük olan Yıldız’ın Süreyya (Ülker yıldızı) kadar parlayacağını ve Osmanlı hanedanının hilafet vasıtasıyla etrafa adalet nurunu saçan bir yapı olma özelliğini kazanacağı istikametinde görüş bildirir.[14]

Sonuç

Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid devrini istibdat devri olarak nitelendirmiştir. Ancak onun zamanında yapılan bütün bu baskıları onun şahsının eseri olarak görmemiştir.  Eserlerinin muhtelif yerlerinde şefkatli oluşuna vurgu yapmış, şahsi idaresi anlatılırken “mecbur olduğu istibdâd" ifadesini kullanmıştır.

Bediüzzaman, bir kısım çağdaşlarının yaptığı gibi işi Abdülhamid düşmanlığına vardırmamış ömrü boyunca baskı ve zulümlere karşı çıkmıştır. Her dönemde istibdad kılık değiştirmiş renkten renge girmiştir. Bediüzzaman, düşmanlık yaptığı istibdada olan karşı duruşunu her dönemde ortaya çıkarmıştır.  Bu bağlamda,  Namık Kemal'in Abdülhamid'i tenkit ettiği Hürriyet kasidesini değerlendiren Bediüzzaman,

"Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhây-ı hürriyet
Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten."


Beytindeki şiddetli tenkide 1930 idaresinin daha müstahak olduğunu şu sözlerle ortaya koyar: "Şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya layık iken, o tokada müstehak olmayan, gayet mühim bir zatın (yani Abdülhamid'in) yanlış olarak yüzüne savrulmuştur.” Demek suretiyle Sultan Abdülhamid’i müdafaa etmiştir.[15]

[1]B. Said Nursi,  İçtima-i Dersler, Zehra Yayıncılık, s. 84. 2006 İstanbul.
[2] A.g.e. 543.
[3] B. Said Nursi, Münazarat, s.357-58. Yeni Asya Yay. İstanbul 2010.
[4] Bediüzzaman’ın doğum tarihi ile ilgili ayrıntılı bir çalışma için bkz. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=SaidNursi&Subsection=DogumTarihi
[5] Namık Kemal’in 1908’de Mısır’da yayınlanan Rüya adlı makalesinden bahsetmektedir.  Tanzimat edebiyatçıları bazı özlemlerini rüyada görürmüş gibi yazarlardı. Ziya Paşa’nın Rüya’sı bkz. Ziya Paşa, Edib-İ Muhtere Merhum Ziya Paşanın Rüyası Dersaadet, Kasbar Matbaası 1326 (1910) 1. Baskı; Ethem Pertev Paşa’nın Habname’si gibi Namık Kemal’in Rüya’sı da özlediği isteklerinin sanki rüyada görülmüşüdür.
[6] Münazarat s. 296.
[7] Bu husus ile ilgili geniş bir değerlendirme için bkz. Addülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said-iş Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı, C.I, ss. 176-186. İstanbul 1990.
[8] İçtimai Dersler s. 22.
[9] Volkan Gazetesi S. 83-84, s.2-3
[10]Ömer-i Sani ile Ömer bin Abdülaziz kastedilmektedir.  Yönetimdeki adaletinden dolayı ikinci ömer manasında Ömer-i Sâni lakabı verilmiştir. Bediüzzaman tam dindarlık ile tam siyasetçiliğin bir arada olamayacağını izah ederken Ömer bin Abdülaziz ile Mehd-i Abbasi’yi bu hususta istisna tutar
[11] İçtima-i Reçeteler, s. 541
* Burada Sultan Abdülhamid, tıpkı Hz. Osman'(R.A) ve Hz. Hasan gibi, elinde gücü, kuvveti ve askeri bulunmasına rağmen kan dökülmemesi için, gerek II. Meşrutiyetin ilanında ve gerekse 31 Mart hadisesinde çatışmaya müsaade etmemiştir.
[13] A.g.e. s.541
[14] A.g.e.aynı yer
[15] Daha geniş bir değerlendirme için bkz. Akmet Akgündüz, Blinmeyen Osmanlı, s. 287 (171. bahis).

 
popüler cevapdünya atlası