Münazarat Perspektif Pozitivizme Karşı Kur’an Modeli: Din ve Bilimin İmtizacı

Eklenme Tarihi: 04 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Şubat 2017

 

  1. Pozitivizmin Felsefi Arka Planı

Modern pozitivizmin doğmasında deney bilimlerinin son yüz yıllardaki gelişmelerinin büyük payı olmuştur. 18. Yüzyılın sonlarıyla 19. Yüzyılın başlarında Fransız bilginleri kimya ve fizyoloji alanlarında büyük ilerlemeler sağlamışlardı.  Yeniçağın başlarında önce Kepler ile Galile’nin sonra da Newton’un getirip yerleştirdikleri bilim ilkeleri ve yöntemleri yavaş yavaş bütün doğa alanlarına uygulanmıştı. Bütün bu gelişmeler dünya ve hayat görüşümüz bakımından ne gibi bir anlamı vardı? Artık doğanın bütün alanları pozitif bilimlerce işlendiği için, bundan böyle insanın dünya ve hayat görüşünde ancak pozitif bilimlerin bilip doğruladığı tasarımları kullanmanın zamanı geldi denmiştir. İşte bu görevi Auguste Comte üstlenecektir.

Auguste Comte (1798-1857) bir yandan kültür bilimini pozitif bir bilim yapmaya çalışmış, öbür yandan da bütün pozitif bilimlerin olgularını, yasa ve yöntemlerini belirtmek işine girişmiştir.  Fransa’da Montpellier’de dinine sıkı sıkıya bağlı Katolik bir aileden gelen Comte’nin felsefesi son yıllarda dine kayan bir biçim aldı. Bu dinin Tanrısı ve dogmaları yok. Tanrı yerine insanlık geçmiştir.   Metafizik yön kaldırılmıştır ama kült yönü bırakılmıştır: Bu dinin Katolikliği pek andıran ibadetleri, yortuları, kutsal eylemleri ve rahipleri var. Auguste Comte’nin ana düşüncesi şöyle özetlenebilir: Ancak fenomenleri bilebiliriz. Fenomenler konusundaki bilgilimiz de mutlak değil, relatiftir. Bir olayın özünün ya da gerçek nedeninin ne olduğunu arayıp sormanın anlamı yoktur. Biz ancak bu olayın “art arda geliş” ve “benzerlik” bakımından öteki olaylarla olan ilişkilerinin ve ne olduğunu sorabiliriz.  Böyle bir sorunun da anlamı vardır. Değişmez olan bu ilişkilerden benzerlik bakımdan olanlarına “kavramlar”, art arda geliş bakımından olanlarına da “fenomenlerin yasaları” deriz.  Bütün bilimsel bilginin anlamı da, fenomenlerin yasalarını öğrenerek, sonra bunların yardımıyla gelecek fenomenleri önceden bildirebilmektir.

Pozitivizmin gördüğü ve göreceği iş, bilimsel bilginin bu anlamını kavrayıp ona göre davranmaktır; bu amaca uymayan bütün “teolojik” ve “metafizik” öğeleri bilimsel bilgiden uzaktır. Ona göre bu pozitif dönemden önce, kendisinin “teolojik” ve “metafizik” dediği iki dönem gelip geçmiştir. Teolojik dönemin ilk basamağında bütün var olanları canlı gören fetişizm, ikinci basamağı olan politheizm’de görünmeyen varlıklar kabul edilir. Gelişmenin üçüncü basamağı olan momontheizm’de bir sürü Tanrı tek bir Tanrıda kaynaşıp birleşmişlerdir. Bu tek Tanrı hem evreni yaratmıştır. Hem de burada olup bitenleri aralıksız olarak yürütmektedir; gerektiğinde kendisinin yaratmış olduğu düzeni mucizelerle bozabilir diye düşünülür. (Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1980, s. 464-466)

Bu görüşe göre, deneyle sağlanamayan her bilgi, teolojik veya metafiziktir. Pozitivizm, toplumu bilimsel bilgi ile düzenlemek amacındadır. (BOLAY, S. Hayri, Felsefî Doktrinler Sözlüğü. (2. Basım) İstanbul: Ötüken Neşriyat. 1981, s.226-230.)

 

  1. Pozitivizmin Osmanlıda Yansımaları (Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemleri)

Pozitivizmin kurucusu olan Comte, bir de "İnsanlık Dini" adını verdiği bir din kurar. Hatta "Pozitivizmin İlmihali" diye bir de ilmihal yazar.  Üstelik bu eser, P. Erman tarafından Türkçeye tercüme edilir ve Comte, Gülhane Hattı'nın ilanından sonra "müstağrip" M. Reşid Paşa'ya bir mektup göndererek kurduğu yeni din için Türkiye'yi hazırlamasını ister." (Bolay, Age, s. 229).Comte M. Reşid Paşa'ya 4 Şubat 1853 cuma günü yazdığı mektupta şöyle demektedir:

“Pozitif din (...) batı'da çıkmış olmakla beraber, İslam’ın doğuyu bu dinin kabul edilmesine daha iyi hazırladığı kabul edilmelidir. Filozofların üstler tarafından anlaşılamadığı için altlara hitap etmeye zorlandığı batı'daki girişimin doğurduğu anarşik karışıklığa yol açmadan bu nihai oluşum doğu'da üstün gelebilir. Müslüman dehanın tarihsel olarak değerlendirilmesi sonucunda, ilk şaşkınlıklarını üzerinden atan bu kişilerin pozitif dini, temel kaygılarının umulmadık çözümü olarak göreceklerine kuşkum yok. (...) doğrudan doğruya İslam dininden pozitivizme geçerek kendilerini insanlık sevgisi ve evrensel mutluluğu dizgeleştiren büyük peygamberlerinin şerefli takipçisi hissedecekler." (Düşünen Siyaset, İstanbul, 2004, s.288-293)

Tanzimat’tan sonra Osmanlı Devletinde materyalizmin ve pozitivizmin etkisi birçok sahada gözükmeye başlamıştır. Özellikle sayısını bilemediğimiz kadar yabancı okulların açılması, “funun-u müsbete” diye isimlendirilen fen bilimlerinin okutulması, ancak bunların pozitivisit bir bakış açısıyla sunulmaya başlanması, Avrupa’ya özellikle Fransa’ya gönderilen öğrencilerin orada yaygın olan pozitivist görüşten etkilenmeleri pozitivizmin yayılmasına sebeb olmuştur. Aslında Comte’nun bakış açısı, Osmanlının neden geri kaldığını tartışan aydınlar için bir çıkış yolu olarak gözükmüştür. Bu düşünce bilim ile din arasında, gelişme ile din arasında ters bir orantı olduğu fikrinden doğmuştur. Buradaki temel yanılgı Comte’nin içinde çıktığı Hıristiyanlığa karşı cephe almasının, bizim aydınlarımız tarafından İslam’a uygulanması olmuştur.  Çünkü Ortaçağ’da Batının geri kalmasına sebep olan Kilise Hıristiyanlığıdır. Bilim ve bilim adamına düşman olan bu zihniyet, Batı toplumunun dinde reform gerçekleştirmesine sebep olmuştur. Bir taraftan da Comte gibi filozofların da bu boşluktan yararlanarak bilimin de gelişmesiyle yeni bir insani din oluşturmalarına sebep olmuştur. Halbuki İslam dininin kendisi en son ilahi dindir ve bu dinin ana kaynaklarında bilimi engelleyici, terakkiyi sekteye uğratıcı hiçbir nassa rastlamak mümkün değildir. Üstelik bu dinin Kutsal Kitabı Olan Kur’an ilk ayetleri oku ile başlamakta, kalemle yazarak öğrenmeye dikkat çekmektedir. İnsanın her zaman çalışmaya, öğrenmeye, düşünmeye teşvik eden bir dininin elbette Hıristiyanlık gibi ilerlemeye engel olması mümkün değildir. Ancak yanlış bir kıyas, Türk aydının gittikçe dinden uzaklaşmasına, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte dine karşı cephe almanın bir devlet politikası haline gelmesine sebep olmuştur. Pozitivizmin etkisi sadece bilim öğretimiyle kalmamış, daha büyük etkisi de edebiyat üzerinde görülmüştür. Edebiyatın bir nesli şekillendirmede ne kadar etkili olduğu izahtan varestedir. Bu konuda yapılan araştırmalar, Birinci ve İkinci Tanzimat neslinin tam olarak pozitivist olmasalar bile, pozitivist ve materyalist yazarlardan yaptıkları tercümelerde pozitivizme iyi bir zemin hazırladıklarını göstermektedir. Ziya Paşa ve Namık Kemal ise kendileri pozitivist olmasalar bile, Monlesquieu, J. J. Rousseau. Voltaire gibi 1789 Fransız İhtilali'nin meydana gelişinde önemli bir rol oynayan filozofların eserlerini Türkçe'ye tercüme ederek pozitivizmin Türkiye'ye girmesine yardımcı olmuşlardır.   Onların bu eserleri aydınlarımız üzerinde bir hayli etkili olmuştur. Pozitivizmin edebiyatta karşılığı demek olan "naturalizm"in en tanınmış temsilcileri olan Emile Zol, Guy de Maupassant'ın eserleri ile Ernest Renan, H. Taine gibi pozitivist filozofların eserlerinin Türkçe'ye tercümesinin bu tesirde önemli bir rolü vardır.

İlk tanınmış Türk pozitivisti ise Beşir Fuat'tır (1852-1887). Beşir Fuat, pozitivizmin kurucusu Auguste Comte'un ve onun muakkipleri olan Littre, Claude Bernard, Spencer, Stuart Mil ve Lewes'in hemen bütün eserlerini okumuş ve benimsemiştir. Ayrıca materyalist ve ateist Ludwig Buchner'in de onun üzerinde önemli tesirleri vardır. Beşir Fuat, hayatı boyunca çevresindeki insanlara onların eserlerini tavsiye eder.

Çeşitli dergilerdeki yazılarıyla, neşrettiği veya neşredemediği halde devrin aydınları arasında elden ele dolaşan eserleriyle, pozitivizmin ve naturalizmin Türkiye'deki ilk tanınmış temsilcisi olan Beşir Fuat'ın, hem Abdülhak Hâmit, Recâizade Mahmut Ekrem, Sami Paşazâde Sezai, Muallim Nâci, Ahmet Mithat Efendi gibi çağdaşları üzerinde hem de Tevfik Fikret. Hüseyin Rahmi, Halit Ziya Uşaklıgil, Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ziya Gökalp gibi daha sonra gelen nesil üzerinde ciddî tesirleri olmuştur.

İstanbul'da bilek damarlarını keserek ve nasıl öldüğüne dair notlar tutarak 35 yaşında intihar eder ve cesedini de Tıp Fakültesi'ne armağan eder.

Beşir Fuat’ın pozitivist fikirlerinin etkisi Servet-i Fünûn Edebiyatı'nda (1896-1901) görülür. Servet-i Fünûncuların hemen hepsi pozitivist bir anlayışa sahiptir. Halit Ziya, Mehmet Rauf. Hüseyin Cahit Yalçın ve Ahmet Şuayp'ın nesirlerini, Tevfik Fikret ile Cenap Şahabettin'in şiirlerini incelediğimiz zaman onların pozitivizmin esaslarını kendileri için adeta bir "âmentü" haline getirmişlerdir.

Servet-i Fünun devrinden kısa bir süre sonra 1908'de II. Meşrutiyet ilan edilir.  1909'da II. Abdülhamit tahttan indirilip yönetim tamamen İttihat ve Terakki Partisi'nin eline geçer. Bu önemli olay pozitivizmin Osmanlı coğrafyasında güçlenmesine ve daha hızlı yayılmasına sebep olur. Çünkü İttihat ve Terakki'nin önde gelen simaları pozitivist bir anlayışa sahiptir.  Bu yüzden ittihatçılar ülkenin tanınmış bütün pozitivistlerini önemli makamlara getirirler. II. Meşrutiyet'ten sonra ülkenin idaresi ve özellikle eğitimi, tamamen pozitivistlerin eline geçmiştir. İmparatorluğun bütün eğitim sistemine onlar hâkimdir. Baha Tevfık, Abdullah Cevdet, Ömer Seyfettin, Sahabettin Süleyman, Memduh Süleyman, Bekir Fahri, Rıza Tevfik, Ahmet Şuayp, Hüseyin Cahil, Ziya Gökalp bunların en tanınmışlarıdır.

Meşrutiyet devrinde yaşayan Beşir Fuat'ın, II. Meşrutiyet devrindeki en büyük takipçisi pozitivist, materyalist, naturalist akımın savunucusu Baha Tevfik'tir. Baha Tevfik (1884-1914) Beşir Fuat'ın Türkçe'ye tercüme edip, kamuoyunun baskısından çekinerek o devirde yayımlayamadığı Ludwig Buchner'in "Madde ve Kuvvet"ini yayımlar. Bütün eserlerinde pozitivist, materyalist, ateist, Darvinist fikirlerin propagandasını yapar.

Bütün mesaisini Türkiye'de pozitivist değerlerin yerleşmesi için harcar. Çok genç yaşta ölen bu zeki, hareketli yazarımızın, Ömer Seyfettin, Ya-kup Kadri, Şahabettin Süleyman gibi edebiyatımızın en tanınmış simalarının fikirlerinin şekillenmesinde büyük rolü olur. Mesela, Ömer Seyfettin'in naturalist hikâyeci Guy de Maupassant'ı çok beğenmesi, ideal sanatçı olarak görmesi, yine naturalist romancı Emile Zola'yı severek okuması, Gustave Flaubert'i kendisine örnek alışı ve Beşeriyet ve Köpek, Bûsenin Şekl-i İptidâisi, Tuğra, Kesik Bıyık, Pireler, Herkesin İçtiği Su, Pamuk İpliği, Gurultu gibi birçok hikâyesindeki pozitivist, ateist ve Darvinist yaklaşımları, toplum olaylarını hep akılcı açıdan ele alma alışkanlığı, eski töreler ve geleneklere karşı çıkışı önemli ölçüde Baha Tevfik tesiriyledir.
 

Bu devirde Servet-i Fünun, Ulûm-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Felsefe Mecmuası, Piyano Mecmuası, Düşünüyorum Mecmuası, Zekâ Mecmuası, Dr. Abdullah Cevdet'in çıkardığı İçtihat Mecmuası gibi mecmuaların da pozitivizmin Türkiye'ye girmesinde ve yerleşmesinde önemli rolleri olmuştur. 

 

  1. Pozitivizmin Cumhuriyet Döneminde Etkileri

Cumhuriyet devrinde ise 'pozitivist anlayış, katı şekliyle kafalara ve müesseselere yerleşme imkânı bulmuş, adeta bir inanç sistemi haline gelmiştir. Bunun tesirleri Cumhuriyet devri edebiyatında ve edebiyatçılarında açıkça görülür. Bu nesilde metafizik endişe, ahlâkî dram, kudsiyet ve ulviyet duyguları mevcut değildir. Bu devirde açıkça dinî duygular aleyhinde edebî eserler de kaleme alınmıştır. Cahit Sıtkı ve Orhan Veli’nin şiiri Türk edebiyatında dinî duygunun kayboluşunu çok güzel gösterir. Bu devir edebiyatında, pozitivizmin etkisiyle din duygusunun yerini, onun tam zıddı olan bir duygu, dünya duygusu alır.

O nesil bu duyguyu "hayat sevgisi", "yaşama sevinci" gibi tabirlerle adlandırır. Andre Gide'nin "Dünya Nimetleri" bu neslin el kitabı olur. Aşk duygusu, yerini şehvet ve çapkınlığa terk eder". "Bu devir edebiyatında din, aşk ve aile duygulan gibi tarih temi de sükût eder. Maziye karşı kuvvetli bir reaksiyon olduğu için gençlikte tarih duygusu kalmaz. Gençliği, Türk tarihinden soğutmak için edebiyat kitaplarına millî mehafir değil, en kötü sahneler alınır".

Bu devrin edebiyatçıları Halide Edip'ten Yakup Kadri'ye, Behçet Kemal'den Kemalettin Kamu'ya, Cahit Sıtkı'dan Orhan Veli'ye, Bedri Rahmi'den Oktay Rıfat'a.. Turgut Uyar'dan Cemal Süreyya'ya.. Nazım Hikmet'ten Kemal Tahir'e, Sabahattin Ali'den Sait Faik'e kadar büyük bir çoğunluğu pozitivizmin tesiri altında kalır.

Bu devirde Necip Fazıl, Peyami Safa, A. Hamdi Tanpınar gibi birkaç edebiyatçımız istisna edilirse, millî ve mânevî değerleri işleyen, pozitivizmin tesirinden önemli ölçüde kurtulmuş yazarlarımız ancak 1950'li 1960'lı yıllardan sonra yetişmeye başlar.

Osmanlı modernleşmesi, yüzü batıya dönük ama kendi köklerine de bağlı kalmayı

deneyen entelektüel teşebbüsü ifade etmektedir. Bu düşünce geleneğindeki intelijensiya

Avrupa’nın ilerleyişine hayran kalmış ve ilerlemenin temelinde entelektüel çabanın olduğu

inancıyla Avrupa’daki felsefi hareketlere sarılmıştır. bu pratik kaygının temelinde şüphesiz

terakki (ilerleme) anlayışının çok büyük etkisi vardır. Aynı dönem de Avrupa’daki pozitivist

söylemin içeriğini doldurduğu bu kavramın sihirli gücüne inanılmış ve son dönem Osmanlı

düşüncesinde sıfat olarak en gelenekçiden en modernist entelektüele kadar bu anlayışın etkisi

altında çalışmalar yapılmıştır. Sonuç olarak bu dönem pozitivist bilincin kültürel yaşamımızın

her boyutunda hazır bulduğumuz bir paradigma olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Diyebiliriz

ki Osmanlı düşüncesinin cumhuriyet dönemine en büyük mirası bu bilinçtir. Cumhuriyet

döneminde bu bilinç daha radikal bir şekilde düşünce hayatının her boyutuna nüfuz etmiştir.

Birey dünyaya geldiği andan itibaren bir bilinç içerisine doğar ve bu bilinç onun düşünce ufkuna hâkim olur. Kişinin bu bilinci bir tarafa bırakıp farklı pencereden bakabilecek yanılgı gibi görünmektedir. Çünkü bilince tepki oluşturma teşebbüsü bile o bilincin bir ürünü

olarak ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı pozitivist bilincin hâkim olduğu Türk düşüncesi ve

onun etkileriyle oluşan entelektüel ve sosyal hayat içerisindeki birey bu etkinin altında

şekillenmiştir diyebiliriz. (Kahraman, Yakup, “Son Dönem Osmanlı Düşüncesinde Felsefi Yapı: Pozitivist Paradigma’nın İnşası”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt:4, sayı, 18, yaz, 2011 s. 351) Ayrıca bkz: (Güzel, Cemal, “Türkiye’de Maddecilik ve Maddecilik Karşıtı Görüşler”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Ankara, C.19, s. 63-81), (Selçuk Çıkla, “Baha Tevfik’in Hayatı, Yazarlığı, Mizacı ve Felsefeciliği, Muhalif, Asi ve Sıradışı I”, Tarih ve Toplum, İstanbul, 2003, C. 39, s. 234, s, 371-377)

 

  1. Said Nursi’nin Pozitivizme Karşı Önerdiği Model

Said Nursi içimde doğup büyüğü Osmanlı Devletinde yaşayan Müslümanların okullarda okutulan müsbet bilimlerin pozitivisit bir bakış açısıyla okutulmasından, edebiyatımızdaki pozitivist ve onun yansıması olan naturalist görüşlerden etkilenerek dinden uzaklaşmaya başladığının farkındadır. Bu nedenle Nursi, çok yönlü bir çalışma yürütür. Yazdığı ilk eserlerine baktığımızda insanların zihinlerine oluşan pozitivisit, natüralist etkileri giderme çabasında olduğu görülmektedir.  Onun1911’de kaleme aldığı ilk eserlerinden Muhakemat’ta “Unsuru’l-Akide” başlıklı bölüm’de başta tevhid olmak üzere diğer iman esasları ele alınmaktadır. Marifetullah için dört yol bulunduğu, bunun üçünün tasavvuf, kelam ve felsefe olduğunu, üçünün de “taarruz-u evhamdan masunbu yüzden kendisinin dördüncü yol olan “mirac-ı Kur’ani” yolunu takip ettiğini bildirmektedir. Bu bölüm dikkatle okunduğunda Tanzimat’tan itibaren etkili olan, İkinci Meşrutiyet ile daha çok yayılma zemini bulan pozitivist, materyalist ve natüralist akımların ileri sürdükleri temel fikirleri çürütecek argümanları ortaya koyulduğu görülmektedir. Burada inayet ve ihtira delilleriyle kâinatın tesadüfen meydana gelmediğini ispat eder. Maddenin ezeli olduğu, zerrelerin hareketinden nevilerin oluştuğunu iddia eden materyalist görüşleri çürütür ve şöyle der: “Madde dedikleri şey ise, suret-i mütegayyire, hem de hareket-i zaile-i hadiseden tecerrüd etmez. Demek hudusu muhakkaktır.” Ona göre Allah’ın ezeli olduğunu zihinlerine sığıştıramayanların her yönden ezeliyete aykırı olan maddenin ezeli olduğunu iddia etmeden şaşılacak bir iddia olduğunu dile getirir. Burada ayrıca tabiat ve kanunların Allah’ın yarattığı kanunlar olduğunu izah ederek natüralist anlayışlara cevap verir. Ayrıca öldükten sonra dirilme inancını ifade eden Haşri ispat eder. (Nursi, Said, Muhakemat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2001, s.122-163)

Yine o yıllarda kaleme aldığı “Mesnevi-i Nuriye isimli kitabı da, tamamen pozitivist ve natüralist akımların tesirlerini ortadan kaldırmak için kaleme alınmış inançla ilgili, özellikle de tevhid ile ilgili küçük risaleciklerden oluşmuş bir eserdir. Ayrıca Onun 1.Dünya Savaşı yıllarında kale aldığı İşaratu’l-İ’caz isimli tek ciltlik tefsiri de Kur’an’ı ağırlıklı olarak iman esasları çerçevesinde açıklayan bir tefsirdir. Bu eserlerinde Nursi’nin okumuş olduğu fen-bilimleri ile din bilimlerini birleştirdiği, bilimi tevhid bakış açısıyla yorumlayarak bilimin içeresinden Allah’ın varlık, birlik ve isimlerine giden yolu gösterdiği görülmektedir. Ancak bu dönem eserleri, o döneminin kültür ve dil yapısına uygun olarak daha muğlak ifadelerle doludur, bunu Nursi’nin kendisi de ifade eder. Said Nursi, zihninde tasarladığı bu Kur’an metodunu sadece eserlerinde kullanmakla kalmaz, aynı zamanda bunu bir eğitim metodu olmak üzere Doğu Bölgelerinden başlayarak yaymak ister.1911 yılında bizzat kendisi Sultan Reşad ile görüşmüş ve Medresetüzzehrâ’nın inşâsı için kendisinden söz almıştır. 1913 yılında bu üniversitenin temelini atmış, fakat I. Dünya Savaşı münasebetiyle bu projenin tamamlanmasına imkân bulamamıştır. 2 Mart 1923 tarihinde Medresetüzzehrâ hakkında kanun teklifi verilmiş, 200 mebusun 163’ünün rey vermesiyle kanun teklifi kabul edilmiş, ancak yine de üniversitenin inşası gerçekleşememiştir. Bu inançsızlığı bir din haline getiren pozitivist anlayışın toplum üzerindeki etkilerine karşı geliştirdiği Medresetü’z-Zehra projesi’nin en önemli yönü, din ile bilimin birlikte okutulmasıdır. Bu Medreselerin eğitiminde fen ve din ilimlerinin birlikte okutulmasını amaçlayan Nursi, Münazarat isimli eserinde bunu anlatmak için, “Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derç” ifadesini kullanır ve bu mezcdeki hikmeti de şöyle açıklar:

Dört kıyas-ı fasit ile hâsıl olan safsatanın zulmünden muhakeme-i zihniyeyi halâs etmek, meleke-i feylesofanenin taklid-i tufeylâneye ettiği mugalâtayı izâle etmek” der ve devam eder:

Vicdanınziyası, ulûm-udîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” Haşiye’de ise o kıyaslar şöyle izah edilir:  

İşte o kıyaslar: Mâneviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak. Hem de bazı fünûn-u cedideyi bilmeyen ulemanın sözünü ulûm-u diniyede dahi kabul etmemek. Hem de fünun-u cedidede mahareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek. Hem de, selefi halefe, maziyi hale kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasit kıyaslardır.”

Said Nursi’nin bu projesi, Arapça sarf nahiv, mantık, felsefe, kelam, fıkıh, tefsir gibi ilimlerin okutulduğu ve Osmanlı döneminin son yüzyılında ilgisizlikten ve ıslah edilmemekten iyice yozlaşan medreselerdeki eğitim ile “fünunun-u cedide” diye isimlendirilen, fizik, kimya, biyoloji vs. gibi ilimlerinin “mezc ve derc” edilmesini öngörmektedir. Ayrıca Medresetüzzehra projesi için zikredilen, “Dâru'l-muallimîni muvakkaten şu dârülfünun dairesinde merkez kılmak, mezc etmektir. Tâ ki, intizam ve tefeyyüz ondan buna geçsin ve fazilet ve diyanet, bundan ona geçsin; tebâdül ile herbiri ötekine bir kanat verip zülcenaheyn olsun.” İfadeleri de aynı bu mezc planının önemli bir yönüne işaret ediyor. Daru’l-muallimin öğretmen yetiştiren kurumlardır. Ancak bu kurumlarda sadece yeni bilimler okutulmaktadır. Eğitim dili Arapçadır. Daru’l-fununda ise, özellikle 1871’de kapatıldıktan sonra 1900 yılında tekrar açıldığında “ulum-u aliyeyi diniye” bölümü de ilave edilmiştir. Bunlar bugünün ilahiyat fakültelerine denk gelen bölümler olarak görülebilir. Said Nursi’nin Münazarat’ı kaleme aldığı yıl meşrutiyetin ilk yılları olduğuna göre bu durumu gayet iyi bildiği anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Daru’l-mualliminin o zamanlarda Van’da da var olduğu bilinmektedir. Muhtemelen Said Nursi bu üniversitenin de kendi teklif ettiği projenin içine katılmasını istemektedir.  Bu iki kurum da modern batı eğitim sistemine göre düzenlenmiş kurumlardır. Medrese ilimleri de bunlarla birlikte okutulduğunda talebeler iki kanatlı olarak yetişecektir. Bu iki kanatlı insanın nasıl oluşacağını ise, “Vicdanınziyası, ulûm-udîniyedir.Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder”cümlesiyle dile getirmektedir. Buna göre, insanın vicdan ve kalbinin ışığı, din ilimleridir. Bunlar medreselerde uzun yıllar süren bir eğitimle alınmaktadır. Ancak “fünun-u müsbete” denilen fizik, kimya, biyoloji, fizyoloji gibi bilimler medreselerde okutulmadığı için Nursi’nin ifadesiyle buradan yetişen öğrenciler tek kanatlı bir kuşa benzemektedir. Buralardan yetişen insanlar taassup sahibi insanlar olmaktadır. Bilimsel gelişmeleri anlayamamakta, hatta büyük bir cehaletle karşı bile çıkabilmektedirler. Aynı şekilde Batı tipi sadece müsbet bilimlerin okutulduğu okullardan yetişen insanlar da, aklı aydınlanan ancak kalp ve vicdanı aydınlanmayan insanlardır. Bunlar da tek kanatlı olmaktadır. Buradan yetişen insanlar da dini ilimlerden habersiz olduklarından “hile ve şüphe” doğmaktadır. Yani sadece müsbet bilimleri okumak, din ilimlerden habersiz olmak hilece bir şüpheci insanlar yetiştirmektedir. Çünkü böyle bir insanın aklın aydınlanmasına önem veren bir kimsedir. Böyle bir insan pozitivist anlayışın ülkemizdeki yansımasından başka bir şey değildir. Nursi’nin bir başka eserinde dikkat çektiği gibi, insanın aklı, eğer sağlam inanç ve dini değerlerin ışığından mahrum edilirse bu durumda akıl ifrat bir durum içerisine girer, bu aklı taşıyan insan, “hakkı batıl, batılı hak gösterecek kadar aldatıcı bir zekayayı malik olur. (Nursi, Said, İşaratu’l-İcaz, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, s.24) Bu anlayış aynı zamanda Osmanlı devletinin kalkınmasının, terakki etmesinin sadece müsbet bilimleri tahsil ederek elde edileceğine inanılmasının bir sonucudur. Tam da pozitivist düşüncenin istediği budur. Bu durum, Osmanlının son döneminde idarecilerin ve eğitimle meşgul olanların özellikle Fransa ve Amerika’nın eğitim sisteminin çok etkisinde kaldığını göstermektedir. Zaten Osmanlı döneminde de başka İstanbul olmak üzere Anadolu’nun birçok yerlerde yüzlerce yabancı kolejler ve okullar açılmıştır. İşte Said Nursi, Medreselerin gittikçe gözden düştüğü, müsbet bilimlerin okutulduğu okulların revaçta olduğu bir dönemde yaptığı bu teklif, toplumun dinden uzaklaşarak terakki edeceğine inanan pozitivist projeye karşı teklif ettiği alternatif bir projedir.

Burada Nursi, projesinin en önemli maksatlarından birisini açıklamaktadır. Onun hedefi, pozitivizmin etkisinde kalan ve gittikçe de yayılan müsbet bilimlere yeni bir yorum getirmektir. Müsbet bilimler ile medrese ilimlerinin mezc ve derc edilmesini isteyen Nursi, bu mezc de ne gibi bir hikmet olacağını da açıklığa kavuşturur. Ona göre dört fasit kıyas ile meydana gelen safsatanın zulmünden, zihnin muhakemesini kurtarmak, filozofane melekenin tufeylane taklide ettiği mugalatayı (yani, laf cambazlığını, yanıltmacayı) izale etmek ancak böyle bir projeyle mümkündür. Nursi buradaki ifadesinde Tanzimatla birlikte pozitivisit akımların etkisinde kalan bilimi o anlayışla yorumlayan, edebiyata bu bakışı yansıtan bu yüzden toplumda büyük yaralar açan bir hastalığı tedavi etmeyi amaçlamaktadır. Nursi burada “taklid-i Tufeylane” ifadesiyle pozitivisit filozofların Türk aydını tarafından nasıl asalakça ve küçük çocuklara yakışır bir taklit içinde olduklarını söylemektedir. Bu anlayış insan zihninde dört yanlış kıyas ile safsata ortaya çıkarmıştır. İnsan aklının bundan kurtulması gerekmektedir.

 Bu fasit kıyaslardan birisi, “Maneviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak”dır. Yani, Avrupa’nın sanayi ve teknolojik bakımdan ilerlemesine bakarak, bunun ancak dinden uzaklaşma ile olabileceğini söyleyenlerin sözlerine kulak vermek ve bu görüşü kabul etmektir. Halbuki maddi bilimlerde uğraşanların, maneviyatta söyledikleri sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Bu yüzden Comte ve takipçilerinin başta Hıristiyanlık olmak üzere İslam’a da karşı olup, artık dinlerin döneminin bittiğini söylemesinin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü onun sözünü dini bakımdan delil olarak kabul etmek imkânsızdır.

İkinci yanlış kıyas da, “fünûn-u cedideyi bilmeyen ulemanın sözünü ulûm-udiniyede dahi kabul etmemek” cümlesiyle ifade edilmektedir. Yeni ilimleri bilmeyen âlimlerin din konusunda söylediklerini kabul etmemek de yanlıştır. Ancak din ilimlerini bilen insanların, yeni ilimleri öğrenmesi taassubun kırılması ve ufkunun açıl olması açısından önem arz etmektedir.

Bir başka yanlış kıyas da, “Hem de fünun-u cedidede mahareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek” şeklinde dile getirilmektedir. Buna göre, pozitif bilimlerde uzmanlaşan bir kimsenin aldanıp, dini hususta da kendine güvenmesi, ileri geri laflar etmesi, din konusunda ahkâm kesmesi yanlıştır. Zaten bunların dini hususlarda söyledikleri sözler de geçerliliği olmayan sözlerdir.

Dördüncü yanlış kıyas da, “selefi halefe, maziyi hale kıyas edip haksız itirazda bulunmak” olarak ifade edilmektedir. Yani eski ile yeniyi mukayese etmemek gerekir. Yeni dönem yeni dönemin şartlarıyla, önceki dönemlerde kendi şartları içinde değerlendirilmelidir.

Said Nursi’nin bu projesi şartların uygun olmamasından hayata geçirilememiştir. Ancak Nursi, Van’dan Barla’ya sürgün olarak gönderildikten sonra zor şartlar altında telif etmeye başladığı Risale-i Nur eserlerinde akıl ve kalbi, iman ile bilimi, din ilimleriyle fen ilimlerini mezcetmiş, adeta medresetüzzehra projesini eserlerine taşımıştır. Kastamonu’da bir grup öğrencinin, “Bizi Halıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” sorusunu üzerine verdiği cevapta okunan bütün fenlerin, kendine has lisanıyla sürekli Allah’tan bahsettiği, Halık’ı bize tanıttırdığını söyler ve muallimleri değil, o fenleri dinlemelerini tavsiye eder. Sonra da bilimlerin nasıl Allah’tan bahsettiğini anlatır. (Nursi, Bediüzzaman, Asa-yı Musa, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, s. 22-25)

Nursi’nin orada sunduğu bakış açısı eserlerinde sıkça yer alan “mana-yı harfi” bakış açısıdır.  Yani, positivist bakış açısının tersine her bilim bize Allah’ın varlığını, birliğini ve isimlerini tanıtmaktadır. Önemli olan bakış açısıdır. Pozitivism niçin ile değil, nasıl ile ilgilendiği için insanları tek Allah inancından ve ona bağlı ahlaki öğretilerden uzaklaştırmaktadır. Nursi, bu tahribatı önlemek için bütün mesaisini iman üzerine teksif eder yeni yetişmekte olan gençlere Kur’an’a dayalı akli deliller ile tevhid inancını ispat eder.

Sonuç: Said Nursi, Tanzimat’tan Cumhuriyet ve sonrasına kadar Müslüman toplumumuzun İnsanın Rabbi ile bağını kesen pozitivisit akımların tesirinde olduğunu bilmektedir. Bu bilimin pozitivist yorumu eğitim yoluyla ülkemize girmekte ve yayılmaktadır. İşte Nursi’nin Osmanlı’nın son döneminde teklif ettiği ve Cumhuriyet döneminde de ısrarını sürdürdüğü Medresetüzzehra’nın özellikle Doğu bölgelerinde açılmasını istemesi bu açıdan değerlendirilmelidir. Buna göre Nursi, bilim ve dini birleştirdiği, medrese ismiyle isimlendirdiği üniversitede önce Osmanlı Coğrafya’sında sonra Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan insanların bilime düşman olmayan, ancak bilimin pozitivisit yorumunun etkisinden kurtulan, dinin bilim ile ters düşmediğini bilen ve bu yüzden hem taassuptan hem de, hile ve şüphe gibi hastalıklardan kurtulan nesiller yetiştirmeyi hedeflemektedir. Aradan yüzsene geçmesine rağmen, hala bilim pozitif bakış açılarıyla okutulmaktadır. Bu da insanın varlık algısını değiştirmekte kâinatın ve insanın niçin yaratıldığı sorusuna değil, nasıl olduğu sorusuyla ilgilenmesini netice vermektedir. İnsanların kâinatta yaratılan kanunları keşfetmekte, ondan istifade etmekte, ama kanunların Allah tarafından konulduğu gerçeğinden habersiz bir şekilde yaşamaktadır. Bilimin gelişmesiyle ortaya çıkan teknolojinin bir kısmı insanlığın hizmetinde kullanılırken, önemli bir kısmının insanlığın tahrif edilmesi için kullanıldığını dünyamızın yaşadığı büyük savaşlar ve öldürülen yüz milyonlarca insanlar ispat etmektedir. Bu yüzden bütün müsbet bilimlerin ve sosyal bilimlerin positivist, materyalist ve naturalist ve Darwinist bakış açılarından kurtulması, tevhid bakışıyla yeniden yorumlanması gerekmektedir. Nursi bize bu yorumun en güzel tarzını eserlerinde göstermektedir.

 Said Nursi’nin Medresetüzzehra projesinde bilim ile dinin imtizac ettirilmesi teklifi, her ne kadar bir üniversite çatısı altında gerçekleştirilmiş olmasa da, onun telif etmiş olduğu eserler sayesinde milyonlarca insan, bilimin inançtan uzak pozitivisit yorumundan kendilerine kurtarma şansını elde etmişlerdir. Ancak günümüze geldiğimizde bu projenin Müslüman ülkedeki insanların Müslümanca, mümince bir bakış açısına sahip olmaları için hayata geçirilme zarureti vardır. Pozitivisit bakış açısı bize çok pahalıya patlamıştır. İnançtan mahrum ya da zayıf inançlı yetişen insanların terör ve anarşiye kaydıklarını zaman göstermiştir. Bu toplumun insanların imanını kurtarmak için her türlü fedakârlığı yapan,  insanların dünyevi ve uhrevi mutlulukları için çalışan, onları anarşi ve terörden kurtulmak için gayret gösteren, bunun için projeler üreten Bediüzzaman’ın doğru anlaşılıp projesine sahip çıkılması sadece ona karşı bir vefa borcu ödeme değil, aynı zamanda toplumumuzun, gençliğimizin geleceği için de bir zorunluluktur

popüler cevapdünya atlası