MÜNAZARAT OKUMALARI: MÜTERCİM-İ HAYALİNİN TERCÜMESİ

Eklenme Tarihi: 29 Nisan 2020

Serdar BİLGİN

“Tabiatımdaki İfrat Cihetiyle Düşündüğümden Mütercim-i Hayalinin Tercümesi”

Münazarat Müzakereleri kapsamında bugün “Tabiatımdaki İfrat Cihetiyle Düşündüğümden Mütercim-i Hayalinin Tercümesi” üzerinde durmaya çalışacağım inşallah! Konuyu iki adımda ele almak istiyorum.

Birinci adım: Tabiatımdaki İfrat Cihetiyle Düşünme

İkinci Adım: Mütercim-i Hayalinin Tercümesi

İlk adımızı atalım inşallah! İnsanın tabiatı değince ne anlamalıyız?  İnsanın tabiatını, bir insanı diğerlerinden ayıran ve onu kendisi yapan özelliklerin meydana getirdiği yapı olarak değerlendirebiliriz. Bu yapıyı etkileyen nefis, irade, akıl, mizaç, huy ve karakter gibi iç etkenler; çevre, dil, coğrafya, kültür, aile vb dış etkenler sayabiliriz. Biz bugün Üstadın tabiatı üzerinde duracağız inşallah.

Konya girizgâh yapmadan, sizlerden bir yıldız böceği ile bal arısını tasavvur etmenizi rica ediyorum. Malumunuz Risale-i Nurda da geçiyor.

Ey Arkadaş,

"Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder."

Yıldız böceği ve bal arısı üzerinden düşüncelerimizi kurgulamaya devam ediyoruz. Karanlığın vahşetinden yıldız böceğine sığınan azametli bahtsız bir kıta var. Bu kıtaya Güneş’in aydınlığını getirmek isteyen bir yürek var. Münazarat, böyle bir yüreğin kalp atışlarıdır.

Yıldız böceği ışığını, aydınlığını Güneş’ten alır, nefsinde bir lem'acıkla iktifa eden Yıldız böceğine güvenildiğinde, o yıldız böceği ahbaplarını ve sevdiklerini karanlığın vahşetine gark eder. Yıldız böceğinin ışığının geçici olduğu, menbaının Güneş olduğu hakikatini idrak etmek burada önemli. Üstat, böyle bir hakikat üzerinden kurgu yapıyor, fâni vücudunu, o vücudu kendisine veren Hâlıkın yolunda feda eden bir bal arısı gibi çalışıyor. Malumunuz bal arısı çalışkandır. Her daim hakka hizmet halindedir. Münazaratı tam bu noktada Bâşid Dağının, Ferrâşîn Ovasının, Beytüşşebap Deresinin kovanlarından çıkıp bütün İslam âleminin sofrasına sunulmuş bir bal olarak değerlendirebiliriz. Hatta tüm Risale-i Nur külliyatına bu nazardan bakabiliriz. Bir bal arısı edasıyla hareket eden Üstadın bir iman davası vardı, tabiatında ön plana çıkan diğergamlığı ile bitmez tükenmez bir ümidi vardı. Her koşulda ümitvardı.Hayat-ı dünyeviyesini, fâni vücudunu, o vücudu kendisine veren Hâlıkın yolunda feda eden bir bal arısı edasıyla yaşamıştır. Gençleri, hastaları ve ihtiyarları nazar-ı dikkate alarak onların dertlerine deva olabilecek risaleler te’lif etmiştir. Sahipsiz bir kavim olarak nitelendirdiği Kürtler için Münazarat’ı, ulemanın içinde bulunduğu perişan durumu görerek Muhakemat isimli eserlerini yazmıştır. Büyük ekseriyeti sömürgeleştirilen ilim ve teknik yönden ciddi bir tedenniyi yaşayan, zihni ve kalbi ümitsizlik hastalığıyla mefluç olmuş İslam aleminin dert ve devalarının birlikte zikredildiği Hutbe-i Şamiye isimli hutbesi de diğergamlığı ile bitmez tükenmez bir ümide sahip oluşuna ispat hükmündedir.

Buraya kadar Üstadın bir iman inşası çabasında olduğunu ifade etmeye çalıştım. Aksi halde onun davası siyasi bir dava değildi. Münazarat’a bu bakış açısı ile bakılması ve değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Münazarat’ta Üstat, sosyal içtimai bir alanda Allah’ın isimlerinin tecellilerini gösterme gayreti içerisinde.

Şimdi zihnimize şöyle bir soru düşüyor. O halde Üstadın tabiatındaki ifrat ciheti ifadesini nasıl anlamalıyız?  Şu ana kadar ifade ettiklerimiz çerçevesinde ifrat ifadesini; Üstadın iman inşası sürecinde dur durak bilmeyen temposu ve zamanın kısa, mekânın vahşi, yazmanın da acele olduğu bir şeraitte yaşadığı ciddi bir zihin ve düşünce yoğunluğu olarak değerlendirebiliriz.

Şimdi ikinci adımımızı atalım inşallah.

İkinci Adım: Mütercim-i Hayalinin Tercümesi

Bir karanlık var. Azametli bahtsız bir kıta var. Ümmetin dağılmış kalpleri var. Asrın ve coğrafyanın ilmî, içtimaî, siyasî, ideolojik ve tarihî şartlarını da göz önünde bulundurarak çıkış kapısını aralamaya çalışan, yoğun bir fikir cereyanı içerisinde yol alan, zihni müşevveş, vücudu yarım hasta bir seyyah var. Zamanın kısa, mekânın vahşi, yazmanın da acele olduğu bir portre var karşımızda. Böyle bir portre çerçevesinde cemiyeti imânî nokta-i nazardan onarma ve güçlendirme gaye-i hayali var. Münazarat’ın böyle bir gayeye vesile olarak karşımıza çıktığını ifade etmiştik.

Münazarat, alışılmışın dışında bir eser. Kendine has bir üslûbu ve dili kullanma şekli var. Metin istibdat-meşrutiyet-i meşrua ekseninde tematik yaklaşımı üzerinden soru-cevap-tartışma-muhakeme etme şeklinde ilerliyor. Yerinde bir muhakeme var, yerinde bir alan çalışması var.Sorunlara yerinde ve gerçek muhataplarıyla çözümler aranmış, toplumsal sorunlara gerçekçi ve uygulanabilir yaklaşımlar öngörülmüş bir araştırma metni özelliği taşıyor. Yazıldığı zamanın şartlarını aşan öngörülere de şahit olduğumuzu eklemeliyim.

Münazarat, içinde yaşadığı şatları gerçekçi bir şekilde yansıtıyor, bir coğrafyanın, bir toplumunun nabzını tutmayı biliyor, yerelden genele İslâm ümmetinin temel sorunlarının kalıcı ve köklü olarak nasıl çözümlenebileceğini dair sosyal tahliller sunuyor.

Üstadın metinde üslûp endişesi taşımadığını ancak manayı da lafza feda etmediğini görüyoruz. Düşüncelerini inşa sürecinde kullandığı kelimeler; hitap ettiği, karşılık aradığı muhatap dikkate alınarak özenle seçilmiştir. Toplumu ilgilendiren en temel sosyal meselelerin ön plana alındığını, bu yüzden de hakikatlerin yalın, açık ve edebi bir kaygı olmadan direkt ifade edildiğini söyleyebiliriz. Metnin sosyolojik bir tahlil olması hasebiyle, muhatapları da dikkate alınarak yalın ve açık bir üslup kullanıldığı, bu nedenle de Üstadın hakikatlere edebi kaygıların perde olmasından kaçındığı kanaatindeyim.

Buraya kadar Münazarat ile ilgili genel bir çerçeve çizdim ve eserin ağırlığını ortaya koymaya çalıştım. Üstat, eserin ağırlığı ekseninde yaşadığı zihni yoğunluğunu Türkçe olarak ifade etmeye çalışıyor. Malumunuz Üstadın ana dili Kürtçedir.  

İnsanda kaderin sikkesi lisandır. Bir meyve fıtri özelliklerini bir çekirdekte ya da bir madde atomunda saklıyorsa insanlık da kendi birikim ve tecrübelerini lisanında saklar ve nakleder. O nedenle bir insanın ya da bir toplumun ana dili, o insanın ve toplumun mazi ve istikbalini içinde saklayan bir kaderi gibidir. İnsan, anasından öğrendiği dil ile karakter kazanır. Ana dil, kalbin sözüdür. İnsanın tabiatının dilidir. Şahsiyetin, karakterin, kalbin ve vicdanın dilidir. Eserlerin Türkçe ve Arapça olmasına karşılık Üstat da Kürtçe düşünmenin fıtri bir hal aldığını ifade etmeliyiz. İfade-i meramı, mütercim-i hayalinin tercümesini etkileyen unsurlardan biri de budur. Münazarat, Kürt olduğu gibi, aynı halde Türk, aynı vakitte Araptır. Arap abasını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürttür. Kürtçe düşünen, Türkçe ve Arapça yazan bir müteffekir ve entelektüelle karşı karşıya olduğumuzu ifade etmeliyim.  Üstat, eserinde kendisinin Kürt olduğunu, Kürtçe düşünüp Arapça ve Türkçe yazdığını, Türkçeyi de iyi kullanamadığını, bundan kendisinin de rahatsız olduğunu belirtiyor.     O nedenle Üstat, Türkçenin sarf nahivini bilmediğinden, mânâya giydirdiği üslûbun düğmelerinin pek karışık olduğunu, başkasının tashîhine de katiyen râzı olamadığını, zîrâ, külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözünün sözleri ile hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmediğini, sözlerinden tevahhuş ettiğini ifade ediyor. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemiye; kalbinin sözünün iyi anlamamasından veya lisânının diline âşinâ olamadığından gem vuruyor, mütercim-i hayâlînin tercümesinde, hattatın imlâsında, tâbiin tâbında, mütâliin fehminde bâzan yanlış düşmekle, güzel bir hakikatin çirkinleştiğinin altını çiziyor.

Bu ifadeleri, imanı bir tevazu geleneğinin yansıması olarak değerlendiriyorum. Ancak bir cihetten Kürtçe düşünüp Türkçe yazmanın zorluğunu, diğer cihetten de ifrat derecesinde ciddi bir zihin ve düşünce yoğunluğunu düşündüğümüzde ifade merama etkileri elbette olacağını ifade ederek sözlerimi bitirmek istiyorum.                                                                                             

popüler cevapdünya atlası