MÜMİNİN GÜNLÜK HAYATINDA İHLÂSIN ÖNEMİ

Eklenme Tarihi: 16 Nisan 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

 

Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim ÜyesiProf. Dr. Musa K. YILMAZ'ın Din Hizmetleri ve İhlas Sempozyumu tebliğidir

Özet

Allah insanı eşref ve bağımsız olarak yaratmıştır. O kadar ki, mecbur bırakılmazsa kimseye boyun eğmek istemez. Ancak insanın başkalarına kulluk yapmaktan kurtulması, bir olan Allah’a ibadet etmesiyle mümkündür. Başka bir deyimle, özgür olmak isteyen bir insan sadece Allah’a ibadet ettiği zaman gerçek özgürlüğe kavuşmuş olur. Çünkü Allah’a gerçek kul olan bir kimse, başkalarına asla kulluk yapamaz. Bunun da bir tek yolu vardır: O da Allah’a yaptığı kullukta ihlâslı davranmasıdır. Dünyayı bir ubudiyet mihrabı tasavvur ederek, ibadetine kimseyi ortak yapmamasıdır.

Mümin bir insanı ihlâslı olmaya teşvik eden hususların başında Allah’ın hâkim-i mutlak olduğunu bilmesi gelir. Hiç kimsenin olmadığı yede Allah’ın var olduğunu, gözetleyip kolladığını bilen bir mümin, yaptığı işlerde Allah’a karşı daha samimi olur. Bir diğer husus da, Allah’ın insan ameli için takdir ettiği mükâfatı bilmesidir. Amelinin karşılığında cenneti ve rü’yetüllahı düşünen bir mümin, gösterişe yönelemez. Başkalarının vereceği taltifi Allah’ın lütuf ve ihsanlarıyla mukayese ettiği zaman daha çok samimi davranmaya yönelir. Yanlış hareketlerinin ve riyaya kaçan gayri samimi amelinin cehennemle cezalandırılacağını bilmesi de insan samimiyetine ayrı bit motivasyon kazandırır.

Anahtar Kelimeler: İhlâs, samimiyet, Allah rızası, riya ve gösteriş.

 

Giriş

“İhlâs” kelimesi lügat itibariyle “kurtuluş” manasındadır. İhlâslı insan da, “Allah’ı bir kabul eden, ona ortak koşmayan” anlamındadır. Bu yüzden tevhidin simgesel suresi olan Kur’an’ın 112. Sûresine “İhlâs Suresi” denilmiştir. Çünkü bu Sure-i celile kadar Allah birleyen ve onu her türlü noksan sıfatlardan münezzeh kılan başka bir örnek yoktur. Dolayısıyla bu Sureyi inanarak okuyan bir mümin tevhidi sadece Allah için tanımlamış olur. Bu açıdan bakıldığında kelime-i tevhid aynı zamanda kelime-i ihlâs manasına da gelir.[1] Hatta bazıları, “Halis insan, içinde bulunduğu tereddütlerden kurtulan ve kalbini safi kılmış olan insandır” demişlerdir.[2] İhlâs aynı zamanda “ihtisas” anlamına da gelir. Buna göre amelini Allah için halis hale getiren kimse, amellerini Allah’a tahsis eden kimse anlamına da gelmiş olur.[3]

İslam âlimleri ihlâs için birçok tanımlar yapmışlardır. Mesela ilk dönem işârî müfessirlerinden olan Ebû Muhammed Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’ye göre bir insanın ihlaslı sayılabilmesi için hem gizli hallerinde hem de halka açık hallerinde sadece Allah’a yönelmelidir.[4] İhlâsı ve halis insanları tanımlayan başka âlimler de olmuştur. O tanımlardan birisi şudur: “İhlâs sadece Allah’a yönelmek ve onu kastetmektir. Yani itaatiyle sadece Allah’a yaklaşmaktır ve ameline herhangi bir mahlûku ortak yapmamaktır.”

Galiba ihlâsı kazanmak konusunda yapılan en kapsamlı tanımlardan birisini de Bediüzzaman yapmıştır. Şöyle der: “Hakkı batılın savletinden kurtarmak, nefsini ve enaniyetini ve yanlış düşündüğü izzetini ve ehemiyetsiz, rakabetkarane hissiyatını terk etmekle ihlâsı kazanır, vazifesini hakkıyla ifa eder.”[5]

 

İhlâsın Önemini vurgulayan Ayet ve Hadisler

Müminin hayatında ihlâsın önemine ve İhlâssız amelin boş olduğuna delalet eden çok sayıda ayet ve hadis vardır. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Hâlbuki onlara, şirkten uzak olarak yalnız Allah’a ibadet etmeleri, namazı hakkıyla ifâ etmeleri, zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte sağlam, dosdoğru din budur.”[6] Ayette yer alan “Yalnız Allah’a ibadet etmeleri” (لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ) ifadesi, ibadette niyetin ne kadar önemli olduğunu, kurtuluşa vesile olması için ibadetin sadece Allah’a yapılması gerektiğini ifade etmektedir.[7]

İlginç olan diğer bir ayet de şudur: “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O azizdir, gafurdur (üstün kudret sahibidir, affı ve mağfireti boldur).”[8] Ayette geçen (أَْسَنُ عَمَلاً)’den maksat, “hanginiz daha halis niyetli” anlamındadır. El-Fudayl b. Iyâd şöyle demiştir: (أَْسَنُ عَمَلاً)’den maksat, “en doğru ve en halis olan” demektir. Kendisine, “Ey Ebû Ali, bir ameli en doğru ve en halis yapan nedir?” dediler. Fudayl, “Bir amel eğer halis olsa fakat doğru olmazsa makbul olamaz. Aynı şekilde bir amel doğru bile olsa fakat halis olmazsa yine makbul olmaz. Halis olan amel, Allah için yapılan ameldir. Doğru olan amel ise Sünnet-i seniyyeye uygun olandır” dedi. Sonra şu ayeti okudu: [9]Artık kim Rabbine ahirette kavuşacağını umuyorsa, makbul ve güzel işler yapsın ve sakın Rabbine ibadetinde hiç bir şeyi O’na ortak koşmasın."[10]

Nitekim bir başka ayette Allah şöyle buyuruyor: “Onların yaptıkları her işin üzerine varıp, hepsini toz duman edeceğiz.”[11] Bu ayetten anlaşıldığına göre “toz duman edilecek olan” ameller, şeraite aykırı olan amellerdir. Yine Şeytan ile yapılan muhaverede Şeytan Allah’a şöyle diyor. “Öyle ise, senin izzetine yemin ederim ki ben de onların hepsini şaşırtacağım. Ancak Senin ihlâsa erdirdiğin kullar bundan müstesnadır."[12] Burada da yine, şeraite uygun olarak ve Allah için ibadet edenlerin şeytanın tuzağına düşmeyecekleri ve dolayısıyla kurtuluşa erecekleri ifade edilmiştir.

Hz. Ömer’den rivayet edilen ve Sahih-i Buhârî’nin başına konulan bir rivayette Resûlüllah (s) şöyle buyuruyor: Ameller ancak niyetlere göredir; herkes niyetine göre sevap veya ceza alır. (Söz gelimi) kimin hicreti, Allah ve Resûlünün rızası ve hoşnutlukları dairesinde ise, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne yönelik sayılır. Kim de nail olacağı bir dünya veya nikâhlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye yöneliktir.[13]

Ebû Ümâme’den nakledilen bir hadise göre bir adam Resûlüllah’ın (s) yanına gelerek, “Yâ Resûlellah! Bir adam menfaat elde etmek için ve “desinler” diye gazaya geliyorsa onun için ne vardır?” dedi. Resûlüllah (s), “Onun için hiçbir şey yoktur” dedi. Adam sorusunu üç kere tekrarladı; Resûlüllah (s) aynı cevabı verdi. Sonra, “Allah, sadece kendisi için ve onun rızasını elde etmek uğruna yapılan amelden başka amel kabul etmez” buyurdu.[14]

Diğer taraftan, Zeyd b. Sabit’ten gelen hadiste Resûlüllah (s) şöyle buyurmuştur: “Allah, benim sözümü işitip de başkalarına tebliğ eden kimsenin yüzünü ağartsın! Çünkü fıkıh içeren hadisleri ezberleyen nice adamlar fakîh değillerdir. Bir Müslüman kişinin kalbi, şu üç meziyete sahip olduğu müddetçe hıyanet, kin ve husumet besleyemez. Ameli tam ve ihlâs ile Allah için yapmak, Müslümanların başındakiler için hayır dilemek ve Müslümanların cemaatinden ayrılmamaktır.”[15]

Kâdî Ebu’t-Tayyib et-Taberî şöyle der: Ben Resûlüllah’ı (s) rüyamda gördüm ve: “Bu hadisteki duayı sen mi yaptın Ya Resûlellah?” diye sordum ve hadisin tamamını onun huzurunda okuyunca mübarek yüzünün parladığını gördüm. Resûlüllah (s) tebessüm ettikten sonra bana, “Evet, o hadisi ben söyledim” buyurdu.[16]

 

İhlâs ve Niyet İlişkisi

Hz. Ömer’den gelen Buharî hadisinde niyete, dolayısıyla ihlâsa büyük vurgu yapılmıştır. Çünkü amelde ihlâssızlık yapmak veya ihlâslı olmak tamamen niyetle ilgili bir meseledir. Eğer niyetimiz halis olmazsa yaptığımız amellerin hepsi uçar gider. Bu yüzden İmam Şafiî gibi müçtehit âlimler, amelin heba olmaması için, abdest ve zekât dâhil bütün ibadetlerde niyeti şart koşmuş, talaffuzunu da müstahap kabul etmiştir.

Evet, sadece hicret değil, bütün ameller niyete göredir.İnsan hicret etmek istediğinde niyeti, sadece Allah ve Resûlü (s) olursa, bunun karşılığı olarak Allah ve Resûlü’nü bulur. Bu namazda da, oruçta da, zekâtta da hep böyledir. Hâlbuki niyeti Allah olmayan bir insan, bütün çabalarına rağmen, söz gelimi, eğer hicretten maksadı bir kadınsa, bütün o meşakkatler cismaniyete ait zevkler uğruna çekildiği için, bir manada katlandığı her şey heba olup gider.

Başka bir deyimle, sadece cismaniyetini yaşayan, hep bedenî hayatla oturup kalkan ve hiçbir zaman vicdanın ve ruhun sesine kulak asmayan bir insan, namaz kıldığında boş yere oturup kalkacak, şurada-burada ömrünü beyhude tüketecek ama asla hayatını Cenâb-ı Hakk’ın rızasına göre ayarlayan insanların elde ettiği neticeyi elde edemeyecektir. Başka bir hadislerinde de Resûlüllah (s), “Müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır” buyurmuştur.[17] Zira insan, ne kadar gayret ederse etsin, niyetindeki amelin tamamını yakalayamaz. Allah ise, fazl ve kereminden, yapılan amelden ziyade, içteki niyete göre muamele etmektedir. Dolayısıyla, insanın niyetinin, ona kazandırdığı, elbette yaptıklarından daha fazla olacaktır. İşte bu yönüyle de müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır.

Hatta iyiliklerde sadece niyetin kazandırdığı çok şey vardır. Meselâ bir insan, bir haseneye niyet eder de onu yapamazsa yine bir sevap alır. Eğer onu yaparsa, durumuna göre bazen on, bazen yüz, bazen de daha fazla sevap kazanır. Hâlbuki kötülükler, niyette kalsa günah yazılmaz, yapıldığı zaman da sadece bir günah yazılır.[18]Bediüzzaman bu hadisi şerh ettikten sonra şöyle der:İşte, ey gàfil insan! Bak, Cenâb-ı Hakkın fazlına ve keremine! Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bâzan yetmiş, bâzan yedi yüz, bâzan yedi bin yazar. Hem, şu Nükteden anla ki, o müthiş Cehenneme girmek ceza-i ameldir, ayn-ı adldir; fakat Cennete girmek, mahz-ı fazlıdır.”[19]

Niyetin mahalli kalptir. Kalbin insan ameli için ne kadar önemli olduğunu şu hadis göstermiştir: “Dikkat edin Ey insanlar! İnsanın bünyesinde bir et parçası vardır; eğer o ıslah edilirse bütün vücut ıslah olur. Eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin; o kalptir.”[20]Niyetle insanın âdet ve alışkanlıkları, birer ibadet hükmüne geçer.Akşam yatarken gece ibadetine niyetli olan bir insanın, uykudaki solukları dahi zikir yerine geçer.[21] Zaten böyle olmasaydı, bu kadar az zamanda, bu kadar az amelle cennet kazanılabilir mi?

Sonuç olarak eğer mümine ebedî bir hayat verilecekse, bu onun ebedî kulluk niyetine bahşedilmiş bir lütuf olacak ve dolayısıyla da ona ebedî cenneti kazandıracaktır. Diğer taraftan, kâfir için de durum aynı şekildedir. Yani o da ebedî cehenneme müstahak demektir. Biz müminler, kalbimizdeki ebedî kulluk niyetine binaen cennete konuluyoruz. Kâfir de niyetindeki ebedî nankörlük azmiyle cehenneme ithal ediliyor. Görülüyor ki, amellerin en küçüğünden en büyüğüne kadar bütününe değer ve kıymet kazandıran ve âdeta onlara hayatiyet veren ancak ve ancak niyettir.

Denilebilir ki, insan niyetine göre ceza veya mükâfat görür. Çünkü Allah, kulların sakladığını da açığa çıkardıklarını da bilendir. “Peki, o insan, kendisinin ve malının akıbetini hâlâ bilip anlamayacak mı? Kabirlerde olanlar diriltilip dışarı atıldığı zaman, sinelerin içinde bulunan her şey derlenip ortaya konulduğu zaman, İşte bilhassa o gün, Rab’leri, onların bütün yaptıklarından haberdardır[22] ayeti bu hükmü apaçık göstermektedir.

 

İhlâs’ın Alametleri

Her şeyde olduğu gibi ihlâslı olmanın alametleri de vardır. Bu alametler bir müminde olduğu zaman ihlâslı olduğu anlaşılabilir. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür:

1) Mümin, yaptığı işin karşılığında övgü beklentisi içinde olamayacağı gibi, halkın kendisini yermesine de önem vermemelidir. Çünkü mümin, yaptığı işin karşılığını sadece Allah’tan bekler. Bir hatip hutbe okuduğu zaman, minberden inip namazı kıldırdıktan sonra insanların kendisine teveccüh etmelerini beklemiyorsa o hatip ihlâsıdır. Kendisine teşekkür etmek isteyenlere söyleyeceği sözler şunlardır: “Kardeşlerim; bana değil, beni size yönlendiren ve size bu ilmi aktarmaya beni muvaffak kılan Rabbimize şükredin.” Çünkü ihlâslı insanlar, içinde bulundukları iyi hallerini kendi nefislerine nispet edemezler.

Bediüzzaman’ın bu konuda şöyle der: “madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.”[23]

Şu halde insanların takdir ve değerlendirmeleri ihlâslı insanın zihnini fazla meşgul etmemelidir. Nitekim Allah ihlâslı insanların diliyle şöyle buyurmuştur: “Ve derler ki: “Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz. Çünkü biz, yüzleri ekşiten asık suratlı o günde Rabbimizin gazabından korkarız."[24]

2) İhlâslı insan, amelinin karşılığını dünyada istememeli, ahirete bırakmalıdır. Bediüzzaman bu alameti şu şekilde düsturlaştırmıştır: “Birinci düsturunuz: Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.[25]Bu dünya darü’l-hizmettir; ücret almak yeri değildir. A’mâl-i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nurları berzahta ve ahirettedir. O bâki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, ahireti dünyaya tabi etmek demektir.”[26]

Yani, medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.”[27]

3) İhlâslı müminin amelinde samimiyet olmalıdır. Çünkü en ufak bir dünyevî menfaat o samimiyeti ortadan kaldırır. Özellikle kendilerini büyük bir uhrevî davaya adamış olan insanların samimi olmaları şarttır. Aksi takdirde büyük davanın küçük adamları olmaktan kurtulamazlar. Dolayısıyla muvaffak da olamazlar.

Rivayete göre İsrail oğulları zamanında gece-gündüz ibadetle meşgul olan bir dam vardı. Onun yakınları yanına gelerek, “Şu vadide bir ağaca tapan bazı insanlar vardır. Sen gidip o ağacı kessen ve onların ağaca tapmalarına engel olsan, yaptığın ibadetinden daha hayırlı değil mi?” dediler. İbadet eden adam büyük bir öfke ile: “Elbette ki, o ağacı kesmek ve şirke engel olmak ibadetten daha hayırlıdır. Hemen kesmeye gideceğim” dedi. Sonra baltasını alıp yola çıktı.

Yolda iken İblis yaşlı bir adam şeklinde önüne çıktı ve: “Nereye gidiyorsun sen?” dedi. Abid adam: “Allah’a değil de, bir ağaca ibadet eden bazı insanlar vardır. Onların putları olan ağacı kesmeye gidiyorum” dedi. İblis, “Hayır; gitmene izin vermeyeceğim. Ağacın ne suçu vardır? Bırak, kim neye ibadet ediyorsa etsin, sana ne?” dedi. Fakat abid adam kararlıydı ve İblise, “Bak ihtiyar, çekil önümden yoksa önce senin kafanı parçalarım” dedi. Derken kavgaya tutuştular. Abid adam İblisi yere serdi ve onu tam öldüreceği sırada, “Bak dostum, seninle bir anlaşma yapsak ne dersin ha?” dedi. Abid adam, “Nasıl bir anlaşma?” dedi. İblis, “Sen fakir bir adam benziyorsun. Hırpanî kılığından yoksul olduğun besbelli. Bu ağacı kesmekten ve o insanlara sataşmaktan vazgeç, bunun karşılığında sana her gün bu kavşakta iki altın vereceğim” dedi. Pazarlık Abidin kafasına yattı ve “Tamam, anlaştık; ancak sözünden caymak yok ha!” dedi.

İlk gün abid adam ibadetini bırakıp kavşağa geldi ve yaşlı adamdan iki altınını aldı. İkinci ve üçüncü gün de ikişer altın aldı. Ancak dördüncü gün kavşağa geldiğinde ne yaşlı dam vardı ne de altınlar. Abid adam öfkeyle mağarasına döndü ve baltasını omuzlayıp ağacı kesmeye gitti. Kavşağa geldiğinde yine yaşlı bir adam kılığına giren İblisle karşılaştı. İblis ona “Nereye gidiyorsun?” dedi. Abid adam, ”Sen sözünde durmadın. Artık anlaşmayı bozuyorum ve o ağacı kesmeye gideceğim. Hiçbir güç beni bu işten vazgeçiremez” dedi. İblis onun bu sözü üzerine gülümsedi ve: “Telaşlanlanma dostum; sen o ağacı kesemezsin. Sana ben engel olacağım. Cesedime basmadan ağacın yanına gidemezsin” dedi. Abid adam öfkelendi ve baltasına sarıldı. Ancak İblis ilk hamlede baltayı elinden alıp onu yere serdi ve onu yaraladı.

Abid adam hayretler içinde kalmıştı. Sıska, yaşlı ve takatsiz bir dam, nasıl oldu da kendisini yere sermiş ve yaralamıştı. Bunun üzerine İblise, “Dostum, daha önceki kavgamızda bir hamlede seni yere atmıştım. Şimdi ise garip bir şekilde sen beni alt ettin. Bu nasıl oldu?” dedi. İblis şöyle dedi: “Sen ilk seferde Allah için öfkelenmiştin. Amelin halis ve sen samimiydin. Bu sefer ise, sen Allah için değil, kaybettiğin altınlar için öfkelenmiştin. Artık beni yenemezdin. Ben Âdem’e secde etmediğim zaman Allah bana, “Çık oradan; sen kovuldun. Kuşkusuz hesap gününe kadar lanet senin üzerinedir[28] demişti. Ben de Allah’a, “Öyle ise ey Rabbim, onların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver[29] dedim. Allah bana, “Sen kıyamete kadar mühlet verilenlerdensin[30] deyince ben de, “Allah’ım! Beni azdırmana karşılık, yemin olsun ki, kötülükleri onlara güzel göstereceğim. İçlerinde ihlâsa erdirilmiş olanlar hariç, onların hepsini azdıracağım[31] dedim. Allah da şöyle dedi: “Azgınlardan sana uyanlar dışında kullarımın üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur[32] dedi

Müminin amelinde gösteriş yapması ne kadar tehlikelidir? Acaba bir defaya mahsus gösteriş yapanın tüm amelleri yanar mı? Yahut riya yapan bir mümin hemen “müşrik” yaftasını hak eder mi?

Konuya Resûlüllah’ın (s) şu hadisiyle yaklaşalım: Allah bir hadis-i kudsîde, “Ben şirk konusunda ortakların en ganisi, en muhtaç olmayanıyım. Kim amelinde benimle birlikte başkasını ortak ederse onu şirkiyle baş başa bırakırım[33] buyurmuştur. Bir diğer hadiste Resûlüllah (s), “Kim riya yaparsa Allah onun iç yüzünü meydana çıkarır” buyurmuştur. Bazı İslam âlimleri gösteriş yapanın, tövbe etmedikçe tüm amellerinin yanacağını söylemiş olsalar bile cumhura göre, sadece gösteriş yaptığı ameli yanar. Allah rızası için yaptığı amellere bir zarar gelmez. Nitekim Bediüzzaman, nur talebelerine ihlas dersi verirken şöyle der: “Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz”[34]

 

Müminin Riya Ve Gösterişle İmtihanı

Kur’an’da yer alan birkaç ayet doğrudan doğruya “Riya”dan söz ediyor. Bu ayetlerin en can alıcı olanlarından iki tanesi şöyledir: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar ve onunla gösteriş yaparlar. Ufacık bir yardıma bile engel olurlar[35]; “Bunlar mallarını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a ve ahiret gününe inanamayan insanlardır[36] Riyanın, Allah tarafından bu derece önemsenmiş olması ve riyanın hadislerde “Şirk-i hafî” sayılması, İslam âlimlerinin de bu konu üzerinde hassasiyetle durmalarına sebep olmuştur. Asr-ı saadet bu ayetlerin ve Hz. Peygamber’in (s) uyarılarıyla adeta sarsılmış ve bu sarsılma dalga dalga günümüze kadar gelmiştir. Bediüzzaman riya konusunda özetle şöyle der:

Riyaya insanları sevk eden sebeplerinbirincisi za’f-ı imandır. Allah’ı düşünmeyen bir mümin, esbaba perestiş eder, halklara hodfuruşlukla riyakârane vaziyet alır.

İkinci sebep:Hırs ve tamah, za’f-ı fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medar riyakârane vaziyet almaya sevk ediyor.

Üçüncü sebep: Hırs-ı şöhret, hubb-u cah, makam sahibi olmak, emsaline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannukârâne (haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek) ve tekellüfkârâne (lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek) tarzını takınmakla riyaya girer. Ancak Vazife-i diniye itibarıyla nâsa hüsn-ü kabul ettirmek için, (sarık sarmak ve cübbe giymek gibi) o makamın iktiza ettiği yüksek tavırlar ve vaziyetler, hodfuruşluk ve riya sayılmaz ve sayılmamalı.

Evet, bir imam, imamet vazifesinde tesbihatları izhar eder, başkalarına da işittirir; hiçbir cihette riya olamaz. Fakat vazife haricinde o tesbihatları âşikâre halklara işittirmeye riya girebildiği için, gizlisi daha sevaplıdır.[37]

Kuşkusuz riya ve gösteriş Salih amelleri yok eder. Selef-i salihîn, kurdun koyunlara girmesi ne ise, riyanın Salih amelin içine girmesi de aynıdır, derler. Bunun sonucu olarak denilebilir ki, bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla halis olmayan amele müreccahtır. Çünkü ihlâssız amelin sonu sadece hüsrandır.

Ebû Hüreyre’den gelen bir hadise göre Resûlüllah (s) şöyle buyurdu: “Kıyamet günü ilk muhakeme edilenlerden birisi savaşta şehit düşmüş bir adamdır. Allah melekler lisanıyla, “Sana verdiğim nimetleri nasıl kullandın?” diyecek. Adam ise, “Senin için canımı verdim” diyecek. Allah ise, “Yalan söyledin; sen, ‘Ne cesur adamdır!’ desinler diye savaşa katıldın ve öldürüldün. Zaten senin için böyle denilmişti” diyecektir. Sonra yüzüstü çekilip ateşe atılacaktır. Aynı soru âlim insanlara ve malını cömertçe harcayan insanlara da sorulacaktır. Âlim adam, “Allah’ım, ben senin için Kur’an okudum, ilim öğrettim” diyecek. Allah, ona, “Yalan söyledin. Sana,Ne güzel sesi vardır?’ desinler diye Kur’an okuyordun” diyecektir. Cömertlik yapan adam da, “Ben senin için malımı harcadım” diyecek. Allah ise, “Yalan söyledin. ‘Ne cömert adamdır’ desinler diye malını harcıyordun” diyecek ve birer birer ateşe atılacaklardır.[38]

İnsan bazen iyi niyetle ve ihlâslı bir şekilde bir işe niyetlenir; fakat o işi yapmaya başlayınca zamanla insanların takdirleri ve taltifleri nefsinin hoşuna gitmeye başlar. Şeytan da en hassas planlarını devreye sokar. Adam, gizli yapması gereken işleri insanların gözü önünde yapmaktan hoşlanır hale gelir. Tabii ki, o işten alacağı sevabı da kaybolacaktır. Onun için Peygamber (asm), “Bir ameli korumak, o ameli yapmaktan daha zordur. Çünkü bir adam, gizli olarak salih bir amel işler ve 70 kat sevap alır. Fakat şeytan onun peşine düşer ve o hayırlı işini insanlara duyurmaya çalışır. O da sonunda herkese ilan eder. Sevabının tümü kaybolur[39] buyuruyor.

Riyadan kurtulmanın bir tek yolu vardır; o da amelini halisen livechillah yapmaktır. Nafile ibadetlerinden ve hayırlı işlerinden insanlara bahsetmemek, yaptıklarını onlara duyurmamak riyadan kurtulmanın en iyi yoludur.

 

Riyadan Sayılmayan Gösterişler

Bazen gösteriş yapmak insana daha büyük sevap da kazandırabilir. Şöyle ki:

Siz bir iyilik yapmışsınız; amacınız Allah’ın rızasıdır. Ancak insanlar bundan dolayı sizi methediyorlar. Eğer şeytan ve nefis sizi kandırmazsa bunun bir vebali yoktur. Aynı şekilde hac, umre, farz namazlar, oruç, zekât ve cihad gibi ibadetlerde riya olmaz. Farz ibadetlerin gösterilmesi gizli yapılmasından daha hayırlıdır. Ebû Zer’den gelen bir rivayete göre Resûlüllah’a, “Bir adam vardır; iyi işler yapıyor, insanlar da onu methedip duruyorlar. Buna ne dersin Yâ Resûlellah?” denildi. Resûlüllah (s), “Bunda bir vebal yoktur. Bu, mümine gelen erken bir müjdedir” dedi.[40] Resûlüllah (s) bir diğer hadiste, “İslamiyet aşikârdır. İman gizlidir” buyurmuştur.[41] Yani, bir insanın Müslüman olduğunu gösteren özellikler açıkça yerine getirilmelidir. Fakat ibadet ve taatte ve imanın mertebelindeki terakkide gizlilik esas olmalıdır.

Aynı şekilde, başkalarının gıpta damarını tahrik etmemek kaydıyla güzel elbiseler giymek, temiz görünmek ve insanların yanına temiz elbiselerle çıkmak da riya sayılmaz. Çünkü Peygamber (s), “Allah cemildir ve cemali sever. Kibir ise, şımarıklıktır ve insanları küçümsemektir” buyurdu.[42]

Bediüzzaman’ın dediği gibi, Farz ve vaciplerde, şeâir-i İslamiyede, sünnet-i seniyenin ittibâında ve haramların terkinde riya giremez; izharı, riya olamaz. Meğer, gayet za’f-ı imanla beraber, fıtraten riyakâr ola. Belki, şeâir-i İslamiyeye temas eden ibadetlerin izharları, ihfâsından çok derece daha sevaplı olduğunu, Hüccetü’l-İslam İmam-ı Gazâlî (r.a.) gibi zatlar beyan ediyorlar.

Sair nevafilin ihfası çok sevaplı olduğu halde, şeaire temas eden, hususan böyle bid’alar zamanında ittibâ-ı sünnetin şerafetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde, haramların terkinde takvâyı izhar etmek, değil riya, belki ihfâsından pek çok derece daha sevaplı ve halistir.[43]

 

Sonuç

Allah insanı eşref ve bağımsız bir varlık olarak yaratmıştır. O kadar ki, mecbur bırakılmazsa kimseye boyun eğmek istemez. Ancak insanın başkalarına kulluk yapmaktan kurtulması, bir olan Allah’a ibadet etmesiyle mümkündür. Başka bir deyimle, özgür olmak isteyen bir insan sadece Allah’a ibadet ettiği zaman gerçek özgürlüğe kavuşmuş olur. Çünkü Allah’a gerçek kul olan bir kimse, başkalarına asla kulluk yapamaz. Bunun da bir tek yolu vardır: O da Allah’a yaptığı kullukta ihlâslı davranmasıdır. Dünyayı bir ubudiyet mihrabı tasavvur ederek, ibadetine kimseyi ortak yapmamasıdır.

Mümin olan bir kimse işlerini, uhrevî ve dünyevî olmak iki kısma ayırmalıdır. Uhrevî ameller İslam şeraitinde “Hasenat” diye tanımlanmıştır. Dünyevî işler ise, geçimlik işler olup şeraite uygun ve helal dairesinde olduğu zaman onlar da “Hasenat” kategorisinde değerlendirilmiştir. “Ancak tövbe edip de inanan ve Salih amel işleyenler başka… Allah onların kötülüklerini hasenata çevirir[44] ayetinden maksat da budur.

Mümin bir insanı ihlâslı olmaya teşvik eden hususların başında Allah’ın hâkim-i mutlak olduğunu bilmesi gelir. Hiç kimsenin olmadığı yede Allah’ın var olduğunu, gözetleyip kolladığını bilen bir mümin, yaptığı işlerde Allah’a karşı daha samimi olur. Bir diğer husus da, Allah’ın insan ameli için takdir ettiği mükâfatı bilmesidir. Amelinin karşılığında cenneti ve rü’yetüllahı düşünen bir mümin, gösterişe yönelemez. Başkalarının vereceği taltifi Allah’ın lütuf ve ihsanlarıyla mukayese ettiği zaman daha çok samimi davranmaya yönelir. Yanlış hareketlerinin ve riyaya kaçan gayri samimi amelinin cehennemle cezalandırılacağını bilmesi de insan samimiyetine ayrı bit motivasyon kazandırır. Kısacası mümin insan şunu düşünmelidir: “Eğer amellerimin tümünü sırf Allah emrettiği için ve onun rızası dairesinde yaparsam mükâfatım büyük olur. Eğer zaman zaman riya ve gösterişe girersem, gösteriş yaptığım kadar amelimden eksildiğini bilmem gerekir.”

Mümin insanlar her zaman, “Amelim Allah için olmadığında riyaya, dolayısıyla şirk-i hafiye girebilirim” endişesini taşımak zorundadırlar. Mümin nafile ibadetlerde ve tasadduklarda gizliliği esas almayı, eğer başkalarının teşvikine vesile olacaksa farz olan ibadetleri ve zekâtın verilmesini açık yapmayı prensip edinmelidir. Ayrıca insanı yoldan çıkarmak için şeytanın binlerce hile ve desiselerinin bulunduğunu unutmamalıdır.

 

 

 

 


[1] İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, (خلص) maddesi.

[2] Tâcu’l-Ârûs, (خلص) maddesi

[3] Kamûsu’l-Muhît, (خلص) maddesi.

[4] Nevevî, el-Mecmû, 17/1; Beyrut, 1985.

[5] Bediüzzaman, Lemalar, s. 189.

[6] Beyine, 98/5.

[7] Kurtubî, tefsir, 20/144.

[8] Mülk, 67/2.

[9] İbn Kayyim el-Cevzîyye, Medâricu’s-Sâlikîn, II/93; Daru’l-Kikâbi’l-Arabiy, Beyrut, 2003.

[10] Kehf, 18/110.

[11] Furkan, 25/23.

[12] Sad, 32/83-84.

[13] Buharî, Bedu’l-vahy, 1.

[14] Neseî, Sünen, Cihad, 6.

[15] İbn Mâceh, Mukaddime, 18. bab.

[16] Haydar hatipoğlu, Sünen-i İbn Mâceh tercümesi, I/397, İstanbul, 1982.

[17] Mecmau’z-Zevâid, 1/61.

[18] Buharî, Rikak, 31.

[19] Bediüzzaman, Sözler, 290.

[20] Buharî, İman, 39.

[21] Neseî, Kıyâmu’l-Leyl, 3.

[22] Âdiyât, 100/9-11.

[23] Lemalar, s. 164.

[24] İnsan (Dehr), 76/9-10.

[25] Lemalar, a.y.

[26] Mektubat, 96.

[27] Lmalar, 137.

[28] Hicr, 15/34-35

[29] Hicr, 15/36.

[30] Hicr, 15/37-38.

[31] Hicr, 15/39-40.

[32] Hicr, 15/41-42.

[33] Müslim, Sahih, Zühd, 46.

[34] Bediüzzaman, Lemalar, s. 164.

[35] Maûn, 107/4-7.

[36] Nisa, 4/38.

[37] Kastamonu Lahikası, s. 141.

[38] Müslim, Sahih, İmâret, 152.

[39] El-Münzirî, et-Terğîb, I/72; Beyrut, 1984.

[40] Müslim, Birr, 166.

[41] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/135.

[42] Ebû Davud, Sünen, Libâs, 26.

[43] Kastamonu Lahikası, s. 141.

[44] Furkan, 25/70.

 

popüler cevapdünya atlası