Moderniteden Postmoderniteye 21.Yüzyılda Milliyetçilik Algısındaki Dönüşüm: Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi İçin Yeni Bir Perspektif Teklifi

Eklenme Tarihi: 30 Ocak 2017

Dr. Osman Özkul,

Sakarya Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi,

 

 Giriş

Tebliğimizde öncelikle, 18. Ve 19. Yüzyıllarda Batıda İmparatorluklara karşı gelişen milliyetçilik algısının dayanmış olduğu felsefi ve toplumsal temeller irdelenecektir.  Bu bağlamda rasyonalist felsefenin toplumsal alanda yol açtığı modernlik algısı, politik alanda kendisini milli devletler olarak göstermiştir. Kapitalist ve sosyalist ideolojilerin yol açtığı iktisadi ve toplumsal bunalıma karşı ise kendisini nasyonal sosyalizm yani faşizm olarak tezahür ettiren milliyetçilik, 20. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren ise yerel ve kültürel formun daha belirgin olduğu etnik milliyetçilik şeklinde kendisini hissettirmektedir.

 21. Yüzyıldan itibaren gelişen bu yeni milliyetçilik algısını etkileyen temel felsefi argüman ise; rasyonailist ve modernist tek biçimci toplumcu anlayışa karşı gelişen, relativist, çok kültürcü ve bireyci felsefelerdir. İşte bu perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde ortaya çıkan milliyetçilik ve terör probleminin, küresel çaplı bir dönüşüm ile ilişkisi ortaya konulmadan geliştirilecek bir çözüm sisteminin başarılı olması zordur.

1-Modern Dönemin Milliyetçilik Algısı

Avrupa’da 17. ve 18. yüzyıllar rasyonalist felsefesinin doğup gelişmeye ve benimsenmeye başladığı dönemdir. Bu dönemler,  tarihsel süreçte Aydınlanma Çağı olarak adlandırılmaktadır. Batı toplumlarında bu yüzyıllarda gelişen ve akılcı düşünce, insanlığı geleneksel ve değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargılardan, ideolojilerden özgürleştirmeyi; böylece yeni bilgiye yönelik düşünsel gelişime dayanır. Ancak bu dönemin savunucuları da; “aklın yolu birdir” diyerek, akılcılığı tek geçerli ideoloji olarak benimseyerek, başka bir önyargıya düşmüşlerdir.

Bu ideolojinin toplumsal alandaki yansıması ise modernizm biçiminde tezahür etmiştir. Modernizm, toplumsal hayatın ekonomiden ahlaka, felsefeden edebiyata, bütün toplumsal ve gündelik hayat formlarına varıncaya kadar etkinliğini göstermiştir. Batıda imparatorluk rejimlerinin yerine milli devletlerin kurulmasına yol açan toplumsal felsefenin temel argümanları da, modern paradigmaya dayanır. Avrupa’da imparatorlukların yerini modern devletlerin alışı, modernitenin bu tek biçimli totaliter düşünce yapısıyla ilişkilidir. İmparatorlukların, çok kültürlü toplum yapısına karşılık, milli devletlerin “modern kültürü” biricik doğru sayan anlayışı böylece Batıdan Doğuya bütün dünyada yaygınlaşmaya başlamıştır.

Avrupa’da ortaya çıkan ilk milli devletlere baktığımızda iki farklı model dikkati çekmektedir. Birinci modelde ortak soy ve kültürel özellikler bir milletin var olmasını sağlayan unsurlar olarak kabul edilir. Burada etnik ortaklık ve tarihi kültürel bilinç öne çıkmaktadır. İkinci model ise, toprak ve vatandaşlık temelline dayalı bir modeldir. Buna göre millet sınırları belirli bir toprak üzerinde mevcut yasalara uygun yaşayan siyasi bir topluluk olarak görülür. Batıda çatışmaları ve savaşları besleyen birinci model, özellikle II. Dünya savaşından sonra ikinciye doğru evirilmiş ve demokrasi ve sosyal devlet anlayışı birinci modelin önemli oranda terk edilmesine neden olmuştur. Bu süreci etkileyen en önemli faktör, Almanya’da gelişen “Nasyonalizmin” yıkıcılığı olmuştur.

Aslında 19. Yüzyıl batı toplumlarında ortaya çıkan “Nasyonalizm-Milliyetçilik” teriminin dayandığı tarihi argüman İsrail oğulları ile Araplardaki kavmiyetçilik anlayışının rasyonalist felsefe ile yeniden tanımlanmış ve Batı sömürgeciliğine daha uygun hale getirilmiş çağdaş biçimidir. Buna rağmen, kendisini modern bir ideoloji olarak tanıtan bu toplum felsefesi, belli bir coğrafya üzerinde yaşayan, ortak ırk ve kültürden gelen, belirli bir insan toplumunu yüceltip ona şeref payesi veren yeni bir anlayış getirdiğini iddia eder. Buna göre, milliyetçilik, toplumlara ortak kültür ve çıkarlarını geliştirme çabalarını, daha önce kendilerini başkalarıyla ortak kılan unsurlara bakmaksızın bu alanda teksif etmelerini öğütler. (Hüseyin, 1986, 225)

 İşte Avrupa’da 19. Yüzyılda başlayan bu milliyetçilik hareketleri Müslümanlar açısından iki önemli sonuç doğurmuştur: Birisi Balkan devletleri ve Arap ülkelerinin Osmanlı Devletinden ayrılmalarına yol açmıştır. Diğeri de, aynı etnik gruptan olduklarına inanılan küçük Arap topluluklarının birleştirilmesine ve yeni yapay devletçiklerin kurulmasını sonuç vermiştir. Bu devletler Batılı devletler için hem sömürüldüler; hem de aynı dine inanan diğer topluluklar ile aralarında bir yabancılık oluşturuldu. Bu nedenle 20. Yüzyıl boyunca ne Balkanlarda ne de Orta Doğuda krizler ve çatışmalar bitmedi.

Batı felsefesinin icad ettiği bu yeni toplum anlayışının eseri olan milliyetçilik, bulaşıcı bir hastalık gibi bütün Arap ve Müslüman toplumları kuşattı. Ancak, bu propagandaların sonuca ulaşabilmesi için, Osmanlı İmparatorluğunun 1. Cihan Harbi sonucunda hükmen mağlub sayılması beklenmişti. Çünkü toplumsal bakımdan Müslümanların tek bir ümmet bilincine sahip olmaları, farklı ırkların ve soyların üstünlüğü anlayışına üstün geliyordu. Bu inanca göre, Müslümanlar birbirinin kardeşidir; bütün kardeşler bir ümmet bilinciyle bağlıdırlar. İşte “Milliyetçilik” ideolojisinin en büyük etkisi, bu kadar güçlü bir bağı zayıflatmış olmasıdır. 

Osmanlı Devleti’nde milliyetçi düşüncelerle beslenmiş İttihat Terakki hükümetinin politik yaklaşımları ve savaşın zayıflattığı Osmanlı Devlet otoritesi, 20. Yüzyılın başlarından itibaren gittikçe zayıfladı. Savaş sonrası askeri olarak işgal kararı, Müslümanların uzun yıllardan beri siyasi ve kültürel bir birlik kurmalarında başarı göstermiş olan “Müslüman Türklerin”, direncinin iyice kırılmasını hedefliyordu. Bu nedenle, İslam kültür ve geleneklerini temsil eden Osmanlı Devletine karşı, Batı kültür ve geleneklerini modern bir proje olarak sunan “batılılaşmacı” ve “modernleşmeci” projelerin Batılı devletler tarafından daha makul görülmesi gayet normaldi. Genel olarak, bütün Batılı devletlerin ve özellikle de İngilizlerin daha etkili bir şekilde güttükleri bu proje, çeşitli Arap kavimleri üzerinde başarılı bir şekilde uygulandı.  Anadolu topraklarını işgalle beraber, Ermeni ve Kürt toplumluklarının da ayrılması planı gerçekleştirilebilirdi.

Bütün bunlara rağmen, Anadolu’nun doğusunda, Ermeni çetelerin Müslüman Türk ve Kürtlere uyguladığı soykırım, Osmanlı Devletinin geliştirmiş olduğu hassas politikalar sayesinde oluşan, Müslüman Türk ve Kürt ilişkilerini bozmaya önemli bir engel oluşturdu. Rusya’da 1917 meydana gelen Bolşevik ihtilali ise,  İngilizlerin bu politikalarını ertelemeleri için daha güçlü bir neden olarak ortaya çıktı. Çünkü bir yandan, İngiltere hükümeti üzerindeki dâhili muhalefet, bir yandan ise, Bolşeviklerin ideolojik düşmanlıkları, bu bölgede daha fazla ileri gidilmesini zorlaştırdı. Çünkü Sovyetlere karşı tampon bir bölge olarak Anadolu’nun görece istikrarlı bir durumda olması gerekiyordu.

Ancak Türkiye Cumhuriyeti Devletinin politikacıları, dış politikada Sosyalist blok ile Batı bloku arasında bir denge politikası sürdürmeyi başardılar. Diğer taraftan, dâhilde İttihat ve Terakki’nin etnik referanslı “milliyetçi”  politikalarını sürdürmeyi hatta daha da ileri dereceye götürmeyi tercih ettiler. “Türk milliyetçiliği”, Türkiye Cumhuriyetinin temel ideolojisi olarak benimsendi. Tarih ve sosyoloji tezleriyle, farklı etnik ve kültürel grupların varlığını reddeden bir ideoloji üretildi. Bu ideolojiye dayanarak, bir yandan seküler bir din politikası, diğer yandan ise, baskıcı bir toplumsal politika izlendi. Bir taraftan, bilim ve kültür alanında Batılı devletlerin tepkisini engelleyen, pozitivist ve ilerlemeci bir eğitim anlayış güdülürken; diğer taraftan ise, din ve milliyet konularında son derece totaliter ve tek biçimci bir politika izlendi.

Türkiye’de, kurulduğu andan itibaren vatandaşlığa dayalı toprak temelli bir milliyetçilik ile Türk milletinin üstünlüğü tezine dayana etnik milliyetçiliğin arasında çelişkili politikaların sürdüğü görülmektedir. Türkiye’nin kuruluşundan beri resmen benimsenen Fransız usulü

vatandaşlık ve toprak/vatan bağını önemseyen milliyetçilik anlayışı ile, Alman usulü etnik bağı esas alan milliyetçilik arasında sıkışmış, tıkanmış; bu noktadan bir açılım yapamamış ve bir milli kimlik krizinin yolu açılmıştır. Türk milliyetçiliğindeki tıkanıklığı aşmaya yönelik her türlü teşebbüs, gerek etnik temelli bir milliyetçiliği benimseyen çevrelerde, gerek Atatürk

milliyetçiliğini ve diğer bazı milliyetçilikleri benimseyen çevrelerde bir tehdit olarak algılanmış ve bu teşebbüslerin önü kısa zamanda kesilmiştir. (Aydıngün, 2009, s.10)

20. Yüzyılın sonlarında, S.S.C.B. nin ekonomik ve ideolojik olarak iflas etmesiyle birlikte,  bu bölge üzerindeki Batılı Devletlerin politikalarını bir daha gündeme çıkarmaya başladı. Batılı devletler hem doğrudan siyasal ve ekonomik baskılarla; dolaylı olarak da sosyal, antropolojik, kültürel faaliyet yapan bilim ve sivil toplum gruplarının destekleriyle, Ermeniler, Kürtlere ve hatta diğer etnik gruplara yönelik propagandalar yapmaktadırlar. Bu toplulukları, bir yandan 19. Yüzyılın Milliyetçilik ideolojisinin propaganda yöntemleriyle tahrik ederken; diğer yandan ise, Modern sonrası dönemin çok kültürcü ve etnik milliyetçilik yorumlarına dayalı düşüncelerle beslemeye çalışmaktadırlar.  Şimdi aşağıda postmodern dönemin milliyetçilik algısı tasvir edilmeye çalışılacaktır. 

2- Postmodern Dönemin Milliyetçilik Algısı

Posmodernite kavramı ile modernitenin egemenliğinden modern sonrası farklı bir döneme geçiş ifade edilmektedir. Modernleşme döneminde milliyet, devlet ve bunlara bağlı kurumlar oluşumlar daha önemli görülmekle birllikte, postmodern dönemde kültürel değerler ve yerel talepler öne geçmekte, ayrıca toplumun bir kriz yaşadığına ilişkin değişik görüşler ifade edilmektedir. Bu yeni dönemde toplumların ekonomik ve sınıf yapısı yanında kültürel anlayışlarında ve zihniyet biçimlerinde değişmenin olması; bu değişimlere paralel olarak da farklı problemlerin ortaya çıkması, yeni taleplerin ve yeni arayışların öne çıkması kaçınılmazdır. Bu nedenle bu dönemin milliyetçilik algısı, siyasal olmaktan daha çok sosyolojik; ideolojik olmaktan daha çok, kültüreldir. Problemin daha iyi anlaşılabilmesi için, toplumsal yapının ve kültürel özelliklerin gerek tarihi ve antropolojik verilerle, gerekse uygulamalı niteliksel çalışmalarla ortaya konulması gerekir. Bu olguların dinamik bir yapı taşıdığı göz önünde tutularak, tek bir açıklama biçimiyle yetinilemeyeceği iyi anlaşılmalıdır.

Modern dönemin ideolojisi, “Batı kültürünün biricikliğini ve egemenliğini” savunmak iken;  postmodernizmin ideolojisi,  “bütün kültürlere kendini ifade ve gerçekleştirme hakkı tanınması gerektiği” görüşüyle dile getirilir. Böylece Modern devletlerin “mezkezden çevreye, yukarıdan aşağıya, ilkelden gelişmişe doğru olan” ilerlemeci tarih ve toplum felsefesine alternatif olarak; Postmodernizm, çevredekileri merkeze yerleştirmektedir. Bu düşüncelerin “totaliter politik felsefelere karşı demokrasi ideasının güçlenmesi ve iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, bilginin toplumsallaşmaya başlaması” süreciyle ilişkili olduğu söylenebilir. Ayrıca devletin üstünde bir güç haline gelen sınır ötesi/üstü iletişim ve endüstriyel kuruluşlar ile bunların propagandaları sayesinde; bireyciliğin ve tüketimin en önemli bir değer olarak savunulması da çok etkili olmaktadır.  Böylece mesela, “açık toplum projesi”, postmodern felsefe ile beslenerek, modernitenin milliyetçilik ideolojisi ile baskı altında tuttuğu kalabalık kitleler için bir kurtuluş yolu, özgürlük biçimi olarak algılanmaktadır.

Postmodern felsefeyi besleyen temel görüşlerinden biri de bilimsel relativizmin etkisidir. Fizik alanında gelişen relativizm(görecelik) teorisi, sosyal bilimler alanında bütün bilgilerin göreli olduğu biçimine dönüştü.  Postmodern felsefe ise, bu düşünceyi bütün değerler, kültürler ve ahlak kurallarının göreli olduğu; tarihi ve toplumsal şartlara göre farklılaştığı biçimine dönüştürdü. Dolayısıyla buna göre tek bir kültürel değerden hatta hakikatten söz edilemez. Hakikat herkese göre farklı olacağı için tek bir kültürden de söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle postmodern felsefe kültürel çoğulculuğu savunmaktadır. Kültürel çoğulculuk, egemen kültürlerin etkinliğine son vermekte; gelişmiş ile geri kalmış kültür farkını reddetmektedir. Böylece, kültürel pülüralizm diyebileceğimiz, bir anlayış gelişmektedir. Bu tartışmalar bağlamında artık, “milli kültür” terimini yerini “üst kültür” terimi almaktadırr.

Ziyauddin Serdar ise, farklı bir bakış açısıyla postmodernizmin sonuçlarını, Batı dışı toplumlar ve Üçüncü Dünya Ülkeleri açısından değerlendirmektedir. Ona göre postmodernizm, daha önce baskı altında kalmış olan batı-dışı sistemler için bir kurtuluş projesi değil, "batılı olmayan kültürleri batılı liberal sekülerleşmenin ve nihilistik tüketimin ateşine atmanın yollarını arayan totaliter bir projedir." Modernite’nin Üçüncü Dünya’daki sömürge dönemi bağımlılıklarını sömürge sonrasında azgelişmişliklere dönüştürmesi gibi, "postmodernizm de sömürgecilik ve modernite’nin doğal uzantısı ve devamıdır." Sömürgecilik fiziksel işgal, modernizm zihinsel işgal iken, postmodernizm "öteki"nin duyguları da dâhil olmak üzere bütün gerçekliklerini sömürmektedir. (Serdar, 2001, 8.)

Serdar, Postmodernizm’in öne sürdüğü çoğulculuğun Üçüncü Dünya bakımından işlevsel olmadığını, tam aksine "öteki" olarak nitelenen Batılı olmayan kültürlerin özümsenerek tüketilmesinin hedeflendiğini ifade etmektedir. Kendini bir hakikat odağı olarak alan postmodernizm, batılı olmayan kültürlerin tarih ve kimliklerini kendine mal ederek onların geleceklerini sömürmekte ve var oluşlarını işgal etmektedir. Burada modern dönemden farklı olan sömürünün biçiminin değişmesidir. Modern dönemin sömürü biçimi tekbiçimlileştirerek gerçekleşirken, postmodern dönemde her türden farklılığa meşruiyet tanınmaktadır. Ancak Frankfurt Okulu düşünürlerinden Adorno’nun kültür endüstrisi için yaptığı eleştiriyi ödünç alarak söylersek, “bireylere istediğini seçme serbestliği tanınmaktadır”, ancak gizliden bilinçleri zincire vurarak, “bu seçiminin sonucuna katlanması gerektiği” tehdidini yapmaktadır. (Adorno, 2003,83)

Modern dönemde rasyonel toplumculuğa vurgu yapılırken, Postmodern dönemde ise daha çok seküler bireycilik propagandası ve dayatması belirgin biçimde işlenmektedir. Aslında Batı Medeniyetinin hedonist ve egoist felsefelerinin farklı biçimlerde tezahür ettiği dikkatli bir bakışla görülecektir. Modernite bireyi toplum karşısında nesneleştirmiş ve pasifleştirmiştir; Postmodernite ise bireyin bastırılmış olan bu talebini karşılamaktaymış gibi görünerek aslında manipülasyon yapmaktadır. Çünkü, bireyin kendi talebiymiş gibi zannettiği şey aslında Batılı sömürgecilerin  “tüketim talepleri” dir. Bu problem aynı zamanda “küreselleşme” olgusunu da karşımıza çıkarmaktadır. Çünkü bireyin pasifize edilişi kitle iletişim araçlarının yaygınlaştırılması ve tüketim unsurlarının çoğaltılması ile daha da kolaylaşmıştır. İşin en ilginç tarafı, bireylerin bu sürece kendi istekleri ile yönelmeleridir.

 Daha 20. Asrın ilk çeyreğinde Said Nursi, Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.”(Nursi,1991, s.105) ifadeleriyle adeta bu sürecin ne kadar tehlikeli olduğunu hatırlatmaktadır. Said Nursi, Küreselleşme ile sefahate dayanan batı medeniyeti arasında bir ilişki kurarak, bizleri küresel ideolojiye karşı uyarmaktadır. Gaflet perdesinin kalınlığı, bireylerin tehlikelerin farkına varmalarını engellemekte ve her karşısına çıkan yeniliği bir kazanç olarak görmektedir. Küresel endüstrinin boyutlarını göstermek için bir örnek vermek gerekirse;

Küreselleşmenin sonucu olarak bugün dünyanın hiçbir yerindeki hayat bir başka yerdeki hayattan bütünüyle ayrılmamaktadır. En zengin ülkeler bile dışarıdan getirilen mallara bağımlıdır. Bu duruma Sosyolog Anthony Giddens iki örnekle dikkat çeker: İngiltere’de satılan televizyonların neredeyse tamamı dışarıda, esas olarak Uzak Doğu’da yapılmakta ve bir araya getirilmektedir. Yine yaklaşık kırk yıl önce, Amerikan araba üretimi dünyanın geri kalanının üretiminden fazla idi. Bugün ABD araba üretiminde yalnızca üçüncüdür. Hem Avrupa’da hem de Japonya’da daha fazla araba üretilmektedir. Örneğin bir Ford Mondeo araba, on altı ülke ve üç kıtaya yayılan 112 farklı ülkede üretilen parçaları içermektedir (Giddens, 2000, 67.)

3- Güneydoğu Problemini Bu Perspektiften ve Algılamak ve Anlamak

Küreselleşme sürecinin neden olduğu toplumsal değişimler, gelişen demokrasi ve insan hakları anlayışının zorladığı toplumsal ortam, klasik milli devleti var eden homojenleştirici yaklaşımı zaman içinde yıpratan bir unsur haline dönüştürmekte ve yeni açılımları gerekli kılmaktadır. Son yıllarda küreselleşmenin milli-devleti iki açıdan tehdit ettiği görüşü savunulmaktadır. İlk olarak, bir taraftan merkeziyetçileşme ile Avrupa Birliği gibi millet üstü örgütlenmelerin yukarıdan milli devlet üzerinde bir baskı oluşturduğu; diğer taraftan adem-i merkeziyetçiliğin azınlık kimlikleri veya etnik kimlikler aracılığı ile devlet üzerinde aşağıdan bir baskı oluşturduğu görüşü savunulmaktadır. Bu sürecin devamı olarak vurgulanan önemli bir sonuç ise çoklu kimliklerin ortaya çıkmasıdır. Başka bir ifadeyle yerel ve mikro düzeyde kimlik ve kültür talepleri artmaktadır.

Günümüzde küreselleşme olgusu, bireylerin çok farklı kimlikleri ve mensubiyetleri aynı anda yaşamalarını mümkün kılarken devletlerin de bu gerçekliği kabul etmeleri ve benimsemeleri kaçınılmaz görülmektedir. Milli devletler dönemindeki devlet baskısının azalması ve birey merkezli bir algının yaygınlaşması, yeni tutumların da ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Küreselleşme süreciyle aynı anda gelişen yerelleşme ve bunun neden olduğu kimlik kaymaları, sosyal bilimciler için önemli araştırma konusu olmuş ve birçoğu bireylerin çoklu kimlikleri olduğunu ve buna koşut olarak sadakat, aidiyet ve/veya bağlılık duygusunun birçok düzeyde aynı anda yaşanabileceği (yerel, bölgesel, ulusal veya uluslararası) görüşünü benimsemişlerdir. Dolayısıyla, çoklu kimliklerin var olması bu kimliklerin her durumda birbiriyle veya milli kimlikle çelişeceği anlamını taşımamaktadır. Çoklu kimliklerin birbiriyle çelişmeksizin var olabilmesinin ve farklı sadakatlerin ve bağlılıkların olabileceğinin kabulünün, milli devletin güçlenmesini sağlayacağı görüşü savunulabilir. (Aydıngün, 2009, s.13.)

Türkiye’deki duruma baktığımızda, küreselleşmenin etkileri ve bu etkiler altında büyüyen Kürt meselesine bağlı olarak gelişen problemler, ülkenin toprak bütünlüğünün, bekasının ve Türk kimliğinin tehdit altında olduğu algısına neden olmakta ve dolayısıyla Türk milliyetçiliğini güçlendirmektedir. Etki-tepki ilkesine bağlı olarak gelişen etnik vurgulu bir Türk milliyetçiliği söylemi, devletin Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı esasına dayalı bütünleştirici özelliklerini daha da zayıflatarak, bireylere etnik menşeli bir kimliği benimsemeye teşvik etmektedir. Bu durum, farklı kimliklerin ve milliyetçiliklerin de güçlenmesine neden olmakta ve Türkiye’deki milliyetçilik anlayışındaki tıkanıklığın aşılmasını engelleyerek Türkiye’yi bir milli kimlik krizi ile karşı karşıya bırakmaktadır.

Türkiye örneğine baktığımızda, bir taraftan yerel veya bölgesel bazı etnik kimlikler, diğer taraftan daha küresel olarak nitelendirebileceğimiz dini kimlikler güçlenmektedir. Bu kimliklerin veya kimlik kaymalarının güçlenmesinin milli kimliği zayıflatacağı ve bunun sonucu olarak da devlete olan sadakati zayıflatacağı düşünülebilir. Bu ihtimalin ortadan kaldırılması için millet ve milliyetçilik anlayışının gözden geçirilmesi ve yurttaşlık temelli bir milliyetçilik modelinin içselleştirilmesi için gerekli adımların atılması gerekmektedir.

Günümüz dünyasında herhangi bir ülkenin kendisini küresel sistemden izole eden bir bağımsızlık anlayışı benimsemesi mümkün değildir. Bu, sadece ekonomik açıdan değil, siyasi ve kültürel açıdan da mümkün değildir. Batı’nın ürünü olan ve zaman içinde insanlığın benimsediği ve özlem duyduğu hukuk devleti, demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi evrensel bazı değerlerin Batı toplumlarında büyük ölçüde kök salmış olduğunu görmekteyiz. Bu nedenle, Türkiye de demokratikleşme yolunda ilerlerken, bu evrensel değerleri üretmiş Batı’dan uzaklaşmayarak, Batı’yı basitçe taklit etmeden kendi insanlarının ihtiyaçlarına cevap verecek bir devlet modelini ve bağımsızlık anlayışını ve evrensel değerleri temel alarak hayata geçirmelidir. (Aydıngün, 2009, s.16.)

Bu bağlamda, ülke bütünlüğü için kaçınılmaz olan ve bütün vatandaşların paylaşacağı ortak değerlerin ve kuralların yeniden inşa edilmesi zorunludur. Milli devletlerde, özellikle de çok etnikli bir yapıya sahip milli devletlerde, bu sürecinin aslında hiç bitmeyen bir süreç olduğu, bu tespitin en yerleşik demokratik ülkeler için de geçerli olduğu dikkate alınmalı ve çağın gereği olan özgürlük, eşitlik ve demokrasi gibi değerlerle bağdaşan bir milli kimlik inşa edilmelidir. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu milli kimlik krizini aşmak için ulus tanımında ve milliyetçilik anlayışında yapması gereken açılım, tüm yurttaşların, özellikle de Kürtlerin, kendi gruplarına ve topraklarına duydukları sadakati Türk Devletine de duymalarını sağlayacak adımların atılmasını ve her vatandaşını kapsayacak bir millet anlayışının benimsenmesini gerektirmektedir. (Aydıngün, 2009, s.17.)

Bu konuda tarihi bir pratikten yararlanabiliriz. Mesela, Osmanlı Devleti döneminde farklı dine, farklı etnik ve kültürel topluluklara, aynı devlet çatısı altında yaşama fırsatını ve imkânını sunmuştur. 16. Yüzyılda Yavuz Sultan Selim döneminde, İdris-i Bitlisi aracılığıyla, Kürt aşiret temsilcilerine ve Nitekim milliyetçilik ideolojisinin devlet bünyesinde yer alan farklı unsurları baskı ve sömürme ve ideası yerine, modern sonrası dönemin görece esnek yaklaşımı bu politikaların daha da uygulanabilir hale gelmesini mümkün kılabilir.

Bu konuda Said Nursi’nin dini, tarihi, siyasal, sosyal ve kültürel gerçeklilerden yola çıkarak savunduğu çözüm yolu çok önemli bir fırsat sunmaktadır. Tıpkı tarihte Osmanlı Devletinin İdris-i Bitlisi aracılığıyla bütün Kürt aşiretleri arasında kurduğu gibi, günümüzde de Bitlisli Said Nursi’nin “Münazarat” isimli eserindeki ipuçlarından yararlanarak, karşılıklı bir güven kurulabilir. Bu örnek bizlere karşılıklı güven unsurunun ipuçlarını da vermektedir. Buradaki en önemli güven ve sadakati besleyen unsur, öncelikle Devletin halkına güven duymasıdır. Nitekim Osmanlı Sultanları bu güveni, gerçekçi vaatler sunarak ve yetkiler vererek temin etmişlerdir. Bu örnekten yararlanarak, devlet ile halk arasındaki öncelikle psikolojik ve sosyolojik bağların güçlendirilmesinin yolları belirlenmelidir.

Osmanlı Devleti ile Doğu ve Güney Doğudaki Kürt aşiretleri arasındaki ortak değer Sünni mezhebe bağlılık olmuştur.  Nitekim Sultan Selim, bu bölgedeki Türk nüfus yoğunluğunu, devlet için bir tehlike olarak gördüğü için Anadolu’nun değişik bölgelerine iskân mecburiyetine tabi tutmuştur. (İnalcık, 2000, s.68.) Günümüzde özellikle modernitenin din ve değerler karşısındaki olumsuz tutumunun terk edilerek, bu değerlere daha fazla önem veren bir yaklaşımın etkili olmaya başladığı gözlenmektedir. Nitekim gerek toplumsal gerekse bireysel taleplerin düşünce ve inanç hürriyeti etrafında geliştiği söylenebilir. Bu bağlamda farklı talepler de dile gelmektedir.

Küreselleşmiş bir dünyada, bir devletin farklı unsurlarla birlikte varlığını devam ettirebilmesi için vatandaşlarının ortak bir tarihi geçmişi paylaşmış olmaları yeterli değildir. Aynı zamanda tarihte bir arada var olmayı sağlayan değerlerin varlığına da güvenmek tek başına yeterli değildir; bu değerlerin yeni talep ve problemlere cevap verecek şekilde yeniden yorumlanması ve zenginleştirilmesi de gerekir. Böylece ortak bir geleceğe sahip olma isteği ve kararlılığı oluşturmak da önemlidir. O nedenle, gelecekte bir arada yaşama isteğini doğuracak ve bu isteği sürekli kılacak şartların oluşturulması da zorunludur. Artık sadece, etnik anlamda bir Türk kimliği etrafında bütünleşme ihtimali son derece zayıflamıştır. Zaten bu kimlik iddiası da zora dayalı olarak sürdürülemez.

Bu nedenle farklı düzeylerdeki toplumlar arasındaki farklılıkları da problem olmaktan çıkaracak, geniş boyutlu bir bağlılık ve bütünleşme sağlayabilecek değerler üretilmek zorundadır.  Ancak bu değerlerin etrafında oluşturulan temel hak ve hürriyetleri tanıyan bir hukuk sistemi sayesinde farklı grupların ve bireylerin devlete sadık olma isteklerine katkı sağlanabilir. Nitekim günümüzde ülkeler arasında siyasi, ekonomik, kültürel unsurlara dayalı olarak iletişim araçlarıyla sağlanan ilişkiler, güç ve silahtan daha etkili araçlar haline gelmiştir.

Küresel değerlerle uyumlu kuşatıcı hukuki ilkelerin benimsenmesi ve bütün vatandaşlara eşit bir şekilde uygulanması, bütün vatandaşların devlete sadakatini güçlendirerek yeşermesini sağlayacaktır.  Böyle bir vatandaşlık anlayışı, eşit vatandaşlardan oluşan ve hukuka dayanan anlayışın yaygınlaştırılmasını da mümkün kılabilecektir. Bu anlayış, ülke bütünlüğünü ve halkın bütünleşmesini sağlayacak yolu açarken, geleceğe umutla bakma duygusunu yaygınlaştıracak ve birçok ayrımcılığı da ortadan kaldırarak demokrasinin gelişmesine önemli bir katkı sağlayacaktır.

Said Nursi, bu süreci daha erken bir zamanda görerek, devletlerin güce dayalı olarak egemenlik kurmalarının Ortaçağ devletlerine has bir özellik olduğunu savunur. “İlim ilerledikçe, kuvvet ihtiyarlar ve zayıflar, nitekim Ortaçağ devletleri bu yüzden yıkılmaya mahkûm olmuşlardır; çağımızın hükümetleri ise ilme dayandıklarında Hızır gibi uzun bir ömre mazhar olacaklardır.” dedikten sonra, Kürtlere de seslenerek kuvvete, şiddete ve teröre şu sözlerle karşı çıkmaktadır: “İşte ey Kürtler! Sizin bey ve ağa, hattâ şeyhleriniz dahi, eğer kuvvete istinad ile kılınçları keskin ise, bizzarûre düşeceklerdir; hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinad ile cebr yerine muhabbeti istimâl ve hissiyâtı, efkâra tâbî ise, o düşmeyecek, belki yükselecektir. (Nursi, Münazarat, s.43)

Said Nursi, daha ontolojik ve derin anlamlı bir tahlille istibdadın ve baskının kaynağını hayvanlığa, cahilliğe ve vahşiliğe bağlamaktadır. Yani kuvvete başvurmanın cahillikle ilgili ve hayvanlıktan kalma bir özellik olduğunu savunmaktadır;"Şu pis istibdat ne vakitten beri başlamış, geliyor?" İnsanlar hayvanlıktan çıkıp geldiği vakit, nasılsa bunu da beraber getirmiştir. Demek istibdat hayvaniyetten gelmedir? Evet... Müstebit bir kurt, bîçare bir koyunu parça parça etmek, dâimâ kavî, zayıfı ezmek, hayvanların birinci düstur ve kavânîn-i esâsiyesindendir. (Nursi, Münazarat, s.50.)

Ayrıca sadece otoriteye karşı keyfilik ve zorbalıklara zemin hazırlan bir anlayıştan uzak olarak anlamlandıran Said Nursi, hürriyet olgusunu Batı medeniyetinin bireyci özgürlük anlayışından da farklı tanımlamaktadır. Hürriyet, sadece başkasının alanına girmemek olarak değil, aynı zamanda insanın kendisine karşı da sorumluluğunu içerir. Bu nedenle O birey olarak tek tek insanların hürriyetini, bütün insanlığın hürriyetinin bir sonucu olarak kabul etmektedir. “Hürriyet-i umumî, efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şeni odur ki, ne nefsine, ne gayrıya(başkasına) zararı dokunmasın.”(Nursi, Münazarat, s.82.)

Said Nursi’nin vurguladığı başka bir önemli nokta ise, hürriyet ile iman arasında bir ilişkinin varlığıdır. Hatta bir adım daha ileri giderek, hürriyet imanın bir özelliği olarak kabul etmektedir. Peki, hürriyet nasıl imanın bir özelliği olabilir? “Zirâ, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet...” (Nursi, Münazarat, s.88-89.)

Said Nursi’nin “Münazarat” eseri, 20. Asrın başlarında, batıdan esinlenerek “hürriyet söylemini” ve “milliyetçi ideolojiyi” benimsemiş Osmanlı Hükümetine karşı çıkan Kürt halkını bilinçlendirmeyi hedef edinmektedir. Bunun için, bir yandan Batılılaşmacı ve Etnik Milliyetçi paradigmayı eleştirmekte, diğer taraftan ise, Kürt kamuoyunu bu olguların olumlu katkılarına karşı çıkmamaları için uyarmaktadır. Günümüzde de benzer bir problem ile karşı karşıya olduğumuz düşünülecek olursa; bu uyarıların ve ortaya konulan uzlaşmacı tutumun ne kadar önemli olduğu daha açık olarak görülebilir.

Said Nursi’nin yaklaşımının önemi, çözümlemelerinin sadece, modern dönemin milliyetçilik söylemleri açısından değil; aynı zamanda modern sonrası dönemin söylemleri bakımından da güncel bir anlama sahiptir. Mesela, Onun söylemi Modern dönemin toplumcu ve baskıcı paradigmasına karşı çözüm yolları sunduğu gibi, Modern sonrası dönemin, bireyci ve özgürlükçü paradigmasına dayanan talepleri de içerdiği görülür. Merkez-Çevre ilişkileri açısından merkezde yer alan hükümetin bireysel taleplere önem vermesini savunurken, çevredeki toplumsal grupların ve bireylerin ise ortak değerler etrafında bütünleşmesinin bireysel, sosyal ve siyasal özgürlüğün kaçınılmaz bir yolu olduğunu savunmaktadır. Hatta ona göre, burada söz konusu olan hürriyet, sadece, belirli bir bölgedeki insanların hürriyeti değil, bütün Müslüman toplumların hürriyetinin teminatıdır. (Nursi, Münazarat, s.95-96.)

Özellikle devlete karşı silaha sarılan ve yıkıcı bölücü yollara başvurmayı savunanlara karşı açıkça şunları söylemektedir:

“Suâl: "Şu hükûmet ve Türkler nasıl olsalar, biz rahat edemiyoruz, yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temâşâ etmek ve ellerimizi onlarla beraber sâfi suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nâsıldır? Zîrâ hükûmet ve İstanbul daha bulanıktır." Cevap: Meşrutiyet hâkimiyet-i millettir. Yani efkâr-ı âmmenizin misâl-i mücessemi olan mebusân hâkimdir; hükûmet, hâdim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekkî ediniz; her kabahati hükûmet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız. (Nursi, Münazarat, s.60.)

Sonuç olarak Said Nursi çok açık bir biçimde, Türkler ile Kürtlerin hürriyetlerinin birbirleriyle çatışmadan, tam tersine birbirleriyle uyumlu bir ilişki sayesinde gerçekleşebileceğini savunmaktadır. O dönemde de bu günkü gibi devlete (Onun İfadesiyle hükümete) karşı çıkma girişimini savunanlara karşı, çözüm yolu için meclisi demokrasiyi (o zamanki ifadeyle meşrutiyeti) göstermektedir. Demokrasiyi (meşrutiyeti), millet hâkimiyetinin bir zemini, mebusları da efkâr-ı ammenin bir tecellisi ve hükümeti de bir hizmetçi olarak görmektedir. Toplumsal taleplerin beklenilen gibi olmamasının da tek sorumlusunu hükümet olmadığını vurgulamaktadır.

 

Kaynakça

ADORNO, Teodor (2003), “Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken”, Cogito Dergisi, Y.K.Y. Sayı:36, İstanbul

AKÇA Gursoy, Postmodernite ve Ulus Devlet, www.aku.edu.tr. Gursoy Akca.pdf

AYDINGÜN, Ayşegül, (2009),  Türkiyede’de Bağımsızlık ve Milliyetçilik  Anlayışı, Bilgesam Raporu, No:8, Ankara

GIDDENS, Antony (2000), Elimizden Kaçıp Giden Dünya, Alfa Yayınları, İstanbul

HÜSEYİN, M.Muhammed, (1986) Modernizmin İslam Dünyasına Girişi, İstanbul

İNALCIK, Halil, (2000), “Doğu Anadolu Tarihine Toplu Bir Bakış”, Sosyal Bilimler Kavşağında Doğu ve Güneydoğu Anadolu içinde, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayını, Van

NURSİ, Said, (1991), Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul

NURSİ, Said, (2007), Münazarat, Söz Basım Yayın, İstanbul

SERDAR, Ziyauddin (2001), Postmodernizm ve Öteki “Batı Kültürünün Yeni Emperyalizmi”, Söylem Yayınları, İstanbul.

popüler cevapdünya atlası