Modern Dünyada Dostluğun Değeri

Eklenme Tarihi: 04 Ağustos 2017

Hz. İbrahim ve dostlukla ilgili bir sempozyum düzenlenmesiyle ilgili davet edildiğim zaman ilk aklıma gelen modern dünyada dostlukla ilgili bir şey sunma gerekliliğiydi.

Şimdi dünyada malumunuz pek çok alanda değişimler yaşanmaktadır. İnsanların geleneksel değerlerinden giderek uzaklaştığı gibi ciddi bir endişe var. Bu endişe yersiz bir endişe değil. Niçin yersiz bir endişe değildir? Çünkü pek çok hayata tutunmamızı sağlayan parametrelerin ve referansların değişmiş olduğunu görmekteyiz. Esasında hayata bakışı anlamlı kılan ve bizim duruşumuza değer katan pek çok parametrenin modernleşmeyle birlikte çok ciddi anlamda kaybolduğunu, zayi olduğunu görmekteyiz. Hani şöyle bir şey yapmak istemem. Bütün sorunları modernleşmeye yükleyip “Kardeşim ne yapalım? Bizim dışımızda bir süreç var ve biz bu süreçte bütün olup bilenleri kontrol edebilecek bir aktör olmadığımız için de fiili olarak işin içine girmiş bulunmaktayız” diye işin içinden çıkamayız. Modernleşme savunucularının da birçok kısmının bu argümanı kullandığını biliyoruz. Bir nevi şunu söylüyorlar modernist insanlar: “Modernizm coğrafi olmayan, toplumsal olmayan yani belli bir topluma özgü olmayan büyük bir evrensel değişim ve dönüşümdür. Siz ne yaparsanız yapın mutlaka bu değişim ve dönüşüm sizi de etkileyecektir” diye bir nevi bizim peşinen bu konuya yenilmemizi isteyen bir yaklaşımlarının olduğunu görmekteyiz. Ben tabi ki bunun doğru olduğunu düşünmüyorum ve bu yenilgiyi peşinen kabul etmemiz kanaatinde değilim elbette. Ama bütün bu söylenenlere hükmeden bir yaklaşımları var ki o da şudur. Sokakta yürüdüğünüzde hiç aslında benimsememiş olduğunuz halde bir elektrik direğinin başınıza düşüp sizi öldürecek olması kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla modern dünyanın enstrümanlarını ben benimsiyorum veya benimsemiyorum demenizin de bir anlamı yoktur. Siz mecburen bu işin içerisindesiniz ve buna karşı da herhangi bir direnç şansınız veya söyleminiz söz konusu değildir. Bu çok tipik bir modernleşmeci ve ilerlemeci bir argüman ve aynı zamanda da siyasi arayış, bir sistem arayışında da insanoğlunun bir nevi aradığının bitmiş olduğunun ilanına çok paralel devam eden bir tartışmadır.

Malumunuz doğu blokunun çökmesiyle birlikte Fukuyama’nın söylediği meşhur bir tez vardır: “Tarih sona ermiştir, insanlığın sistem arayışı sona ermiştir.” Bir nevi değer arayışı sona ermiştir diye. Bu sistem ve değer arayışında başka parametreler ve başka referanslar üzerinden dünyayı toplayacak bir söylem içerisinde olmaya gerek yoktur. Varmış olduğu nihai nokta, modernleşmenin bizim için sunmuş olduğu çerçevedir. Bir nevi böyle de okumak gerekiyor. Tabi burada şöyle bir itiraz var. Bütün bu modernleşmenin ortaya koymuş olduğu söylemlere ve gerçekten de kuşatıcı olan paradigmaya karşı bizim bazı direnç odaklarının, bazı mevzilerimizin olduğunu hatırlamamız gerekiyor ki, bana göre bunların başında birinci derecede birebir olan ilişkiler gelmektedir. Dostluk gelmektedir gerçekten. Hani sadece günün anlamına binaen söylediğim bir şey değil. Daha önce bu konuyla ilgili bir iki tane makale de yayınlamıştım. Bana göre modernizme direnen, direnmemizi mümkün kılan veyahut da eğer modernizm kaçınılmaz bir şeyse bunu insanileştirebilecek, ehlileştirebilecek enstrümanlarımız vardır. Ve bunların birincisi tabi ki estetiktir, tabi ki dostluktur. Bir diğeri de tabi ki inancımızdır. İnancımızın gerektirdiği pratiklerdir. Bunları bıraktığımız andan itibaren modernizmin bize sunmuş olduğu hayat tarzı içerisinde birer konu mankeni olmanın ötesinde bir anlamımız olmaz. Rüzgarın önündeki yaprak gibi bir oraya, bir buraya savrulmaya devam ederiz. Ama bakın bunun çok temel bir konu olduğuyla ilgili söz gelimi gerek ayet-i kerimelerde, gerek Hz. Peygamberin bizatihi hayatında gerekse Hz. İbrahim’in bir nevi Kur’an-ı Kerimdeki Allah’la kurmuş olduğu diyalogda özel bir ilişkiyi, özel bir inanma biçimini beraberinde getirdiğini görüyoruz.

Bakın tasavvufun başlangıcının Urfa’da olduğu söylenir. Genellikle mutasavvıfların büyük bir kısmı, “Bunun kaynağı nedir?” diye sorduğunuzda, derler ki: “Efendimizin Hira dağındaki mağarada Hz. Ebubekir’e vermiş olduğu bir sırdır” derler. Bana göre bu çok anlamlı bir şey. Niye anlamlı? Şunun için anlamlı. Hani bizi muhatap alan, bizim muhatab olmamız gereken dinin veyahut da bir ritüel, bir seyrisülük, bir mini pratik mi, değil mi, o işin ayrı mevzusu ama şu çok anlamlı bir şey. Kendi canını, kendi uzuvlarını siper ediyor yetmiyor. Acaba bu kadar ıztırabdan, kendisini zehirleyen akreplerden, yılanlardan, çıyanlardan o kadar bunalıyor ki, terinin Efendimizin üzerine değmesi ve onu uykusunda rahatsız etmeme kaygısı, her şeyin üzerinde bir kaygı olduğu için, Hz. Ebubekir’e bir sır verilmiş olmasını kişisel olarak çok anlamlı bulurum. Ve bu sırrın ortaya koymuş olduğu bir paradigmanın, bir söylemin de bir karşılığının olduğuna inanıyorum. Bizim için bu modernleşmenin ortaya çıkarmış olduğu aşırı bir şekilde dünyevileşme ve gerçekten giderek de dünyevileşmenin mekanik bir biçimde çok rasyonalite üzerine kurulu olduğu hatta bazen de çıkar üzerine kurulu olduğu işleyişini bir nevi bizim tersyüz etmemizin esas şeyi dostluktur.

İki örnek daha verip bitiriyorum. Birincisi şu. Bakın dünyada pek çok Müslüman ülke bugün nüfusu dünyadaki diğer Müslümanlardan daha çok olan bir kısmı, herhangi bir karşılıklı çarpışmayla veya kılıç zoruyla Müslüman olmuş değillerdir. Sadece ve sadece o nebiden ve Müslümanların ahlakından etkilenerek dinlerini değiştirmişlerdir. Pek çok İslam coğrafyasında benzer örnekleri vermemiz mümkündür. Sadece Müslümanların sahip oldukları ahlak ve onların kurmuş oldukları diyalog üzerinden Müslüman olan pek çok ülkenin, pek çok coğrafyanın var olduğunu biliyoruz. Hatta kılıçla fethedildiği varsayılan yerlerde bile önceden bu tür bir girişimin var olduğunu biliyoruz. Nitekim buralara gelen, Türkiye’nin Anadolu’nun ve diğer İslam coğrafyasının pek çok yerine gelen öncü Müslüman dervişlerin kurmuş oldukları diyalogdan son derece etkilenmiş olduklarından ve bu dostluğun bir gereği olarak gerçekten ikna olduklarını, yeni yeni modern dünyanın söylediği sözün o zaman uygulandığını görüyoruz. Nedir o? İkna etmek insanları. Rasyonel bir süreç değildir, duygusal bir süreçtir. Dolayısıyla bu duygudaşlığı kurmanın birinci adımı da dostluktur. Ve gerçekten de onların bu dostlukları kurduğunu görmekteyiz.

İkinci bir anlatmak istediğim konu şu. Bakın dünyada İslam dışında var olan beşeri ideolojilerden iki tanesi; birisi kapitalizm, diğeri sosyalizm. Ve bunların birbirlerine karşı bir üstünlüğünü söylememiz mümkün değil ama şunu söyleyebiliriz. Yani erdem üzerinden bir okuma değil de pratik üzerinden bir okuma yaptığımızda kapitalizmin bir derece sosyalizmden daha önde olduğunu söyleyebiliriz. Niçin böyledir? Çünkü kapitalizm sadece pratikler üzerinden yürüyen bir şeydir. Bir ideoloji ekseninde devam etmiyor. Esasında baktığımızda özü itibariyle sosyalizmin dile getirmiş olduğu ideaların arkasında daha hümanist bir takım tezler var hiç kuşkusuz, insanları kurtarmak, özgürlüğe kavuşturmak vs. Başka türlü şeyler de söylenebilir. Ama kapitalizmin karşısında bir varlık gösterebilmiş değildir. Varlık göstermemiş olmasının bir sebebi de tam bu söz ettiğim bağlamda bir pratik içermiyor olmasından kaynaklanıyor. Ama kapitalizm bize bir ideoloji olarak sunulmadığı halde her birimiz kapitalizmin enstrümanlarını kullanıyoruz ve bundan da neredeyse hiçbir rahatsızlık duymuyoruz. Çünkü kimse bize herhangi bir şeyin kullanımının ideolojisini sunmuyor. Doğrudan pratiğini sunuyor ve biz doğrudan o pratikleri yerine getiriyoruz. Bizim için de bu değişim ve dönüşüm seyri içinde baktığımızda, tabi ki, bunların hepsinin ötesinde bu Hangtington’un da kafaya takmış olduğu esas mesele, “Kapitalizm, sosyalizm ve bunun dışındaki başka alternatif paradigmalar tutunabilir mi dünyada? diye sorulduğunda evet başka paradigmalar insanlara yeni bir alternatif ve sistem arayışında bir alternatif olabilirler. O da “insanlara doğrudan pratikler sunan ve doğrudan bir takım tutum ve davranış değişikliği talep eden dinler bunu yapabilirler” diye itirazlar var ki, bu doğru ve yerinde bir itiraz. Bizim için de gerçekten İslam dininin bu dünyadaki hızlı bir biçimde meydana gelen dejenerasyonu, sadece kazanma üzerine kurulu olan dünyayı algılama ve dönüştürme, işte böyle çok genç parlak çocuklar çok kazanma ve dünyayı değiştirme önemlidir. Bütün bunlar hepsinin dünyanın esas bağlamı “bir imtihan yeri” olan ve aynı zamanda da insanın burada değer verdiği, insanlara miras olarak bırakabileceği temel kazanımlarının dejenere olmasını engelleyecek olan hiçbir biçimde bizim vazgeçemeyeceğimiz ve kaybolmayacak olan en büyük hasletimiz dostluklarımızdır. Bu dostluğun modernizme karşı en büyük direnme odağı olduğunu, en büyük mevzi olduğunu, gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Çıkar üzerinde kurulu olmayacak başkalarının hesaplarının ötesinde bir hesabı olan ve bu tam da söz ettiğim hiçbir ideolojik kaygı ve çıkar gözetmeyen bir tutum ve davranışta bulunduğunuzda, modernizm tam da o noktada büyük bir zaafa uğruyor zaten. Bu dünyevileşme ve sekülerleşme, tam da o noktada bir sekteye uğruyor. Çünkü bu dünyevileşmenin esası nedir? Pratikler dini gibi görünse bile özün dünyevileşmesi gerekiyor. Yani birisine sadaka verirken bile öte dünyayı değil, bu dünyayı düşünmek demektir, bir nevi dünyevileşme. Ama tam da dostluk bunun tam tersini yapıyor. Yani dünyalık bir şey yaparken bile siz öte dünyayı düşünüyorsunuz.

Son bir şeyle bitireyim. “Her kişi dostuyla birlikte haşrolunur ve kişi dostunun dini üzerinedir” sözlerine baktığımızda, gerçekten dostluk üzerinden kurmuş olduğumuz diyalog bizim en büyük sermayemizdir, bizim en büyük mevzilerimizden birisidir, bizim en büyük güvenme odaklarımızdan birisidir. Bu anlamda farklı düşüncelerin, farklı grup ve derneklerin, farklı cemaatlerin bir arada oluşturmuş oldukları dostlukların çok büyük bir kazanım olduğunu ve insana inanılmaz bir imkan tanıdığını sanıyorum. Buradaki arkadaşlarımızın tamamı bilirler ve yakından da denemişlerdir. Bu dostluğun kilidi bir çıkara dönüşmemiş olması, dünyevileşmemiş olması modernizme kurban edilmemiş olmasıdır. Umuyorum ve inanıyorum ki Hz. İbrahim’in bereketi ve Bediüzzaman’ın nurlu yolu bu dostluğu gerçekten kalbimizde kalıcı bir şekilde olmasını sağlayacak ki, biz ancak o zaman direnebiliriz. Hepinize çok teşekkür ediyorum.

popüler cevapdünya atlası