Meyve Risalesi Üzerine…

Eklenme Tarihi: 03 Şubat 2014 | Güncelleme Tarihi: 23 Temmuz 2017

Bediüzzaman Meyve Risalesi’ni Denizli Hapsinde iki Cuma gününün mahsulü olarak tanımlar. Gariptir Meyve Risalesi ve Bediüzzaman’ın hapishanelerde yazılan eserleri Ankara’da batı klasikleri ülkenin yeni kültürü olarak ilan edildiği bir döneme rastlar. Cumhuriyeti kuranların, camileri yasaklayıp, ezanı susturup, Kur’an’ı hurfe-i nisyana attıkları, Osmanlı kültürünü, tarihini, muhtelif milletleri bir potada eriten kültürü bir kenara koyup, Osmanlıcayı, Osmanlı edebiyatını, Divan edebiyatını suçlu ilan ettikleri ve yerine Avrupa edebiyatının eserlerini yeni bir köksüzmillet yaratmak için zorla topluma iteledikleri bir dönemde; Bediüzzaman bir cumhuriyetçi olarak içi boş cumhuriyetin içini doldurmak için bir milleti Avrupa ortalarına, Asyabozkırlarına, Afrika’ya koşturan felsefenin temel dayanağı olan imani ve İslami öğretiyi haplar, komprimeler şeklinde yazarak o olumsuz şartlarda hiç kimsenin yapmadığı ve yapamadığı ve yapamayacağı bir büyük iş yapmıştır. Namık Kemal için Süleyman Nazif’in babası,“Millet dedi, milletdedi, millet dedi gitti” demiştir. Millet, ihtilal hevesi ile Hogo, Monteskiyo, Russo hayranlığı ile elde edilemezdi. Türkçüler sadece Türk demişler, millet dediler ama milletin önüne büyük, milleti büyük yapan şeyleri koymamışlardır. Sadece millet demekle millet inşa edilemezdi. Bediüzzaman“Millet eski haşmetine ancak bu eserlerle varabilir” demiştir. Ömer Seyfettin, “Başını Vermeyen Şehit”te bir harika kahraman anlatır ama o kahramanın nasıl ortaya çıkması gerektiği konusunda bir şey söylemez. Tanpınar, A. Şinasi Hisar, Selim İleri kaybettiklerimize ağlarlar, Bediüzzaman ağlamaz, en zor şartlarda başkasının günahına ağlar. Biz kendi günahımıza bile ağlamazken o Eskişehir hapishanesinde oynayan kızların yıllar sonraki manevi sefaletini görünce ağlar, bizim için ağlar.

Hapishaneler acil servisler gibidir. Acil servise gelen insanlara edebiyat yapılmaz, acele ihtiyacı olan tedavi gerekir, aceleilacı ve müdahalesi gerekir. Yoksa mekân-ı tebdil olur. Bediüzzaman kaderin sevki ile hapishanelere düşmüştür. O büyük insanı hapishanelere çürütmek için atan felsefeye bakınız! Cumhuriyet felsefesi… Kant’ın mezarı nakledilirken kemiklerini çalarlar hatıra olsun diye. Şu Bediüzzaman onlarla kıyaslanabilir mi? Onlar ehl-i kemali başlarının üstünde dolaştırırken biz ölsün diye merdiven altlarına, hapishanenin en olumsuz köşelerine atmışız. Ama:“Bir şem‘a ki, Mevla yaka, üflemekle sönmez.” Kimse asırlarca ataları, Allah’ın dinini, hak dini dünyaya taşımış bir milletin çocuklarını kitapsız, Kur’an sız bırakmaz. Bediüzzaman, milyonlarca hak için ölmüş başlardadirilenimandır, aksiyondur. Bediüzzaman Meyve Risalesinde üslub endişelerini bir kenara bırakır, çünkü hayatını karartmış insanlara imdada gönderilmiştir, onlara bir dost gibi, bir arkadaş gibi konuşur. Şimdi o gözleşu Birinci Mesele’nin girişini okuyalım. Konuşmada sürekli “biz” zamiri kullanılır. Biz kim? Yazar ve hapishanedeki öğrencileridir. Bu kısa metinde en çok tekrar edilen biz ve ona bağlı fiillerdir. Onlarla uhrevi bir sohbet yapar.

“Her gün yirmidört saat sermaye-i hayatı Halıkımız bize ihsan ediyor, ta ki ikihayatımıza lazımşeyler o sermaye ile alınsın. Biz kısacık hayat-ı dünyeviyeye yirmi üç saati sarfedip beş farz namaza kâfigelen birsaati pek çok uzun olan hayat-ı uhreviyemizesarfetmezsek, ne kadar hilaf-ı akıl birhata ve o hatanın cezası olarak hem kalbi, hem ruhi sıkıntıları çekmek ve o sıkıntılar yüzünden ahlakımızı bozmak ve meyusane hayatını geçirmek sebebiyle değil terbiye almak belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasaret ederiz, kıyas edilsin.” (Şualar, 165)

Ne kadar dramatik değil mi? Bir hükümdar hersabah yirmidört altın veriyor, çok insan o yirmidört altını teneke bile etmeyen derecede ucuz işlerde sarfediyor veya ediyoruz. Fatih’in bir saati kaç altındır? Ya Bediüzzaman’ın, ya Allah Resülünün bir saati kaç altındır? Ya bizimki kaç altındır? Hangimiz sabahları “Ey Rabbim. Bana ihsan ettiğin yirmi dört altını bugün senin için en ideal, en muktesidane bir şekilde kullanacağım, ‘Paraları ne yaptın?’ hitabına maruz kalıp utanmayacağım”diye düşünerek yaşıyoruz? Ne kadar akla aykırı bir hatadır, buna vurgu yapıyor. Dedikodular uğruna siyasi toplum mühendisliği yaptığımız bu günlerde altınlar paslı tenekelere dönmüştür. Kur’an‘da “keziban” kelimesinin tekrarı gibi, leitmotif yapacak olursak “paslı teneke, paslı teneke, paslı teneke” denmesi lazımdır. Bediüzzaman namaz konusundaki Dördüncü Söz’ü burada kısaca hülasa etmiştir. Mahpusların zihinlerine daha seri ve daha sade bir şekilde anlatmıştır.

Meyve Risalesinin üslubu, öyle sarsıcı ki, hiç maneviyat dersi almayıp hapse düşmüş insanlara fersude binaları yıkıp yerine yeni binaları yapmak gibi, yıkıyor yıkıntının içinden yeni bir insan çıkıyor.

“Ölüm o kadar kat’i ve zahirdir ki, bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek”ifadesi ne kadar da dramatiktir. Bu gün şu içinde yaşadığımız gün nasıl gece olacak, o katiyette ölüm degelecektir. Demek her gün hayat, her gece ölümdür. Zaten Dokuzuncu Söz’de ölümü geceye, geceyi de gençliğe benzetmektedir. Nasıl geceleyin insan etrafı seçemezse, gençlikte de insan sağı solu, önü arkayıseçemez. Ne kadar harika bir benzetmeler dünyası vardır. Hayatla bağlantılı ölüm dersidir. Güz ve kış, güz ihtiyarlık kış ölümdür. Güzü gören kışın geleceğini görür. Her benzetme bir sinemadır. Meyve Risalesi harika bir tiyatro, bir sinema veya bir resimli romandır. Sanat okuyan yok ki, Bediüzzaman’ın nasıl bir dramatürji dersi verdiğini nerden çıkarsınlar? Her hakikat onun dilinde birden plastik bir madde gibi bir tiyatro sahnesine dönüşmektedir.

Bu hapishane nasılki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir, öyle de bu zemin yüzü dahi acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır” Cümlesi hep görseldir. Dünya ne imiş? Bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Burada hem konacaksın hem de göçeceksin. Konmak bir sorun göçmek de ayrı bir sorundur. Örnekler çok güzeldir. Düşününce mana ortaya çıkmaktadır. Bir geceye sığdırılmış ne emellerimiz vardır. Hepsi bir gece, yarısı gelmek, diğer yarısı da hazırlık ile göçmek içindir. Dünya geçici bir misafirhanedir. “Acele hareket eden kafileler” bir gecede hem konuyorlar, hem de göçüyorlar.

Ondan sonraki cümle daha vahşi, daha trajik ve korkutucudur:“Her bir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.” Bunu nasıl hayal etmiştir? Ölüm bir şehri götürmüş mezarlığa boşaltmış, bir daha gelmiş boşaltmış, yüz kere böyle boşaltmıştır. Tabut onun küreğidir, bu, mezarcının küreğinden farksızdır. Mezarlığa giden tabutların arkasından insanlar, mezarcılar tarafından toprağa verildikten sonra ağlayarak evlerine dönmektedirler ve yolda da yine dünyayı parlatmaya çalışmakta, siyasi ve mimari dehaları gibi konuşmalar yapmaktadırlar.

Üçüncü Mesele, sinema ülubu ile kaleme alınmış, ömrün dini anlamda sorumlu geçmesiamaçlanan dramatik bir anlatımdır. Eskişehir hapishanesindebir hatırasından hareketederek, lise mektebinin büyük kızlarını hapishane penceresinden görmüş, onların geleceklerini okumuştur: “Birden manevi bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki o elli altmışkızlardan vetalebelerden kırk ellisi kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi yetmiş seksen yaşındaçirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden o sevmek beklediği nazarlardan nefret. Görüyorlar. Kat’i müşahade ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım.” Bu cümlede dikkat çekilmek istenen çok öğe vardır. Bir imaj, “gençliğinde iffetini muhafaza etmemek”tir. En değerli tarafı olan kızlığını, kadınlığını sakınmadan yaşamak, haramdan, haram davranışlardan sakınmamaktır. Bugün de iffetsiz yaşamak dikkat edilmeyen bir davranıştır. Dindarlar bile ilişkilerinde Allah’tan korkmadan kendini sakınmadan, ne konuşmasına, ne de davranışlarına dikkat etmeden yaşıyorsa, iffetini korumak bir sorun olmaktan büyük oranda çıkmış demektir. Adeta iffetini koruyarak yaşayan çok az insan var desek yerindedir. Bir başka ifade “kabirde toprak olmak ve azap çekmek”tir. “Vücut bir taraftan toprağa dönüşürken, diğer yandan azap çekmek”çok etkileyici ve vahşibir tesbittir. “Sevmek beklediğini nazarlardan nefret görmek” de günahın sosyal etkileri sınıfına girmektedir. Allah’tan korkmayan insanların ayıplamalarına, ilgisizliklerine maruz kalınmaktadır. Bir cümleye dramatik ve etkileyici temalar yüklemiştir: Kabir, toprak olmak, iffet ve onu muhafaza edememek, azap çekmek. Bu bahiste Bediüzzaman bir şahısla dialoga girer. O şahıs “sefahet ve dalaleti terviç eden bir şahs-ı manevi, insi bir şeytan”dır. Onun dalalet fikirlerini çürütmek için konuşur. Buradaki önemli cümlelerden biri, “lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmemektir.” Bu da bugün kalıp bir davranışa dönüşmüştür. Ölümü hatıra getirerek yaşamak sorumlu bir yaşama tarzıdır.

Dördüncü Mesele, öncekilere oranla farklılık gösterir. Dünya savaşı sırasında kendini savaş haberlerine kaptıran insan tiplerini ikaz için yazılmıştır. Her devirde bir ülkede insanın kendini boşu boşuna kaptırdığı meseleler vardır. Türkiye bir sahnedir. Sahnede hiçbir zaman oyunlar eksik değildir. İnsanlar oyunun kalitesine bakıp sahneden ayrılacağına, herkes kalitesiz oyunları seyrederek ömrünü heba ediyor. O gün savaştı. Bugünkü de iki şahsın ve onları temsil eden zihniyetlerin savaşıdır. Bu bahsin odak ve can alıcı cümlesi şudur: “Evet bu cihan harbinden daha büyük bir hadise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i amme davasından daha ehemmiyetli bir dava, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise öyle bir dava açılmış ki, her adam eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa, aklı da varsa, o tek davayı kazanmak için bila-tereddüd sarfedecek.” Burada hukuki bir dava açılmış, insanın ise o kendini ilgilendiren bu davadan haberi yoktur. Hakkınızda dünya hâkimiyetinden daha büyük bir dava açılmış, sizin veya benim o davadan haberim yok. Hazret-i Peygambere, “Ey elbisesine bürünmüş adam kalk ve hakkı tebliğ et” denince, Hazret-i Hatice, “Artık bundan sonra bize rahat yok” der. Mücahadesiz bir yaşama tarzı, rahat bir durumdur. Bu yönden bakınca İslam’ı tebliğ ve yaşamak sorun olmaktan çıkmışsa, insanlar rahattır ama rahat değildirler, çünkü rahat zahmettedir. Hâlbuki zahmetsiz hayat rahat olarak algılanır, insanlar birbirine, “Nasılsın, rahat mısın? Çok rahatım Allah’a şükür.“ derler. Bediüzzaman, “Fıtraten müteheyyic olan insanın rahatı say ve cidaldedir.” sözü ile rahatın say/çalışma ve cidalde/mücadelede olduğunu söyler. Asıl say ve cidal nerede? Dünya ve dünyevi istekler için say ve cidal nerede? Din ise bir dekor gibidir. Asıl oyun, din bir fon ve dekor durumuna düşmüştür.

Beşinci Mesele gençlik hakkındadır. Bahsin girişi tam bir sahneleme metodu ile kaleme alınmıştır. Ölüm bahsini anlattığı İkinci Meselede kullandığı bir cümleyi burada gençlik konusunda kullanır: “Bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek.” Ölüme değişimden hareketle gider, bugün değişir, gece olur, bahar yaz ve kışa döner. Ölüm de bu değişme ve dönüşme gibidir. Beşinci Meselede yine ayrı görsel tekniği kullanır: “Gençlik hiç şüphe yok gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi katiyetinde gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek.” Gençlik ihtiyarlığa değişecek, ihtiyarlık da ölüme değişecektir. Her gün bu sözlerden birini okuyup da hayata atılmak ne kadar ikaz edicidir. Yazın güze, sonbahara değişmesi katiyetinde, yaz illa sonbahar olacaktır, ondan kaçmak mümkün değilse, ihtiyarlık ve ölümden de kaçmak imkânsızdır. Burada gençlik için iki kelime kullanır; iffet ve istikamet. Meyve Risalesinde hapislere söylemlerinde dikkat ettiği bir şey, hapishane penceresinden gördüğü kızlardaki ve gençlerdeki iffet, istikamet ve şükür konusudur.

Altıncı Mesele ilimlerden Allah’a giden yolları anlatır. Risale-i Nur’un temel argümanlarından biridir. İlimlere Allah’tan bağımsız kullanan batı düşüncesine göre bakmaktayız. Okullarımızda ilim Allah ile bağlantılı anlatılmaktadır. Allah ile bağlantılı olmayan anlatımlardan rahatsız talebeler Bediüzzaman’a şikâyet de bulunurlar: “Bize Halıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar.” Bediüzzaman ilim tarihinin bu büyük yanılgısını büyük bir cümle ile ortaya koyar. Halide Edip milli mücadelenin önemli bir uzvu iken yeni devletin yapılanmasında kendisine önem atfedilmeyince Avrupa’ya kaçmak zorunda kalır, tıpkı Bediüzzaman’ın Van’a gitmesi gibi. Avrupa’da çok sıkıntılar çekerler. Eşine, Adnan Adıvar’a orada bir meşguliyet bulur. O da, “Tarih Boyunca İlim ve Din” isimli kitabını yazar. Bu çok etraflı bir konudur. Bediüzzaman da ilim ve din konusu çok önemlidir. Kendinden önceki din müceddidlerinin hiçbirisi böyle bir sorunla karşılaşmamıştır. Bediüzzaman ilim ve din, din ve felsefe, kelam ve felsefe, felsefe ve düşünce konularında azametli bir yorumcudur. Bunların her biri önemli bahislerdir. Bediüzzaman’ın talebelere cevabı şudur: “Sizin okuduğunuz fenlerden her bir fen kendi lisan-ı mahsusu ile mütemadiyen Allah’tan bahsedip Halık’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil onları dinleyiniz.”

Biz bu şablonu hâlâ ilkokul, ortaokul, lise ve üniversitede kullanamıyoruz, hâlbuki Bediüzzaman’ın eğitim projesinin en önemli ayağı budur: Gizli ateizm sınıflarına ilahi bakış açısı ile bakmak. Burada eczane, fabrika, depo ve iaşe anbarı, ordu tanzimi, şehirde elektirik lambalarının tevzii/dağıtımı, bir kitap ve yazarı, konularında örnekler verir ve şu sonuca varır: ”İşte bu fenlere kıyasen yüzer fünundan her bir fen, geniş mikyasiyle ve hususi aynasıyla ve dürbinli gözüyle ve ibretli nazarlarıyla bu kainatın Halık-ı Zülcelal’ini esmasıyla bildirir, sıfatını kemalatını tanıttırır.” Fen için şu cümleleri kullanır: Geniş mikyas, hususi ayna, dürbinli göz, ibretli nazar. Bütün nurlardaki fennî ve ilmî bahislerde bu dört şey uygulanmıştır. En çok Allah’a açılan kapılırı olan bir ilim Astronomidir, Bediüzzaman birçok yerde bu ilimden Allah’a giden kapıları gösterir. Hazret-i Peygamberin gökyüzü ve yıldızları seyrine Hazret-i Hatice dikkat eder, dalıp gittiğini söyler. Kur’an da hep arz ve semaya, yıldızlara dikkati sürekli tekrar eder. Bediüzzaman da bütün hayatı özellikle Barla yıllarında hep semaya nazır oturur. Özellikle Barla’daki ağaç bir rasathanedir. Oradan “dürbin” yani “dur” uzak demek “bin” gösteren “dürbin” uzağı gösteren demek o rasathaneden bütün âleme bakar. Bilimin geniş mikyasını, hususi aynasını, dürbinli gözünü ve ibretli nazarını görmüş ve eserlerine uygulamıştır. Yedinci mesele Haşir Risalesi, Lasiyyemalar, 29. Söz’ün kısa ve sade bir hülasasıdır. Bediüzzaman sorgulama tarzı ile ahireti burada yeni bir üslubla anlatır: “Ahiretimizi başta o bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur’an’ımızdan, sonra sair peygamberler ve mukaddes kitaplardan sonra melaikelerden, sonra kâinattan soracağız.” Sorular kimden sorulacaktır?

Rabbimizden,

Peygamberimizden,

Kur’an’ımızdan,

Sair peygamberlerden,

Mukaddes kitaplardan,

Melaikelerden,

Kâinattan,

Yedi sorgulama kalıbı var burada, eserlerdeki bütün sorgulamalar bu yedi şey üzerine cereyan eder. Allah’tan sorunca şöyle cevap alır: “Evet ahiret vardır ve sizi oraya sevkediyorum” ferman ediyor. Özellikle Onuncu Söz burada özetlenmiştir daha sade bir dille. Allah neye dayanarak bize ahiretin varlığını anlatır? Elçileri, fermanları, isimleri ve sıfatlarıyla, bu şablon Bediüzzaman’ın ahiret konusundaki bahislerinin anahtarıdır: Elçi, ferman, isim, sıfat. O kadar canlı bir sorgulamadır.

Sekizinci Mesele, öldükten sonra dirilme hakikatinin günlük hayatın evrelerine bakan şekilde izahıdır. İnsan, çocuklar, ihtiyarlar, gençler, hastalar, mazlumlar, müsibetzedeler, aile, hane, şehir ve memleket üzerindeki tesirler anlatılır. Meyve Risalesinin anlatım teknikleri çok sade, özetleyici ve özel tasniflerden, programlardan oluşmuştur. Denizli şehri bu eser ile övünebilir. Denizli’den dine ve Allah’a bir deniz değil, koca bir okyanus açmıştır Bediüzzaman. Anadolu şehirleri onunla nurlanmış ve parlamıştır. Hep İstanbul demişiz, kültürümüzün odağında hep o şehir. Bediüzzaman sürgün yıllarında Anadolu şehirlerini dolaşmış ve önemli eserler yazmış ve sadece İstanbul olmadığımızı anlatmıştır. Barla-Isparta, Denizli, Eskişehir, Afyon, Kastamonu milli mücadele coğrafyasıdır. O mücadelenin eksiği dini mücadeledir, istiklalin kabuğu inşa edilmiş, Bediüzzaman bu kabuğun içini doldurmuştur. Sakarya savaşı kadar daha da öte Haşir ve Ayetü’l-Kübra savaşları vardır, küfr-i mutlaka karşı savaştır.

Dokuzuncu Mesele, iman hakikatleri arasındaki ilişkiyi anlatır: “İman altı rüknünden çıkan öyle bir vahdani hakikattir ki, tefrik kabul etmez ve öyle bir küllidir ki, tecezzi kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki, kabil-i inkısam olmazlar. Çünkü her bir rükn-i imani kendini isbat eden hüccetleriyle sair erkân-ı imaniyeyi isbat eder. Her biri, her birisine gayet kuvvetli bir hüccet-i azam olur.” Onuncu Mesele, Kur’an‘daki tekrarata cevap veren bir bahistir, şeytan ile yapılmış bir büyük meydan savaşıdır. On Birinci Mesele Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail gibi büyük meleklerden hareketle meleklere iman rüknünü tatlı ve mantıklı bir kıvamda anlatır.

Meyve Risalesi kıyamete kadar meyveleri yenilecek meyvedar bir ağaçtır. Nice insanlar onun meyvelerini yiyerek ahirete aç biilaç değil, imanî bir doygunlukla mümince bir tatminle gitmişlerdir ve gideceklerdir.

popüler cevapdünya atlası