Mevlâna Celâleddin Rûmi ve Bediüzzaman Said Nursi Perspektifinden Nefsin Mahiyeti ve Nefis Terbiyesi

Eklenme Tarihi: 30 Kasım 2017

Prof. Dr. Şadi Eren

“İnsan nefsi” denildiğinde, daha çok insanın istek ve öfke yönü hatıra gelir. İstek ve öfkesini kontrollü kullanamayan kimseler, kendilerine ve çevrelerine zarar verirler. Nefsi kontrol altında tutmanın yolu ise, onu tanımaktan ve terbiye etmekten geçer.

Mevlâna Celâleddin Rûmi ve Bediüzzaman Said Nursi, ayetler ve hadisler ışığında nefsi hem iyi tanıyan hem de iyi terbiye eden iki büyük İslam âlimimizdir. Meşrep olarak birbirine hayli yakın olan bu zatlar, geride bıraktıkları eserlerle nefsi tanıma ve terbiye etme tecrübelerini başkalarıyla da paylaşarak çok önemli hizmetlere vesile olmuşlardır.

Bu tebliğde Mevlâna Celâleddin Rûmi ve Bediüzzaman Said Nursi’nin nefsin mahiyeti ve terbiyesi hakkındaki görüşleri, ana hatlarıyla ele alınacaktır.

NEFSİN MAHİYETİ

Bütün kötülüklerin anası

Nefis, bütün kötülüklerin anasıdır. Mevlâna, bunu şöyle bir temsille anlatır:

“Biri annesini öldürür. ‘Niye anneni öldürdün?’ der­ler. ‘Zina yapıyordu’ cevabını verir. ‘Anneni öldürece­ğine adamı öldürseydin’ dediklerinde şöyle der: ‘Her gün bir adam mı öldürmeliydim?’[1]

Mevlâna, ardından şu değerlendirmeyi yapar:

“Ey insan! O kötü tabiatlı anne senin nefsindir ki, onun fesadı her tarafa yayılmıştır...”[2]

Nefis atı

Bediüzzaman’ın nefisle ilgili bazı ifadelerinde, nefsin bir ata benzetildiğini görürüz. Mesela şöyle der:

“…Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dareyndir.”[3]

“Nefsine muhabbet ise: Ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesattan men' etmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevâya değil, hüdaya sevkedersin.”[4]

 Öyle anlaşılıyor ki, insanın nefsi huysuz bir ata benzer. Bu huysuz atı iyi bir terbiye ile dizginlemek ve gemlemek, onun sırtına binip yüce hedeflere doğru yol almak mümkündür.

Nefis putu

Mevlâna, nefsi bir puta benzeterek şöyle der:

“Nefis, bir puttur. Öyle ki, diğer putlar da bu puttan doğmuşlardır.”[5]  

"Put kırmak çok kolaydır. Lakin nefsi kolay bir şey zannetmek büyük cehalettir. Nefsin suretini görmek istiyorsan yedi kapılı cehennem tari­fini oku."[6]

Yani, Cenab-ı Hak tarafından cehen­neme “Artık doldun mu?” denildiğinde, cehennem “daha yok mu?” diyeceği gibi[7]; doymama ve dolmama noktasında nefis, cehenneme benzer. Nefsin sadece hırsına bakmakla bile, bunu kolayca anlayabi­liriz.

Nefis Firavunu

Gerek Mevlâna, gerekse Bediüzzaman, nefsin Firavunluğuna dikkat çekerler. Mesela Mevlâna şöyle der:

“Firavunda olan sende de vardır. Lakin senin ejderhan kuyuda mahpus­tur.”[8]

Yani, her insanda Firavun olabilecek bir kabiliyet vardır. Nefis serbest bırakılsa ve her istediği verilse, o insan bir Firavun olur. Firavun, Mısır halkını istediği gibi evirip çevirmiş, onları kendine itaat ettirmiştir.

Nefis, benzeri bir istibdatla vücut ülkesini ele geçirmek ister. Bunu yapabilirse, göz onun zevk aldığı haram manzaralara bakar, kulak onun hoşlandığı şarkıları dinler, ayak onun istediği yerlere gider, hayal onu keyiflendirecek sahalarda dolaşır. Hatta akıl onun arzuladığı dalavereler peşinde koşar.

İşte gerçek hürriyet nefsin bu rezil istibdadını aşmakla başlar. Bu da İslâmın düsturlarını vücut ülkesinde uygulamakla olur. Bediüzzaman’ın ifadesiyle:

“Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz, İslâmiyete istinad iledir.”[9]

Zira “insan ipi boğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır.”[10] Faraza, gözün bakacağı şeyler vardır, bakmayacağı şeyler vardır. Kulağın duyabileceği şeyler vardır, duymaması gereken şeyler vardır.

Nefis sihirbazı

Mevlâna’ya göre “Nefis bir sihirbazdır. Onun vesveselerinde gizli bir sihir vardır.”[11]

Sihirbazın en büyük bir özelliği, el çabukluğu yardımıyla hayal ile gerçeği birbirine karıştırmasıdır. Nefis de benzeri bir oldu bitti ile insanı kandırır, yanlış kanaatlere sevk eder.

Nefis Ejderhası

Mevlâna, nefsi ejderhaya benzetip şöyle der:

“Nefis, bir ejderhadır.”[12]

Onun anlattığı şu sembolik olay ise, nefis ejderhasını bize daha yakından tanıtır:

Bir yılan avcısı, dağda donmuş bir ejderha bulur. Ölmüş zannederek şehre getirir. Halk, bu büyük ejderhanın etrafında halka olmuş seyrederken, güneşin ısısıyla buzları çözülen ejderha kıpırdamaya başlar. Halk, dehşet içinde sağa-sola kaçışır. Avcı ise, korkusundan ne yapacağını bilemez. Ejderha, avcının üzerine saldırır ve onu yutar.[13]

Hikâyedeki ejderha nefsi temsil etmektedir. Nefis ejderhası bazen ölü gibi hareketsiz görülse de, bu hali geçicidir. Her an harekete gerebilir, sahibine zarar verebilir. Mesela, karşı cinse karşı ilgi, buluğ dönemiyle kıpırdanmaya başlar. Benzeri bir durumu, mal ve makam gibi nefsin düşkün olduğu şeylerde görürüz. İnsan, hayatının bir döneminde bunlara karşı ilgisiz kalsa bile, uygun bir ortam meydana geldiğinde nefis bunlara meyleder, ulaşmaya çalışır.

Ejderha temsilini biraz daha genişleterek, nefsi yedi başlı bir canavara benzetebiliriz. İnsan, mücadele ile o başlardan bir kaçını devre dışı bıraksa bile, canavarın başka başları sağlam kalmakta, tehlike arz etmektedir. Bundan dolayı, nefisle mücadele bütün ömür boyu devam edecektir.

Nefis-Devekuşu Benzerliği

Bediüzzaman nefsi devekuşuna benzetir.[14] Devekuşuna demişler: Niçin uçmuyorsun? Kanatlarını kısmış “Ben deveyim” demiş. “Öyleyse yük taşı” demişler. Kanatlarını açmış “Ben kuşum” demiş. Avcıyı görüp kaçamayacağını anlayınca da başını kuma gömmüş. Zannetmiş ki, o avcıyı görmeyince avcı da onu göremeyecek.[15]

Nefis, bazı durumlarda devekuşu gibi hareket eder. Mesela, denilse ki “Ölüm var, ahiret var, ona göre çalış.” O, “ya yoksa” diyerek Allah’a kulluktan sıyrılmak ister. Veya gaflet kumuna başını sokar, en sabit bir gerçek olan ölümü görmezden gelir. Hâlbuki onun ölümü unutmasıyla ölüm onu unutmayacaktır.[16]

Oyun ve eğlenceye dalan, içki ve uyuşturucularla akıllarını devre dışı bırakan insanlarda devekuşunun bu ters mantığını görürüz.

Nefis şeytan ilişkisi

Nefis ve şeytan, insanın manevi ilerleyişinde en mühim iki engeldir. Nefis içeriden, şeytan dışarıdan insanın dünya ve ahi­re­ti­ni perişan etmek için durmadan çalışır. Nefsin mahiyetinde gurur, kibir, menfaatçilik gibi pek çok zararlı özellikler vardır. Şeytan ise, işletilmeye uygun bu madenleri iyi bilir ve işletir. Nefsin zaaflarını tanır ve yakalar. 

Bediüzzaman’ın şu ifadesinde nefis – şeytan ilişkisini net bir şekilde görebiliriz:

“İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir bürhan ile şeytanın muvakkat bir şakirdi ve ehl-i dalaletin ve ehl-i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu.”[17]

İnsanın nefs-i emmaresi, şeytanın bir talebesi gibidir. Ancak bu talebelik geçici bir talebeliktir, daimi değildir. Çünkü insan, nefis terbiyesi ile şeytanı dinlemekten kurtulabilir.

Şeytan kuvvetli bir verici, nefis hassas bir alıcıdır. Şeytandan gelen telkinlere kulak veren nefis, insanı fısk ve fücura, isyan ve inkâra, gaflet ve dalalete, her türlü rezalet ve mala­ya­ni­ya­ta sevk eder.

Nefis, ıslah olmaya kabiliyetlidir. Bir atın veya bir köpeğin iyi bir terbiye ile faydalı hale gelebilmesi gibi, nefis dahi terbiye ile uysal ve söz dinler bir hale gelebilir. Şeytan için ise bu kapı artık kapalıdır, ıslah olması düşünülemez.

Nefis – Akıl ilişkisi

Rivayet edilir ki, Cenab-ı Hak kendi nurundan aklı yaratır, ona “Gel” der, akıl gelir, “Git” der, gider. “Ben kimim, sen kimsin?” diye sorar. Akıl “Sen benim Rabb-i Rahimimsin, ben ise Senin aciz kulunum” diye cevap verir. Cenab-ı Hak akla hitaben der: “Senden daha aziz bir mahlûk yaratmadım. Seninle verir seninle alırım.”

Sonra, ateşten nefsi yaratır. Ona “Gel” der, nefis gelmez. “Ben kimim, sen kimsin?” diye sorar. Nefis “Ben benim, sen sensin” der. Bunun üzerine onu ateşe atar. Nefis hâlâ “Ben benim, Sen sensin” demektedir. Cenab-ı Hak ardından nefsi aç bırakır. “Ben kimim, sen kimsin?” diye sorduğunda, nefis “Sen benim Rabb-i Rahimimsin, bense Senin aciz kulunum” cevabını verir.[18]

Bu rivayet sembolik bir anlatımla akıl ve nefsin konumlarını çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. Akıl Allah’a itaatkârdır, haddini bilir, aczini itiraf eder. Nefis ise isyankârdır, haddini aşar, aczini kabul etmek istemez. Ancak rivayette görüldüğü üzere, aç bırakılması gibi durumlarda haddini bilir, Allah’ı tanır, aklın dediğini o da demeye başlar.

Bediüzzaman’ın şu ifadesinde nefsin akla ve kalbe tabi olmasını görmekteyiz:

“…Nefis de, akıl ve kalbe tâbi’ olup merakını bırakmış diye anladım."[19] Şüphesiz bu, uzun bir nefis terbiyesinin neticesinde meydana gelir. Yoksa nefis normal şartlar altında kolay kolay akla ve kalbe tabi olmaz.

Nefis bir düşman mı?

Hz. Peygamber (asm) bir hadisinde “senin en zararlı düşmanın nefsindir” buyurur.[20]

Hz. Peygamberin bu sözünü bazı kayıtlar çerçevesinde anlamak gerektir. Gerçekten de terbiye edilmemiş nefis en büyük bir düşmandır. Nefsinin kötü arzularına uyan birisi dalalet vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşır,  günah bataklığına saplanır kalır, tümüyle şeytanın emrine girer, onun kulu- kölesi olur.

Terbiye edilen nefis ise, insanın manevi yükselişinde en mühim bir unsurdur. Böyle bir nefis sahibi ibadet vadilerinde gezer, daima helal sahalarda dolaşır. Allaha samimi kul, peygambere sadık ümmet olarak yaşar. 

Bediüzzaman, nefsin faydalı bir yönüne şöyle temas eder:

“Fakat insanın şerire ve iştihalı bir nefsi bulunduğundan, melaikenin hilafına olarak pek mühim terakkiyat ve tedenniyata mazhardır."[21]

Yani insanın ilerleyişinde ve düşüşünde, nefis en mühim bir esastır. Şayet insanın bu mahiyette bir nefsi olmasa, bu derece ilerlemesi veya düşmesi söz konusu olmayacaktı.

Bediüzzaman, enfüsi bir tecrübesini anlatırken nefsin bir başka faydalı yönüne şöyle dikkat çeker:

“Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti.”[22]

Özellikle kevnî gerçeklere ulaşmada şüphenin mühim bir yeri vardır. Bilim adamı, daha önceden ulaşılan bilimsel sonuçlardan şüphe ederek yeni sonuçlara varabilir. Keza, kendi ulaştığı sonuçlardan şüphelenerek, onları daha sağlam bir temele oturtabilir.

 “Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti” cümlesi, insanın manevi seyr u sülûkuyla alakalı önemli bir esastır. Böyle bir bakış, insanı araştırmaya sevk eder, gerçeğe ulaştırır.

NEFİS TERBİYESİ

Nefsi terbiyede mürşit unsuru

Nefsi terbiye etmede mürşidin özel bir önemi vardır. Mevlâna, bunu şöyle anlatır:

Atıyla yol alan birisi, uyumakta olan bir adamın ağzına bir yılanın girmekte olduğunu görür. Uyarmak için atını mahmuzlarsa da yetişemez. Bunun üzerine, bir topuz darbesiyle adamı uyandırır. Vura vura onu bir elma ağacının altına kadar sürer. Sert bir üslupla yerdeki çürük elmaları yemesini emreder. Adam, başına gelenlerden şaşkınlık içindedir, ama topuz korkusuyla yemeye başlar. Bir miktar yedikten sonra, atlı “şimdi de koş bakalım” der. Adam can havliyle koşmaya başlar. Derken midesi bulanır, içinde ne varsa boşaltır. Tabi bu arada yılanı da... Adam, karnından çıkan yılanı görünce şimdiye kadar içinden lanet okuduğu atlıya binler teşekkür eder.

Temsildeki uyuyan adam, gaflet uykusundaki gafil insandır. Atlı, uyuyanları uyaran nebiler ve onların yolunda giden kâmil insanlardır. Yılan, nefistir. Atlının adamı dövmesi ve koşturması, mürşidin müridini riyazet ve mücadeleye sevk etmesidir. Nefis terbiyesi ve nefisle mücadele olmadan nefse hâkimiyet sağlanamayacağı son derece açıktır. Yılanın çıkışı ise, nefsin insana hükmetmesinden kurtuluştur.[23]

Ancak “mürşid”in kimliği konusu da son derece önemlidir. Şöyle ki:

“Hem yabanî arı, hem de bal arısı bir yerden geldik­leri halde, birinde sadece iğne bulunur. Diğerinden bal hâsıl olur.

“Her iki nevi ceylan da ot yer ve su içer. Lakin birinden yalnız gübre, öbüründen halis misk husule gelir.

“İki nevi kamış bir dereden su içtiği halde, biri boş­tur. Diğeri şekerle doludur.”[24]

İşlerini Allah’a havale eden “Veli insanlar, vak­tin İsrafilidirler. Onların nağmelerinden ölülere hayat ve neşv ü nema hasıl olur.”[25]

Şüphesiz böyle insanlar sayıca çok değillerdir. Mevlâna’nın dediği gibi,

“Kendisinden su kaynayan kum pek nadirdir. Öyle olmakla beraber, git de onu ara!”[26]

Çünkü gerçek hayat onlardadır. Diriltici nefes de onlardadır.

“Ebdal taifesinin nefesi gayb ale­minin baharındandır. Onun tesiriyle gönülde ve canda yeşillik ve tazelik husule gelir.”[27]

Bazan da şöyle olur: Mürşit, gerçekte kâmil bir zat olma­dığı halde, onun safî müridi tam bir samimiyetle ona yöneldiğinden, yine de istifade eder. Kalbine gelen İlahî feyzi, mürşidinin kalbinden yansıyor zanne­der.[28] Mevlâna bunu şöyle anlatır:

“Böyle kişinin hali, gece yarısı kıbleyi arayıp na­maza duran kimseye benzer. Yöneldiği cihet kıble ol­masa bile, namazı sahîh ve makbul olur.”[29]

Riyazet

Tasavvuf dilinde nefsin açlıkla terbiyesine “Riyazet” denir. Bediüzzaman, “…Ve nefsini güzel yemeklerle şımartan, serkeş eden ve hevesat-ı rezile ve tuğyanlara sevk edip sarhoş eden gençler” ifadesiyle, özellikle gençler için riyazetin önemine dikkat çeker. Çünkü yeme içmeyi gaye edinen biri,

-Nefsini güzel yemeklerle şımartır.

-Böyle bir nefis dik başlılık eder, akla ve kalbe itaat etmez.

-Bu insan, gayr-i meşru hevesler peşinde koşar.

-Bu insan, tuğyana sapar, azgınlaşır.

-Böyle birinin nefsi, sarhoş hale geldiğinden akıllı hareketler yapamaz.

Riyazet ve emsali “nefisle mücadele yollarını” Mev­lâna şöyle değerlendirir:

“Bir evin temelini atacakları vakit, evvelki binayı yıkarlar. Yerin dibinden başlangıçta çamur çıkarırlar, yani kuyu kazarlar. Fakat sonunda oradan tatlı suya ula­şırlar.

Çocuklar, işin sırrını bilmedikleri için, kan aldır­maktan korkarlar ve hıçkıra hıçkıra ağlarlar. Çocuğun babası ise, hacamatçıya para verir ve kan çı­karan neştere iltifat eder.

Bir hamal, ağır yük altında koşup gider. Hatta o ağır yükü başkalarının elinden kapar.”[30]

“Hükümdar kaleyi tahrip ederek kâfirden alır. Sonra onu tamir ederek, yüzlerce burç ve sed ilave eder.”[31]

Bütün bu misaller, nefisle mücadelenin hikmetini ve neticesini göstermektedir.

Nefse darbeler vurmak

“Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez"[32] diyen Bediüzzaman, eserlerinde genelde kendi nefsine hitap eder. Mesela haşir hakkındaki risalesinin başında şöyle der:

 “Birader, haşir ve âhireti basit ve avam lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyanını ister isen, öyle ise şu temsilî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle:”[33]

Onun hitabında daima nefsini itham etmek ve sorgulamak vardır. Misal olarak şu ifadelerine de bakabiliriz:

“Ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum.”[34]

“Şu kitapta mütekellim âciz kalbimdir. Muhatap âsi nefsimdir.”[35]

“Ey mağrur nefsim!”[36]

“Ey tembel nefsim!”[37]

“Ey sersem nefsim!”[38]

“Ey hayata çok müştak ve ömre çok talip ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile müptela bedbaht nefsim! Uyan aklını başına al!”[39]

“Ey şikem-perver nefsim!”[40]

“Ey sabırsız nefsim!”[41]

“Ey dünyaperest nefsim! Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun!”[42]

“Sen ey riyakâr nefsim! "Dine hizmet ettim" diye gururlanma.”[43]

“Ey nefs-i nâdan!”[44]

“Ey nefs-i pürheves!”[45]

“Ey nefs-i serkeş!”[46]

Alternatifler sunmak

Nefsin lügatinde haram helal yoktur, ama Allah bazı şeyleri helal, bazı şeyleri ise haram kılmıştır. “Helal dairesi geniştir. Keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.”[47] Mesela, üzüm helal, ama bu üzümden yapılan şarap haramdır. Süt, meyve suyu, ayran gibi nice güzel içecekler varken şarap türü içkiler içmek, nefse mağlubiyetten başka bir şey değildir.

Haram lezzetlere alternatif olarak helal lezzetler vardır. Bu helal lezzetler hem nefsi, hem ruhu tatmin edecek özelliktedirler.

Bediüzzamanın şu ifadelerinde, gelip geçici zevkler yerine, manevi gerçek zevklere nefsin yönlendirilmesini görürüz:

“Hevâ-yı nefs ise şu hemheme-i hava ve hevheve-i yapraktan öyle bir lezzet alıyor ki, bütün ezvak-ı mecazîyi ona unutturup, o hevâ-yı nefsin hayatı olan zevk-i mecazîyi terketmekle, bu zevk-i hakikatte ölmek istiyor.”[48]

Yani, rüzgârın tatlı esişi ve bu esişe bağlı olarak havadan ve ağaçların yapraklarından çıkan tesbih ve zikir sesleri öyle hoş ve öyle güzeldir ki, mecazî aşka meftun ve müptela olan nefsin hevâsı bu güzellik karşısında eski aldatıcı zevklerinden geçip, adeta ölürcesine gerçek zevklere yönelmektedir.

Nefsin yumuşatılması

Mevlâna’nın ifadesiyle “Ham nohudun pişmesi için, kaynar suya atılması lazımdır.”[49] Benzeri bir durum nefsin yumuşatılması için söz konusudur.

Bediüzzaman bu konuda şöyle der:

 “O hakikati tam kabul etmeye nefis hazırlandı. Evet, nasıl ki bir demir ateşe sokulur; tâ yumuşasın, güzel ve menfaattar bir şekil verilsin. Öyle de o hüzün- engiz halet ve o dehşetli vaziyet ateş oldu, nefsimi yumuşattı.”[50]

Görüldüğü gibi, hem nohut hem de demir başlangıçta sert olmakla beraber yumuşatılmaya da kabiliyetlidirler. Benzeri bir durum nefis için de aynen geçerlidir.

Belki şöyle de diyebiliriz: Mevlâna zamanında nefisler sert birer nohut gibi idi. Günümüzde ise sert birer demir…

Nefsi kandırmak

Bediüzzaman “nefsi kandırmak” kavramını kullanır.[51] Ayrıca nefsi ikna ve ilzam etmekten söz eder.[52]

Nefsi kandırmayı, onu ikna etmenin bir çeşidi olarak görmek mümkündür. Mesela insanın nefsi süfli zevklere ve lezzetlere düşkündür. Onu ikna ile bu zevkler ve lezzetlerin mecrasını ulvi şeylere yöneltmek mümkündür.

Nefsi ilzam ise, onu susturmaktır. Nefis “ben, ben” dedikçe, her şeyde tevhid delillerini gösterip insanın fiillerinin bile Allahın yaratmasıyla olduğunu göstermek, onu ilzama bir misal olabilir.

Nefsi hakikatlerle meşgul etmek

İnsan ya hak ve hakikatle meşgul olur veya lüzumsuz şeyler onun hayatını doldurur. Zira tabiat boşluk kabul etmez.

Bediüzzaman Lemaât isimli eserinin başında şöyle der:

“Ramazanda kalp ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûp ihtiyar edildi.”[53]

Verimli bir tarlaya sahip olan kişi ya o tarlayı sürer, güzel tohumlar serper, sulamasını yapar ve neticede iyi bir mahsul elde eder. Veya o tarlayı kendi haline bırakır, tarla faydasız ot ve dikenlerle dolar. Tarlanın ot ve dikenlerle dolması için özel bir gayret sarf etmeye lüzum yoktur, kendi haline terk etmek yeterlidir. Ama iyi mahsul almak için özel bir çaba sarf etmek gerekir.

İşte nefsi hak ve hakikatle meşgul etmek, özel bir ceht ve ciddi bir gayret ister. Mesela ibadetle, zikirle, kitap okumakla, tefekkürle günün saatlerini doldurunca nefse pek vakit kalmaz. Fakat günlük programımızı dolduracak böyle şeyler yoksa, nefis bizi başka şeylerle oyalar, kendi programını tatbik eder.

Süfli zevklerden sıyrılmak

İnsan hem süfli hem de ulvi zevklere sahiptir. Nefis terbiyesi yapan zatlar, süfli zevklerden sıyrılır, ulvi zevklere yönelirler.

Bediüzzaman, şöyle der:

“Nefis, meftun olduğu ezvakın yerinde manevî ezvak aradı.”[54]

Ona göre “Kâmil insanların yüksek zevkini hoşnut eden bir halet, çocukça bir hevese, sefîhçe bir tabiat sahibine hoş gelmez, onları eğlendir­mez.”[55]

Mevlâna’nın şu temsîli, konuyu çok güzel tasvîr etmektedir:

“Bir öküz Bağdad’a gelir. Şehri bir baştan bir başa gezer. Oradaki lezzetli nimet­lerden yalnız kavun- karpuz kabuklarını görür. Sağda- solda görülen saman ve otlar dikkatini çeker. Öküzün ve merkebin seyrine layık olan ancak budur.”[56]

Mevlâna, bu konuda şöyle bir temsile de yer verir:

“Avcının biri bir ceylanı yakalar. Onu, ahırda mer­keplerin içine bırakır. Merkepler, zevk ve iştahla kar­puz kabuklarını ve benzeri gıdalarını yerken ceylan onlara hiç yanaşmaz. Merkepler ceylanla alay etmeye başlar. Ceylan der: Ben çayırlığın arkadaşıyım. Duru sularla, bağlar ve bahçelerle avunur, eğlenirdim... Sümbülü, laleyi, reyhanı bile binlerce nazla ve isteme­yerek yerdim... Fakat koku almayan bunları nereden duyacak? Pisliğe tapan merkebe o koku haramdır. Merkep, yoldan giderken diğer bir merkebin bevlini koklar ve ondan hoşlanır. Bu çeşit mahlûklara nasıl misk arz edebilirim?”[57]

İşte insan, bu misallerin aynasında gösterilen süfli zevklerden sıyrılıp tamamen ulvi zevklere yönelebilir, kâmil bir insan halini alabilir.

Ene’yi yırtıp Hüve’yi göstermek

Bediüzzaman “ilim içinde hakikate yol açmış biri”[58] olarak şöyle der:

“Öyle ise nefsindeki ene’yi yırt, hüve’yi göster…”[59]

İnsanın nefsi “ben, ben” demeyi sever. Özellikle tarikat ehli “hu, hu” zikriyle nefsin bu benliğinden kurtulmak isterler. Bediüzzaman ilmin gücüyle nefsine bu gerçeği kabul ettirmeye çalışır. Özellikle hakiki tevhidin anlatıldığı bütün bölümler, bu gerçeği nefse kabul ettirecek kuvvettedir.

Onun şu cümlelerine üstte yer alan vecizenin bir açılımı olarak bakabiliriz:

“Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme! Salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış.”[60]

Nefsi öldürmek

“Nefsi öldür­mek” ifadesinden kastedilen, riyazetlerle nefsin sesini kesmek, on­daki menfi duyguları iptal etmektir. Bunun bir nefis terbiyesi olduğunu kabulle beraber, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların ve kabiliyetlerin hayra yönlendirilmesinin daha isabetli olacağı kanaatindeyiz. Mesela, herkeste şiddetli bir hırs vardır. Hırsın sesini tamamen kesmek yerine, bu hırsı, ilim, amel, ihlas gibi şeylere yönlendirmek daha faydalı olacaktır.

Bazı nasihatçilerin kötü ah­laklı insanlara “haset etme, hırs gösterme, düşmanlık etme, inat etme, dünyayı sevme!” şeklindeki nasihat­leri tesirsiz kalmaktadır. Hâlbuki “bunların yönlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz” dese­ler, sözleri etki edecektir.[61]

Hür papağanlar

Hindistan’a sefer yapacak olan bir zat, yola çık­mazdan evvel papağanına bir isteği olup olmadığını sorar. Papağan, “Hint papağanlarına benden selam söyle. Kafeste mahpus olduğumu haber ver” der. Adam Hindistan’a vardığında bir ağaçlıkta neşeli neşeli öten papağanlar görür. Kendi papağanının selâmını söyler. Bunun üzerine papağanlardan biri daldan yere düşer, hareketsiz kalır.

Adam tekrar memleketine döndüğünde, olup biteni papağana anlatır. Papağan kalp sektesine uğramış gibi hareketsiz kalır. Adam heyecan içinde kafesi açar. “Eyvah, sevgili papağanım öldü, bu acı habere daya­namadı” diye feryat ederken, papağan açık kafesten uçar, hürriyetine kavuşur.

Bu temsildeki papağan, beden hapsindeki ruhu, Hindistan’daki hür papağanlar, peygamberler ve veli­lerin ruhlarını temsil eder. Ağaçtaki papağanın ölü numarası yapması ise, beden hapsindeki ruhun, bu ha­pisten kurtulma yolunu sembolize etmektedir.[62]

Nitekim Hz. Peygamber “Ölmeden önce ölü­nüz” demekle bu mânâya işaret etmiştir.[63] “Sanki öldüm” diyen insan, nefsin desiselerinden büyük ölçüde kur­tulur. Kendini ölmüş kabul eden, günahlara yanaşmaz, ahiretine ciddi çalışır.

Kozadan Kelebeğe

Temel gıdası süt olan çocuğun sütten kesilmesi gibi, -özellikle irade kuvvetlendiğinde- nefis dahi müptela olduğu günahlara meyilden kurtulabilir. Böylece “Allah onların kötü hallerini iyi hallere dönüştürür”[64] sırrı tecelli eder, insandaki sonsuz şer kabiliyeti sonsuz hayır kabiliyeti haline gelir, eksiler artı olur.

Rengârenk kanatlarıyla ve zarif uçuşuyla görenleri hayran bırakan kelebek, başlangıçta bir larvadır. Sonra kozasında bir müddet kalır. Ardından kanatları teşekkül etmiş bir halde kozasından çıkar, yerin çekim kuvvetinden kurtularak uçmaya başlar.

Benzeri bir süreç nefis için söz konusudur. Terbiyeden geçmemiş haliyle kötülüklere meyyal ve fıtraten günahlara düşkün olan bu nefis, iyi bir terbiye sonucu mutmainne hale gelecek, Allah’tan gelenlere rıza gösterecek, O’nun rızasını elde edecek, sahibini “kâmil bir insan” yapacaktır.

 

BİBLİYOĞRAFYA

ACLÛNİ, Muhammed, Keşfu'l-Hafa, Daru’l-Mektebu’l-İlmiyye, Beyrut 1997

MEVLÂNA, Celaleddin Rumi, Mesnevi, Tercüme ve şerh: Tahiru'l-Mevlevi,  Ahmed  Said  Matb.  İst. 1963

NURSî,  Bediüzzaman Said

     - Emirdağ Lahikası 1 - 2, Envar Neş. İst. 1990

                 - Hutbe-i Şamiye, Envar Neş. İst. 1990
                 - Kastamonu Lahikası, Envar Neş. İst. 1988
                 - Lem'alar, Envar Neş. İst. 1990
                 - Mektubat, Envar Neş. İst. 1990
                 - Mesnevi-i Nuriye, Envar Neş. İst. 1990
                 - Sözler, Envar Neş. İst. 1990
                 - Şualar, Envar Neş. İst. 1988
                 - Tarihçe-i Hayat, Envar Neş. İst. 1990

 

DİPNOTLAR

[1] Mevlâna, Mesnevi, VI, 260 - 262

[2] Mevlâna, Mesnevi, VI, 260 - 262

[3] Nursî, Sözler, s. 133

[4] Nursî, Sözler, s. 644

[5] Mevlâna, Mesnevi, II, 458.

[6] Mevlâna, Mesnevi, II, 462-463.

[7] Kaf, 30

[8] Mevlâna, Mesnevi, IX, 244. Bediüzzaman’ın nefsin bu yönüyle alakalı ifadeleri için Sözler, s. 314, Mektubat, s. 401, Lem’alar, s. 81 e bakılabilir. Hutbe-i Şamiye s. 85 ve 97 de ise nefsin istibdadından bahsedilir. Nefsin istibdadı, onun vücut ülkesinde bir baskı kurarak isteklerini yaptırmasıdır. Bu bir yönüyle, Firavunun icraatına benzemektedir.

[9] Hutbe-i Şamiye s. 86

[10]Nursi, Sözler, 77

[11] Mevlâna, Mesnevi, XI, 1059-1060.

[12] Mevlâna, Mesnevi, IX, 268.

[13] Mevlâna, Mesnevi, VIII, 236

[14] Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 183

[15] Bkz. Nursî, Lem’alar, s. 79

[16] Nursi, Lem’alar, s. 79

[17] Nursî, Lem’alar, s. 242. Ayrıca bkz. Lem’alar, s. 74.

[18] Mevlâna, Mesnevi, XI, 832-833. Ayrıca bkz. Aclûni, Keşfu’l – Hafa, I, 211. Said Nursi, Ramazan orucunun nefis terbiyesine bakan yönünü ele alırken aynı rivayetin nefisle ile ilgili olan kısmını nakleder. Bkz. Mektubat, s. 404

[19] Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 150

[20] Aclûni, Keşfu’l – Hafa, I,128

[21] Nursî, Sözler, s. 357

[22] Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 7

[23] Mevlâna, Mesnevi, VII, 598-607

[24] Mevlâna, Mesnevi, I, 203.

[25] Mevlâna, Mesnevi, IV, 961.

[26] Mevlâna, Mesnevi, II, 589.

[27] Mevlâna, Mesnevi, IV, 1008.
[28] Bkz. Nursî, Lem’alar,  s. 129-130.

[29] Mevlâna, Mesnevi, IV, 1111.

[30] Mevlâna, Mesnevi, VII, 585.

[31] Mevlâna, Mesnevi, I, 228.

[32] Nursî, Sözler, s. 269

[33] Nursî, Sözler, s. 48. Ayrıca bkz. Sözler, s. 5, 40…

[34] Nursî, Sözler, s. 5

[35] Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 245

[36] Nursî, Sözler, s. 6, 473

[37] Nursî, Sözler, s. 23

[38] Nursî, Sözler, s. 126, 230, 271

[39] Nursî, Sözler, s. 213

[40] Nursî, Sözler, s. 270

[41] Nursî, Sözler, s. 270

[42] Nursî, Sözler, s. 271

[43] Nursî, Sözler, s. 473

[44] Nursî, Sözler, s. 193

[45] Nursî, Sözler, s. 26

[46] Nursî, Sözler, s. 18

[47] Nursi, Sözler, s. 29

[48] Nursi, Sözler, s. 226

[49] Mevlâna, Mesnevi, XI, 1081-1082.

[50] Nursî, Lem’alar, s. 250

[51] Nursî, Şualar, s. 63

[52] Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 80, Sözler, s. 231,

[53] Nursî, Sözler, s. 693

[54] Nursî, Lem’alar, s. 242

[55]  Bkz. Nursî, Sözler, s. 686.

[56] Mevlâna, Mesnevi, XIII, 620-621

[57] Mevlâna, Mesnevi, XIII, 620-621.

[58] Nursî, Emirdağ Lahikası 1, s. 91

[59] Nursî, Sözler, s. 359

[60] Nursî, Sözler, s. 473. Ayrıca bkz. Sözler, s. 230

[61] Bu konuda, bkz. Nursî, Mektubat, s. 33-34

[62] Mevlâna, Mesnevi, III, 792.

[63] Aclûnî, Keşfu’l – Hafa, II, 291.

[64] Furkan, 70

 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası