Mevlana ve Said Nursi çağlarının medeniyetinin ruhunu kurmuşlardır

Eklenme Tarihi: 09 Şubat 2014 | Güncelleme Tarihi: 09 Ocak 2017

 

Dr. Suad ALKAN'ınKonyaAğabeyleriPaneli konuşma metnidir

Selamün aleyküm

Ben Konya’da iki sene öğrenci olarak kaldım. Bu iki senenin üzerimde olan tesirini küçük birkaç kavram üzerinde toparlayarak size aktarmak istiyorum. Bunlardan birincisi, Abdülmecid Ünlükul bir sene benim hocam oldu burada.

Konya’ya ilk gelişim imam-hatibin 4. sınıfını bitirdikten sonra babam bir gün kaldığımız odanın penceresine sabah namazından sonra tıklatarak bana dedi ki: “Biz Konya’ya gidiyoruz. Gelmek ister misin?” Hemen elbisemi çektim. Onların arabasına bindim. Konya’ya geldim. Mevlana ihtifaline bir akşam misafir olduk. Ertesi gün döndük. Bu bir gün içerisinde Konya’nın atmosferinden büyülendim. Dolayısı ile imam-hatip okulunun 1. dönemi Isparta’da bittiği için, ikinci dönemi burada okumak üzere Konya’ya geldim. Benim Konya hatıram böyle başlamıştır.

Hadise son derece önemlidir. Isparta’ya göre Konya daha büyüleyici bir merkezdir. Üstadın sürekli olarak Mevlana Hazretlerini ihmal etmeden buradan geçerken kendisi ile ruhen bir araya gelmeleri ve vücut olarak ziyaret etmesinin altında bulunan çok önemli iki mesele var. Bunlardan birisi, bir temsilci olarak o günkü medeniyeti bu günkü insanlık dünyasına aktarmış olması, bir medeniyet meselesi olarak Mevlana Hazretlerinin yaptığı iştir. İkincisisi de çağımızda Bediüzzaman’ın gene bir medeniyet meselesi olarak aynı izi, demek ki 6-7 asır sonra, sürmüş olması önemli bir hadisedir. Çünkü bu iki konuda şu noktalar vardır. Geçen asırda Fransa’nın en büyük misyonerlerinden Lui Masinyon’un talebesi Eva Vitra Meyeroviç isminde bir kadın, tanıdıktan sonra Mevalana’nın eserlerini tercüme etmek ve yorumlamak suretiyle büyük bir kitlenin Müslümanlaşmasında önemli bir rol oynamış, kendisini o kadar kaptırmış ki, ben kendisi ile görüştüm, vefatından sonra Konya’ya defnedilmeyi vasiyet etmiştir. Vefatından 8 sene sonra cesedini Paris’ten alıp burada Mevlana Hazretlerinin huzurunda onu defnettiler. Bu şu demektir. Fransa’nın en büyük misyonerlerinden olan Lui Masinyon İslam tarihinde hiçbir Müslüman’ın yapmadığı İslam sanatları felsefesine dair Kolej de Frans’da yani Fransa’nın en önemli mektebinde bir konferans vermiştir. Sonra da bu konferans basılmıştır. Hâlâ İslam sanatlarına ait dünyada, İslam dünyasında o seviyede bir kitap, o seviyede bir fikir ortaya konulmamıştır. Bundan yüz binlerce Fransız etkilenmiştir. Yani sanatın önemini orada vurgulamıştır.

Üstad Bediüzzaman’la Mevlana arasındaki benzerliğe gelince, ikisi arasında yaşanan bir endüstri medeniyeti hadisesi vardır. Artık endüstri medeniyetinin yaşandığı ve kurulduğu bir dünyada, Mevlana’nın anlattığı tarzda Müslümanlığı anlatmak eksik kalır. Yani Eva Vitra Meyeroviç’in eksik olarak öğrendiği şey Mevlana ise de aslında bu günkü Fransız aydınları, benim tanıdığım birçok insan var, Bediüzzaman’ı tanıdıktan sonra artık Mevlana için düşünmüyorlar. Mevlana o günkü insanlara göre medeniyeti anlatıyordu. Bediüzzaman bu günkü insanlara göre medeniyeti anlatıyordu. Çünkü aralarında bir değişim endüstri medeniyetinin kurulmasıyla beraber bir değişim vuku bulmuştur.

Selçuklu medeniyeti Mevlana Hazretlerinin anlatımı üzerinde kurulmuş bir medeniyettir. Osmanlı medeniyeti Şeyh Edebali’nin gördüğü rüya üzerine kurulmuş bir medeniyettir. Osman Beyin rüyasını Şeyh Edebali yorumlamıştır ve onun yorumu bir medeniyet meselesidir. Osmanlı medeniyeti meselesidir. Başka bir rüyayı Osman Beyden sonra Bediüzzaman görmüştür. Bediüzzaman’ın gördüğü rüya Ağrı dağının altında kendisini anasıyla beraber görür. Uyandıktan sonra yorumladığı bir rüyadır. Yani artık Bediüzzaman’ın rüyasını yorumlamak için bir Şeyh Edebali lazım değildir. Risale-i Nur Bediüzzaman’ın rüyasının yorumudur. Ve yeni medeniyetin kurulmasının temelleri o rüyanın içerisindedir. Bir medeniyet meselesi olarak Bediüzzaman’ı ve Mevlana’yı önümüze koymadan, önümüzde görmeden, onların rehberliğini tanımadan, hem batı için, hem doğu için, hem İslam dünyası için, hem Hıristiyan dünyası için, hem Yahudi dünyası için, önemli bir adım atmak kolay olmaz. Çünkü Bediüzzaman da bu muhteva endüstri medeniyetinin prensiplerini de içine alacak bir tarzda, bundan sonraki dönemin medeniyetinin çerçevesini çizmek ve içini doldurmak suretiyle fikirlerini ortaya koymuştur. Hem de bize bir rehber olarak büyük bir çile altında ve o çileden çok razı olmuş olarak, “onlar Allahtan razı, Allah da onlardan razı” olma sırrına ulaşmış bir insan olarak ortaya koymuştur.

Tabi Bediüzzaman’ın medeniyet meselesini söylediğim zaman eksik kalmaması için Abdülmecid hocamın o medeniyetle bütünlüğünü göstermek maksadıyla bulduğum bir cümle var. Onu size aktarmak istiyorum. Bizim imam-hatip okulunda ders yaparken arkadaşlar yaşlı olduğundan dolayı “Lütfen hocam, sandalyede, kürsüde oturarak ders verin” dedikleri zaman verdiği cevap şu şekildedir: “Bu helaket ve felaket asrında iman, Kur’an dersi almaya gelen, malumat-ı diniyeyi öğrenmeye koşan sizin gibi gençlerin karşısında oturarak ders vermekten hicap duyuyorum ve bu hareketimle huzur duymaktayım. Ben vücudumun değil, ruhumun rahat etmesine çalışıyorum.” Abdülmecid Efendiyi anlamak bu cümlenin altında yatıyor.

Benim en şerefli hatıralarımdan bir tanesi de Abdülmecid Efendi bana iki tane kitabını yazdırdı. Birisi Dü Mezheb/İki Mezheb ilm-i hali, bir tanesi de İman Dili isimli bir kitaptır. Dü Mezheb kitabı Şafi ve Hanefi mezhebinin birlikte namaz kılındığı zaman imamların riayet etmeleri gereken şeylere dairdir. Çünkü Türkiye’de sürekli olan bir şeydir. İhtiyaca binaen birbirlerine imam oldukları zaman iki mezhebin özelliklerini belirtiyor. İmama-hatip okulunda öğretmenlik yaptığından dolayı kendisi Kur’an hattı ile yazdığı yazısını matbaaya vermek üzere bana daktilo ile yazdırdı. İki kitabı o okudu, ben yazdım. Sonra iki kilo kadar kuru pasta bana hediye etti. Kitaplar çıktıktan sonra da ben Konya’dan ayrılmıştım, bana kitaplarla ilgili iki tane mektup göndermişti. Bir arkadaş kitaplardan birisinin fotografını almıştı. Arabada unuttum. Demek ki unutmak lazımdı ki, unuttum.

Hoca Abdülmecid Efendi sınıfta “evlatlarım” sözünü sürekli olarak söylüyordu. Ben o kadar şefkatli bir öğretmenin hayata gelip gideceğini tahmin etmiyorum Türkiye’de. O şefkatin zirvesindedir.

Demek ki, iki medeniyette de, Mevlana’nın hayatında teori olarak, düşünce olarak, duygu olarak, yani sanat ve bilim olarak, ruh medeniyetinin temellerini göstermiş olmaları, o zaman öyle lazımmış, bu gün materyalist medeniyetin karşısında da bu “vücudumun değil, ruhumun rahat etmesinin teminine çalışıyorum” tarzındaki bir ruh medeniyetinin, ruhani bir medeniyetin kurulmasında Bediüzzaman’ın yapmış olduğu hizmet ve yapılmasını istediği hizmet de odur. Sanat ve fen meseleleri üzerinde bu ruh medeniyetinin kurulması için herkese bir vazife tevdi etmiştir Üstad. Yani kendisine tevdi edilen vazifenin ne olduğunu bir insan anladığı zaman, bilimle imanın, sanatla imanın bir medeniyetin temellerinin kurulması için önemini Risale-i Nurdan öğrenmesi gerekiyor. İnşaallah öğreniriz.

Sabrınız için teşekkür ediyorum. Allah razı olsun.

 

popüler cevapdünya atlası