Meşrutiyet ahkâm-ı celile-i İslamiye ile niçin kabil-i te’lif olmasın?

Eklenme Tarihi: 09 Mayıs 2017 | Güncelleme Tarihi: 09 Mayıs 2017

Hermet Beristain adlı yazarın “Efkâr-ı Âliye Ashabıyla Mülakat” adlı eserinden Hariciye Nezareti Siyasi İşler Umum Müdüriyeti Tercüme Şubesinin 18 Mart 1329 (1913) tarihinde tercüme etmiş olduğu bir belgede, uzun yıllar Şura-yı Devlet azalığı yapan, Abdülhamid Han Hazretlerinin de tahkir ve takibine uğramış olan Osmanlının son Şeyhülislamlarından merhum Sahip Molla Bey'le yapılmış olan ropörtajın ilgili kısmından:

“Sahib Molla Bey; ‘Meşrutiyetin ahkâm-ı celile-i Kur'aniye ile kabil-i te’lif olup olmadığına’dair vuku’ bulan suale cevaben;

“‘Meşrutiyet ahkâm-ı celile-i İslamiye ile niçin kabil-i te’lif olmasın? Meşrutiyet esasen İslam'dan husule gelmiştir. Din-i mübin-i İslam bir hükümet-i meşrutayı emrediyor. Kur'an-ı Azimüşşan milletin akıllı adamlarının bir araya gelip ahali için mucib-i salah ve refah olacak tedabiri kararlaştırmalarını emrediyor. Şu kadar var ki, Kur’an-ı Kerim meşrutiyeti bilfiil vücuda getirmiştir. Zat-ı Hazret-i Padişahî reisimizdir. Dinimiz bize buyuruyor ki; ‘Bir millet reis reissiz yaşayamaz.’mealinde idare-i kelam eylemiştir.”

Osmanlının son döneminde meşrutiyet İslamla bağdaşır mı, bağdaşmaz mı tartışmaları çok yapılmıştır. Bu tartışmaya katılanlardan birisi de Said Nursi’dir.

Sahib Molla Bey, Said Nursi ile meşrutiyet konusunda hemen hemen aynı görüştedirler. Aralarındaki fark Said Nursi’nin meseleyi sahiplenerek fiili olarak halkı aydınlatmaya çıkmış olması, saha çalışması yapmış olması ve zihinlerdeki istifhamlar neticesi oluşan sorulara bire bir cevap vermiş olmasıdır.

Said Nursi, Doğu Anadolu’daki Kürtlere meşrutiyeti anlatmaya gittiği zaman umumİslâmın, Osmânlıların, özellikle de Kürtlerin saadetinin fecr-i sâdıkının geldiğinimüjdeler ve meşrutiyeti onlara istibdadın panzehiri olarak takdim eder.

Said Nursi meşrutiyeti "Ve işlerde onlarla istişare et." (Âl-i İmrân Sûresi, 3:159.) "Onların işleri, aralarında yaptıkları istişare iledir." (Şûrâ Sûresi, 42:38.) ayetlerinin bir tecellisi ve şer’i meşeveret olarak görür. “O nûrânî vücudun kuvvete bedel, hayatı haktır, kalbi mârifettir, lisânı muhabbettir, aklı kanundur, şahıs değildir.” Der.

Said Nursi meşrutiyeti, mahdut bir ya da birkaç şahsın değil, milletin hâkimiyeti ve umum kavimlerin saadet sebebi olarak niteler. Meşrutiyetin bütün şevkleri ve âli hisleri uyandıracağını,  insanı hayvanlıktan kurtaracağını, İslâmiyetin bahtını ve Asya'nın tâliini açacağını, devletimizin ömrünü, milletin bekâsıyla ebedîleştireceğini, bir ince tel gibi, her tarafa hevâ ve hevesin heycanı ile çevrilmeye müstaid olan istibdâdın bir tek reyini sarsılmaz bir demir direk gibi, kırılmaz bir elmas kılınç gibi olan efkâr-ı âmmeye tebdil edeceğini, insâniyetin esâsı olan cüz'-i ihtiyâriyi temin edeceğini, üç yüz milyondan ziyade ehl-i İslâmı bir aşîret gibi birbirine bağlayacağını ve milliyetimizin rûhunun İslâmiyet olduğunu söyler.  

Said Nursi, muhataplarına “uyanınız, siz de tam insan oldunuz, ümitsizliğe kapılmayınız, siz de Hz. Nuh’un gemisi gibi meşrutiyete emniyet ediniz, siz de hürriyetperverlikle padişah olmaya gayret ediniz, siz de cansız olmaya râzı olmayınız, siz de o rabıtayı muhâfaza ediniz” uyarılarında bulunur.

Belgenin devamında Sahib Molla Beye, “Müslümanların gayrimüslimlere ne nazarla baktıklarına, din-i mübin-i İslamı tenkid eden kimselere, yeni idarede Rum ve Ermeni patrikleri ile hahambaşısının haklarının ne derecede bulunduğuna, kadın haklarına ve Siyonistlere” dair sualler de sorulmuştur.

Bu belgenin, meşrutiyetin, meşrutiyet-i meşruanın, demokrasinin, insan haklarının daha henüz iyice idrak edilip hayata geçirilemediği günümüzde konuyu yeniden gündeme taşımak açısından önemli bir belge olduğu açıktır. 

 

Röportajın tamamı

BAB-I ÂLÎ

NEZARET-İ HARİCİYE UMUR-I SİYASİYE MÜDÜRİYET-İ UMUMİYESİ TERCÜME ŞUBESİ

Numara: 168

Tarih: 18 Mart 1329 (1913)

Hermet Beristain nam muharririn te’lif-kerdesi olan “Efkar-ı Âliye Ashabıyla Mülakat” nam eserin Şeyhülislam-ı Esbak merhum Sahip Molla Bey'e ait fıkaratın tercümesidir:

Meşrutiyetin ahkâm-ı celile-i Kur'aniye ile kabil-i te’lif olup olmadığını anlamak üzere Şeyhülislam Efendi Hazretleri ile bir mülakat icrası arzusunda bulundum ve bu arzumu Yıldız Sarayının umum ahaliye kürşad edildiği gün orada jandarma kumandanı bulunan Miralay Galip Bey'in refakatinde tesadüf ettiğim Şeyhülislam Hazretlerinin mahdumuna izhar eyledim. Müşarun ileyh böyle bir mülakatın icrasının ferdası günü mümkün olmayacağını bilbeyan yevm-i mezkûrda Daire-i Celile-i Meşihata davet eyledi. İşbu davete imtisalen ertesi gün Daire-i Meşihata gittim. Refakatimde Şeyhülislam Hazretlerinin mahdumunun mektep arkadaşlarından bir zat bulunuyordu. Bu zatın delaletiyle huzur-ı sami-i Meşihat-penahiye isâl eyledim.

Şeyhülislam Hazretlerinin ismi Sahib Molla Efendidir. Kendileri bu makam-ı âliye tayin edilmezden evvel Şura-yı Devlet azaldığında bulanıyordu. 65 yaşında bulunan Sahib Molla Hazretleri efkar-ı âliyesinden dolayı ahibba ve avrasının mazhar ve takdiri olduğu gibi Abdülhamid Hazretlerinin dahi hedef-i tahkir ve ta’kibi oluyordu. Müşarün ileyh bizi kıyamen kabul buyurdu ve bize “Oğlum bana sizden bahsetti. Mülakatınızdan memnun oludum” diye hitap etti ve karşı sırada bir kanepe göstererek orada oturmaklığımızı kemal-i samimiyetle beyan eyledi. Refikim Şeyhülislamın ellerini takbil etti. Şeyhülislam Hazretleri'nin huzuruna kabul buyurulduğumuzdan dolayı beyan-ı teşekkür ettim. Müşarunileyh söze başlayarak ber-vech-i âtî beyanatta bulundu:

Devlet-i Osmaniye bir buhran geçirmektedir. Burada metin ve sahib-i azm büyük adamların kıtlığı vardır. Meşihata daha büyük bir adamın gelmesi lüzumunu takdir ediyorum. Zat-ı Hazret-i Padişahînin beni bu makama tayin buyurmaları benim bu makamım ehli olmaklığımdan değil, belki memalik-i Osmaniye'de hâlihazırda ciddi ve kâmil adamların fıkdanından ileri gelmiştir. Sizin hakikati bizzat tetkik ve tahkik etmek için gelmenizden pek memnun oldum. Hakkımızda yalan yanlış birçok şayialar çıkarılmaktadır. Bu şayiaları burada tahkik etmek icap ediyor.”

Ba’de müşarun ileyh meşrutiyetin ahkâm-ı celile-i Kur'aniye ile kabil-i te’lif olup olmadığına dair vuku’ bulan sualime cevaben “Meşrutiyet ahkâm-ı celile-i İslamiye ile niçin kabil-i te’lif olmasın? Meşrutiyet esasen İslam'dan husule gelmiştir. Din-i mübin-iİslam bir hükümet-i meşrutayı emrediyor. Kur'an-ı Azimüşşan milletin akıllı adamlarının bir araya gelip ahali için mucib-i salah ve refah olacak tedabiri kararlaştırmalarını emrediyor. Şu kadar var ki, Kur’an-ı Kerim meşrutiyeti bilfiil vücuda getirmiştir. Zat-ı Hazret-i Padişahî reisimizdir. Dinimiz bize buyuruyor ki, “Bir millet reissiz yaşayamaz.” mealinde idare-i kelam eyledi.

Müslümanların gayrimüslimlere ne nazarla baktıklarına dair vuku’ bulan sualime müşarünileyh yavaşça şu cevabı verdi:

“Hakiki bir Müslüman'ın nezdinde Müslüm ile Musevi veyahut İsevi arasında bir fark yoktur. Bunların cümlesi müsavidirler. Bunlar yalnız camiye, havraya ve kiliseye giderken ayrılır. Fakat Müslümanlara gelince biz her nerede olursa olsun namaz kılmakta serbest bulunduğumuz için yollarımız asla ayrılmaz. İtikadları itikadımıza tevafuk etmeyenlere karşı muamele-i mütefavite icra etmeyiz. Onların can ve mallarını kendi can ve mallarımız gibi telakki ederiz ve bunları himaye ve siyanete çalışırız. Hazret-i Musa ile Hazret-i İsa’ya inanmayan bir kimse hakiki Müslüman değildir. Hazret-i Musa ile Hazret-i İsa’dan sonra gelmiş ve kâinatı müdhiş bir halet-i sefahatte bulmuş olan Hazret-i Muhammed (aleyhi ekmelü’t-tahiyyat) Efendimiz Hazretleri Hazret-i Musa ile Hazret-i İsa'nın irşadat ve tebligatını tevsi’ ve ıslah buyurmuştur. Peygamberlerin cümlesi müsavidir. Gayrimüslimlerin haline acıyoruz. Fakat onları rencide etmiyoruz. Müminler hakkındaki şefkat ve muhabbetimiz tabiidir. Ma’amafih gayr-i mümin olanlara da dargın değiliz. Çünkü onların umur-ı vicdaniyesi kendilerinin bileceği bir şeydir.”

Ba’de Şeyhülislam Hazretlerinin bir eser yazıp yazdırmaklarını sual eyledim. Müşarun ileyh şu cevabı i’ta etti:

“Ben hiçbir eser yazmadım. Boş vaktim de olmadı. Büyük ve mifid bir eser yazabileceğimden emin olmadıkça yazı yazmakla iza’a-i evkat etmek istedim.”

Acaba din-i mübin-i İslami tenkid eden bir kimse hakkında ne diyeceksiniz? Yolundaki sualime karşı müşarun ileyh; “Dinimiz serbesttir. Herkes istediği gibi yazı yazabilir. Bundan biz korkmayız ve kimseyi de aforoz etmeyiz. Çünkü Kuran-ı Kerim gibi bir kitabı hiçbir kimse şimdiye kadar yazmamıştır ve yazamayacaktır.” cevabını verdi.

İdare-i cedidede Rum ve Ermeni patrikleri ile hahambaşısının haklarının ne derecede bulunduğuna dair vuku’ bulan sualime müşarünileyh şu cevabı ita eyledi:

Sıfat-ı memuriyetim böyle siyasi bir sualin cevabını vermekliğime müsaid değildir. Bundan ma’ada bu mesele hakkında vukufum da yoktur. Mükemmelen vâkıf olmadığım bir şey hakkında mübahase de bulunmak bence müttehaz bir kaidedir.”

Kadınların ahvalini ıslah için bir teşebbüs var mı? Sualime müşarun ileyh şu cevabı verdi:

Bu mühim bir meseledir. Bu memlekette bu fikir henüz doğmamıştır. Kadınları erkeklerle misavi tutmak fikri daha çok zamana kadar doğmayacaktır. Şimdiki halde ahalimizin âdâtı, ahlakı ve etvarı böyle şeylere külliyen manidir.”

Siyonistler hakkındaki sualime cevaben müşarun ileyh dedi ki:

“Biz Musevilere karşı müşfikane muamele etmek taraftarıyız. Rusya ile Romanya'da her düçar-ı zulm ve gadr olan Musevilerin arz-ı Filistin’e muhaceretlerine müsaade edilip edilmeyeceği Meclis-i Mebusana ait bir meseledir. Bu katiyen dini bir mesele değildir.”

Bunu müteakip Şeyhülislam Hazretleri “Amerika sermayedarlarının paralarını memalik-i Osmaniye'de umur-ı ticariye ve iktisadiyede istimal eylemelerinden fevaid-i azime hasıl olacağını” beyan ettikten sonra sözlerine hitam vermiştir.

Çeviren: Kadir AYTAR

Kaynak:

Başbakanlık Devlet arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi, HR.TO.00544.00072.001, 544/72 (6 varak)

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası