Mesnevi-i Nuriye’de terakkiyat-ı fikriye ve kalbiye

Eklenme Tarihi: 03 Mart 2017 | Güncelleme Tarihi: 15 Mart 2017

Deryanın enginliği malumunuz. Deryadan sizlere bir damla sunmaya çalışacağım inşallah. Bugün bir sünneti uygulayacağız ve bu yazı sofrasından karnımızı tam doyurmadan kalkacağız, yazının üzerine sunacağınız katkılarla konunun şekillenmesine vesile olacağız. Konuyu birkaç yazı dizisi olarak –gücüm ölçüsünde- ifade etmeye çalışacağım inşallah.

GİRİŞ

“Malûmdur ki, insan, hasbelkader çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musibet ve düşmanlara rastgelir. Bazan kurtulursa da, bazan da boğulur. Ben de kader-i İlâhînin sevkiyle pek acip bir yola girmiştim. Ve pek çok belâlara ve düşmanlara tesadüf ettim. Fakat acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime iltica ettim. İnayet-i ezeliye, beni Kur'ân'a teslim edip, Kur'ân'ı bana muallim yaptı. İşte, Kur'ân'dan aldığım dersler sâyesinde o belâlardan halâs olduğum gibi, nefis ve şeytanla yaptığım muharebelerden de muzafferen kurtuldum.”

TERAKKİ

Cenâb-ı Hak, insanı pek acip bir terkipte halk etmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkip içinde besâteti, cemaat içinde ferdiyeti vardır. İnsan ve insanın hayatı, esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatına bir tarla, dünya da âhirete vesiledir. Bu hilkat sayesinde, insan eğer ubudiyet yoluna giderse, bütün lezzet, nimet, kemâlât nevilerine, kısımlarına mazhar olmaya şâyandır. Allah, esbap ve tabiatı dest-i kudretine perde etmiş ve terakkiyi elzem yapmıştır. İnsan, dünyaya geldiğinde Rabbi ile esma-i ilahiye, perdeler, kâinat kitabının sayfaları ve bütün sebepler sistemi aracılığı ile karşılaşır. İnsan ya bu perdeyi aralar ya da sebeplerle nihai kaynakları karıştırır, şükür ve minnettarlıklarını; sevgisini ve ubudiyetlerini başka esbaba vermekle Rabbini unutur ve bu deryada boğulur ki bu süreci maddi terakki olarak tanımlayabiliriz. Oysaki mânevî terakkî, nefis ve heva, cin ve ins şeytanlarına karşı mücahede edip, günahlardan ve ahlâk-ı rezîlede, kalp ve ruhunu helâket-i ebediyeden kurtarmaktır. Beşerin bu terakkîsine yardım eden, sebep olan ne varsa o cihetiyle güzeldir. Hatta şeytanın dahi, manevi terakkiyat-ı beşeriyenin zenbereği olan müsabakaya ve mücahedeye sebep olduğundan o nev'in icâdı dahi hayırdır. O cihette güzeldir. Risale-i Nur’un bir nevi çekirdeği ve fidanlığı hükmünde olan Mesnevî-i Nûriye’nin yalnız dahilî nefis ve şeytanla mücadelesi, nefs-i emmarenin ve şeytan-ı cinnî ve insînin şübehatından tamamıyla kurtarıyor. Ve o malûmat ise, meşhûdat hükmünde ve ilmelyakîn ise, aynelyakîn derecesinde bir itminan ve bir kanaat veriyor.

Terakki Hilkatin Gereği

Bütün hakikat zarif bir şekilde rasyoneldir. İnsan hilkati ve fıtratı gereği bu rasyonelliği okuyabilecek ve anlayabilecek şekilde tasarlanmıştır. Kâinatı; açık akıl ile gözlemleyen bir insan, mutlaka Allah’a ulaşacaktır. İnsana verilen akıl, kalp ve kabiliyet bu terakkide birer vasıta, Allah’ın mevcudatı idame ettirmek için istihdam ettiği birer araçtır. Bilinmek isteyen Allah, bilmeyi insanın fıtratına derç etmiştir. Yani terakki hilkatin gereğidir. Çünkü Allah kendisini bu araçlar vasıtası ile tanıttırmak ve nihayetsiz derecede kendisini sevdirmek ister. O nedenle terakkinin gayesi, akıl, kalp ve kabiliyeti Allah’ı daha iyi idrak etmek için bir araç olarak kullanmaktır.

İnsan, gayr-ı mütenahi acz ve fakriyle beraber Cenâb-ı Hakka imanı ile kudret ve gınâ ve izzetine mazhar olmuştur. İşte bu mazhariyetten dolayı, insan, hayvaniyetten terakki edip halife-i zemîn olmuştur. Kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve adet çokluğunda değil. Çünkü insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâp eder. İnsan, bazı frenkler ve frenkmeşrepler gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakki ettikçe, daha şiddetli bir hayvâniyet mertebesini alır. Umum envâ-ı hayvânat üstünde sultan ve halife ve hâkim olabilme terakkisi insanı, Vâcibü'l-Vücuda firar ve iltica etmeye mecbur eder. Vücut istersen, mün'adim ol ki vücudu bulasın. Binaenaleyh, necat ve halâs ancak Allah'a iltica ile olur.

O halde bir başka ifade ile mânevî terakki bir ilticadır. Bizler madde ve mana aleminde her yerde bu ilticaya şahit oluyoruz. Her bir şey, nizam-ı âlemi teşkil eden düsturlara ve muvazene-i mevcudatı idame eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle o Alîm-i Kadîre, acz-i mutlak lisanıyla o Kadîrin vücuduna şehadet eder. Cemâdat kendi hesaplarına değil, onlara tecellî eden esmâ-i İlâhiye hesabına bir şeref, bir makam, bir kemâl, bir güzellik, bir intizam isterler, arıyorlar. O vazife-i fıtriyelerinin imtisalinde, Nûru'l-Envârın isimlerine birer mâkes, birer âyine hükmüne geçtiğinden, tenevvür eder, terakki eder. Âlemde ise meylü'l-istikmali görüyoruz. Onunla hilkat-i âlem, kanun-u tekâmüle tâbidir. Meylü'l-istikmal kâinatta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten derc edilmiştir. O umumî meylü'l-istikmalden ayrı olarak, insanda da meylü't-terakki vardır. Meylü't-terakki, âlemin de insanın da birer Ayetü'l-Kübra olduğu ve Yüce Yaratıcıyı özünde zikir ettiği hakikatine bizi ulaştırır. Meylü't-terakki “hamdım, yandım, piştim” misali insanın kulluğunu idrak edip kâmil insana doğru terakkisini hikâye eder. Bu hikaye; insanda ve toplumda yücelmenin temelini atar, ilimler bu temelden doğar ve medeniyetin unsurları buradan beslenir ve ilerler.

Gerek beşerde gerekse cemâdatta görünen terakkiyat, kemâlât Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebliğatı o daireden yapılıyor. Beşer de cemâdat da memur hükmündedir. Ancak Allah'ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Beşer sultanlarının memurları, sultanların ihtiyaç ve aczlerini def için tayinlerine zaruret hasıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Oysaki Allah'ın memurlarının vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahitlerdir ki, gördükleri evâmir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidatlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbab, ancak ve ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar için vaz edilmiş birtakım vasıtalardır.

Makalenin devamı için buraya tıklayınız

popüler cevapdünya atlası