MEDRESETÜZZEHRANIN TARİHSEL İZDÜŞÜMÜ

Eklenme Tarihi: 19 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Bu çalışmada Bediüzzaman Said Nursi’nin Medresetüzzehra düşüncesinin tarihsel nedenleri incelenmeye çalışılacaktır.

Bunun için de evvelemirde bu düşünceyi bir proje halinde sunan fikir babasının tanımından yola çıkılacaktır:

Said Nursi’ye göre Medresetüzzehra “âlem-i İslam medresesi” diye adlandırdığı meşhur Ezher’in kız kardeşi olacaktır. El Ezher’in tarihi misyonunu üstlenecek ve İslam Dünyasını karanlıktan kurtaracak fonksiyon icra edecektir.

Bu medrese Anadolu,  Kafkasya, Hindistan, Arabistan ve Türkmenistan’ın yani Asya’nın tam ortasında Doğu Anadolu’da kurulacak ve bölgenin kara bahtını aydınlatacaktır. 

İşte böyle bir niyet ile yola çıkan Nurslu Said Medresetüzzehra önerisi ile Bediüzzamanvârî bir durum tesbiti yaparak, o güne kadar boşa çıkan ıslâh-ı medâris çabalarının yerine pozitif bir önermede bulunur.

Medresetüzzehra modeli ile bin yıl önceki kuruluş amacından uzaklaşmış olan medreseler için yeni desenler örgüsü ile oranları daha da yükseltilmiş olan bir rol model teklif eder. Bu teklif aynı zamanda İstanbul’da oturan yöneticilerin doğuda çıkan hastalıklara koydukları yanlış teşhislerin yerine doğru tedavi ile Batı’nın hasta adam olarak nitelendirip ölümünü beklediği Osmanlının kalbine giden damarlardaki tıkanıklığı açarak, hastayı yeniden ayağa kaldırma projesidir. Said Nursi’ye göre Osmanlı gibi onun bir parçası olan doğunun sorununun başında cehalet gelmektedir. Bu sorunun izale edilmesi eğitim yolu ile mümkündür. Oysa Osmanlının batıya karşı mağlubiyetinin dönüm noktası olan Karlofça anlaşmasından beri merkezi otorite kötü gidişi durdurmak için çözüm yolları aramakta, geri kalmışlığa çareler bulmak için devlet adamlarına layihalar hazırlatmaktadır. Koçi Bey’den beri hazırlanan bu layihalarda Osmanlı toplumun reel sorunlarına değinilmezken, nazarlar Devletin omurgası sayılan ordunun ve askerin ıslahına temerküz edilmiştir. Oysa toplumun omurgasında meydana gelen arıza devletin tüm coğrafyasına sirayet etmiş, halkın eğitimsizliği cehaleti netice vermiş, cehalet de fakr u zarurete davetiye çıkarmıştır.

Said Nursi’nin Dünyaya geldiği dönem İslam Dünyasının Batı karşısında tamamen gerilemeye geçtiği ve İslam’ın son kalesi olan Osmanlının çöküşünü durdurmak için kurtuluş reçeteleri arandığı bir dönemdi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Said Nursi de diğer Osmanlı aydınları gibi Osmanlı Devleti için bir kurtuluş reçetesi sunacaktı. Bir yönüyle devleti ilgilendiren, diğer yönüyle toplumsal iyileşmeyi hedef alan bu reçeteleri münazarat ve Hutbe-i Şamiye isimli eserlerde detaylı olarak anlatılmaktadır.

Burada Said Nursinin eğitimle ilgili olan düşüncesinin mücessem hale gelmiş olan bir medrese tasavvuru ele alınacaktır.

Said Nursi şarkta aşiretler arasında gezerken toplumsal hastalıkların nasıl tedavi edileceğini de anlatmıştır. Burada çok önemli bir noktaya dikkat çeken Said Nursi; Batı medeniyetine karşı Doğunun geri kalmasının en büyük nedenlerinden birinin ehl-i medrese, ehl-i mektep ve ehl-i tekkenin birbirine zıt kaynaklara yönelmelerini göstermiştir. Üstad, bu konuda yaptığı eleştirel yaklaşımda mekteblilerin medreselileri fen bilimlerini bilmemekle suçlayarak bunları eksik ve itimat edilmez gördüklerini medreselilerin de mekteplileri inanç zafiyeti ile suçladıklarını, yine medreselilerin tekke ehline şevk vermesi için konulmuş bazı usuller sebebiyle bidat ehli nazarıyla baktıklarını söyleyerek, İslamın incisi bu üç kurumun arasındaki fikir ihtilafı ve zevk ayrılığının İslâmî ahlakı sarsıp uygarlık yolunda ilerlemeğe mani olduğunu ifade etmektedir.

Said Nursi bu ihtilafın giderilmesi için modern fen ilimleriyle dini ilimlerin birlikte okutulması gereğini savunmuştur. Çünkü fen ilimleri aklın nuru, din ilimleri ise vicdanın ziyasıdır. Hakikatın tecelli etmesi için ikisinin birlikte okutulması lazımdır. Mevcut sistem devam ettiği müddetçe, yani medresler sadece dini ilimleri mekteplerde sadece fenni ilimleri okuttuğu müddetçe birinden tassup, diğerinden, şüphe doğacaktır.

Bu anlamda Bediüzzaman İslam dünyasının ortaçağlardaki eski ilmi satvetine kavuşması için bir medrese, mektep ve tekke birlikteliğinin ihyasına vurgu yapmaktadır Bunun için de ortaçağın en önemli medreselerinden el-Ezheri örnek vererek İslâm uygarlığının yükselmesinde, çok önemli bir payı olan medreselerin çağın gereklerine ayak uyduramamış, kendini yenileyememiş olmasından dolayı yeniçağın bu kez müennes bir doğum yapması fikrini ortaya atar. Müennes olmalı ki velud olsun, asrın ihtiyacına göre kendini yenileyebilsin.

Said Nursi’nin medrese konusundaki ısrarının tarihsel arkaplanında çok haklı nedenleri vardı. Çünkü medreseler bir zamanlar İslâm dünyasının altın çağının kurumlan idiler. Bu kurumlar

İslâm uygarlığının yükselişinde olduğu gibi, maalesef ki; çöküşünde de önderlik etmişlerdi. İşte zamanın âlimi olan Said Nursi de çağına sahip çıkmış, bu çöküşü engellemek için devletin zirvesindekilere İslam ümmetinin makus talihini yenecek bu projesini sunmuştur.

Herkesin devletten makam mansıp beklediği bir dönemde kendisi için bir şey istemeyen Osmanlı toplumunun bekası için böyle bir porje sunana Said Nursi bir dönem anlaşılamamış, deli diye tımarhaneye gönderilmiş, ancak sonradan gelen hürriyet havası içinde yeni gelenler onu anlamaya çalışmış, nihayet Osmanlı coğrafyasının bir ucundaki Kosova’ya düzenledikleri gezide şarkın yalçın kayalıklarından tulu eden bu dâhîyi, Said Nursi yi de yanlarına alarak gitmişler, orada belki de medresetüzzehranın nüvesi olabilecek küçük bir modeli inşa etmişler. Çıkan Balkan savaşları ile o bölgenin Osmanlı’nın elinden çıkması ile yeniden gözler Anadolu’ya çevrilmiş, Said Nursi’nin teklif ettiği yere Van Vilayetine bu medresenin açılması için ödenek ayrılmış, Said Nursi de bölgeye giderek Van Gölü’nün kıyısındaki Edremit’te medresenin planını çizerek vira bismillah deyip çalışmaya başlamış, ancak bu kez de birinci Dünya Savaşı çıkmış, vatan savunması için gönüllü alay komutanı olarak cephede savaşa katılan Said Nursi planını yine ertelemek zorunda kalmıştır.

Savaşta Ruslara esir düşen Said Nursi, savaş sonra esaret dönüşünde İstanbul’a geldiğinde yine medresetüzzehra konusunda çalışmalarını sürdürmüş ve bu konuda ısrarcı olmaya devam etmiştir. Said Nursi’nin yaşadığı dönem Osmanlı’nın Dünya’dan habersiz yaşadığı bir dönemdir. Osmanlı’ya ufuk açıcı aydınlar lazımdır. Said Nursi işte bu vazifeyi gördüğü için diğerleri gibi askeri ıstılahlar ya da sınai mektepleri diye tek taraflı palyatif teklifler sunmamış, bir dönem İslam dünyasını zirveye taşıyan bir kurumun ihyası için çalışmıştır. Bir anlamda medrese mekteb ve tekke bütünlüğüne dayalı bir ilim merkezi modeli sunarken diğer yandan İslam Dünaysının siyasi çekişmeleri neticesinde unutulan bir geleneğin darulilimlerin şaheseri olduktan sonra Selahattin Eyyubi gibi bir kahraman tarafından sünni formatla yeniden canlandırılan çöküş halindeki Osmanlı’dan uzakta olması hasebiyle yüzyılın başında haeln canlı ve ayakta olan İslam dünyasında ilim taleb eden hemen herkesin rüyası olan el ezhere gönderme yapmıştır.

El ezhere gönderme yapması diğerlerinin ihmal edilmesi anlamına gelmez. Onun gayesi Fünun-ı cedideyi, ulûm-ı medaris ile mezc ve derc edecek bir kurumun meydana gelmesidir. İslam dünyasında ilk dönem medreselerinin genel amacı ise yeni Müslüman olan topluluklar arasında İslam itikadının yayılması ve devlete bürokrat ve din adamı yetiştirmektir. Özellikle Maveraünnehir bölgesinde Karahanlılar ve Gazneliler tarafından inşa edilen medresler bu gaye ile kurulmuştur. Bu medreseler hem Budist viharalarına hem de Maniheistlerin manastırlarına karşı alternatif bir din eğitimi kurumu hüviyetinde idiler. O dönemde bilim sultanların himayesinde olduğu için medreseler genellikle din eğitimi vermekte, bilim ise sarayın bir köşesinde sultanın özel kütüphanesinde gelişmekte idi. Sultanlar ihtiyaca göre rasathaneler kurmakta, zaman zaman burada çalışanlar metreslerde de eğitim vermekteydi. Zamanla İslam toplumları gelişmesini sağladıktan sonra ve bir anlamda İslam devletinin merkezi Bağdat’a kaydıktan sonra fen bilimleri dediğimiz müsbet bilimler de medreselerin kapısından girmeye başladı. Nitekim İslam dünyasında çığır açan Bağdat’taki Nizamiye medresesinde Din ve Hukuk derslerinin yanında Tıp, Cerrahi, Riyaziye, Hesap, Hendese, Nücum, Heyet, Tabiiyat, Müsellesat derslerinin okutulduğunu da görmekteyiz.  Yine de bu dersler için Nizamiyenin adı altında ihtisas medreseleri kurulmuş, özellikle hekimliğe dayalı dersler Darüşşifa ya da bimarhane adı verilen ihtisas hastanesi olan medreselerde verilmiştir.

Nizamiyeden sonra son Abbasi Halifesi Mustansır'ın Nizamiye’yi örnek alarak kurduğu Mustansıriyye Medresesi'nde ise hem din bilimleri hem de fen bilimleri birlikte okutulmuştur.

Halifenin himayesindeki bu kurumlarda 400 hoca ders vermekte ve dört mezhebin fıkhi hükümlerine göre âlimler yetişmişte idi. Nizamiye de Muntansıryye de yönetim, eğitim ve öğretim formatı bakımından benzer özelliklere sahip idiler.

Yatılı ve burslu okuyan öğrencilerin seçkinleri bu medresede kalmakta, mezunların çoğu çevreye dağılmaktadır. Mezuniyette diploma esası geçerlidir. Mustansırıyye Moğol istilası ile yağmalanıp büyük yara aldığı için Mustansır dönemindeki haşmetini devem ettirememiş, Oysa Nizamiyeler Büyük Selçukludan sonra Anadolu’da kurulan Anadolu, Selçuklu ve Osmanlı medreseleri ile geleneğini sürdürmeyi başarmıştır. İslamı seçen İlhanlılar da bu geleneğe katkıda bulunmuşlardır.  Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde Anadolu bir uçtan bir uca Nizamiye geleneğinin takipçileri olan medreslerle donatılmıştır. Konya’daki Sırçalı Medrese, Karatay medresesi, İnce minareli medrese, Tokat’taki Gök Medrese, Buruciye, Şifaiye Medresesi, Kayseri’deki Kunat Hatun şifahanesi, Sivas’taki Gök Medrese, Erzurum Yakutiye medresesi bunların bir kaçıdır. Doğu Anadolu’da dünyaya gelen Said Nursi’nin yetiştiği çevre ise Anadolu’nun ilk ve en önemli medreseleri ile ünlüdür. Diyarbakır’da dört mezhebe göre ilim tahsil edilen Mesûdiye medresesi, kubbetü’l-İslâm olarak nitelenen Ahlat’taki meşhur medreseler, Mardin’de yaptırılan Hüsâmiyye Medresesi, Sultân Îsâ, Sittî Raviye Hâtun, Muzafferiyye, Zinciriyye, Kasım Paşa, Hacı Ma’rûf, Şehîdiye, Altınboğa Melik Mansur, Savur ve Kızıl-tepe’deki Medreseler, Bitlis’teki Hacı Beğiye Medresesi, Nuhiye Medresesi, İhlasiye Medresesi, Hatibiye Medresesi, Yusufiye Medresesi, Şerefiye Medresesi bunların meşhurlarıdır.

Selçuklulardan sonra Osmanlılar da bilime önem vermişler, Bursa’yı fetheden Orhan Gazi’nin ilk işi İznik’te bir medrese kurmak olmuştur. Bayezid ve Murad dönemlerinde Bursa ve Edirne’de neşv ü nema bulan medreseler, Fatih zamanında İstanbul’daki sahn-ı semanla zirveye ulaşmış, Kanuni Sultan Süleyman ise dedesinin bu medresesinin üstüne İmparatorluğun ilmi hayatını Süleymaniye ile taçlandırmıştır. 

Yukarıda da değindiğimiz gibi cami ve ribatlarda gelişip darülilimlerden sonra medreselerde gelenekselleşen İslami eğitim İslam uygarlığının üç farklı merkezini asırlar boyu aydınlatmış. Bunlardan Nil vadisinde el-ezher geleneği olarak devam eden hareket Osmanlının son yüzyılının başında ayakta kalmayı başarmıştır. Maveraünnehirde, Karahanlı ve Gazneli iktidarında nev-i şahsına münhasır özellikleri ile Türkistan medreseleri olarak, diğeri de Mezopotamyada Bağdat’ta nizamiye ve Mustansırıyye medreseleri olarak ortaya çıkmış olanların Anadolu’daki takipçileri yirminci yüzyılın başlarında maalesef skolastik eğitimin cenderesinde can çekişir olmuştur.

O dönemde eğitim Osmanlı’nın fay hattıdır. Müslümanların çoğu eğitimsiz gayr-i müslimler ise eğitimlidir. Son dönemde ekonomi siyaset ve sosyal hayattaki etkinlikler gayr-i Müslimlerin eline geçmiştir. Osmanlı’nın son dönemine denk gelen Said Nursi’nin gözlemlediği acı gerçeğe göre her şey gibi ilim adamı yetiştiren medreseler de yıpranmış, işlevselliğini kaybetmiştir. Medreselerin bu çöküntü hali İslam âlemini içine düştüğü durumdan kurtaracak âlimlerin yetişmesini de imkânsız kılmaktadır.

Mevcut âlimler de günün şartları icabı elinden geleni yapmakta iseler de içlerinde bir müceddidi olmadığı için yeni bir medeniyyet tasavvurundan mahrum idiler.  Said Nursi tam da bu sırada bu boşluğu doldurmuş, köhnemiş sitemin yerine tecdidi bir model sunmuştur.

Yukarıda da anlatıldığı gibi başlangıçta bütün eğitim faaliyetlerinin yapıldığı bir kurum olan medreseler, Osmanlı yenileşmesinin dönüm noktası olan Tanzimat’la birlikte yeni mesleki okulların açılması ile sadece din eğitimi verilen okullar haline getirilmiştir. Islah-ı medaris kanunu ile Osmanlı devletinin son döneminde medreselerin ders programında ve teşkilat yapısında yeni düzenlemeler yapılmış, Islâh-ı Medâris Nizâmnâmesi bu özellikleri ile geleneksel medrese kuruluş yapısı ve ders programları konusunda köklü ve düzenli yenilikler getirilmesine rağmen bu kez de medrese mektep ayrımı ortaya çıkmış, gönüllerin arındığı yüce bir medeniyet ekolünü temsil eden tekkeler ise medrese ve mekteplerin tamamen dışında kalmıştır.

İşte bu anlamda Said Nursi’nin önerdiği program fragmanlarına ayrılmış bir eğitim kurumunu yeniden toparlama ve ayağa kaldırma projesidir. Üstad; Kuruluşunda devletin eleman ihtiyacı hedeflenen medreseler yerine toplumun ihtiyaçlarının hedeflendiği bir proje ile çıkmıştır devlet büyüklerinin karşısına.

Skolastik bataklığa saplanan medreseleri yeniden eski ihtişamına kavuşturacak; şerh ve haşiyelerden ibaret olan nakilci yayıncılıktan kurtulup akla yol açılacak ve özgün eserler neşredilecek bir tecdid hareketidir Said Nursi’nin önerdiği model.

Said Nursi bu tecdidde ortaçağa kadar gitmekte, hastalığı orada tesbit edip cerrahi müdaheleyi orda yaptıktan sonra kaldığı yerden devam etmektedir. Bir anlamda Gazali ile başlayan ve İbn-i Rüşd ile devam eden, fakat 17. yüzyıldan sonra kesilen akli tartışmalara son noktayı koymaktadır. Medresetüzzehra bu anlamda Asr-ı saadeti rehber alan yeni bir medeniyet telakisi ile çağın idrakine sunulmuş yeni bir eğitim modeli teklifidir. Tecdidde rol model saadet asrıdır. Üstadın hareket noktasında izlediği yöntem bidalardan temizlenmiş sünnet-i seniyyenin ihya edilmesi ise tasaffi etmiş olan ilkelerle batıdaki yeniliklerin peşinden gitme yerine Osmanlı coğrafyasının özelliklerine uygun asr-ı saadetin nev-i şahsına münhasır ilkeleri ve müesseseleri ikame etmeği uygun görmüştür. Üstadın yaşadığı dönem batının siyasi ve teknik üstünlüğünün Osmanlı aydınlarının gözlerini kamaştırdığı bir dönemdir. Bu üstünlük dönemin aydınlarını pozitivist aklın düşünce iklimine hapsetmiştir. Bu da yaşam tarzına dönüşmüştür.

Said Nursi batıdan gelen fikir ve yaşam tarzının körü körüne taklit edilmesini eleştirirken her konuda olduğu gibi eğitim alanında da öze dönülmesini tavsiye ediyor.  Model olarak insanların ülfetine hürmeten ayakta kalmış bilinen bir şahesere işaret ederek onun taklidi yerine yenilenmiş yeni versiyonunu piyasaya sürüyor. Yenilenmişini piyasaya sürüyor. Çünkü o da demode olmuş ve üretkenliğini kaybetmiştir. Üretken olması için ona müennes bir kelime ile hitap ediyor. Zehra diyor. 

Neden zehra diyor. Belki de günümüzde bilimin müennes bir eksene doğru kaydığını o günlerden hissettiğinden bunu söylüyor. Belki de üretken olması için. Belki de şefkati temsil etmesi ve bir çiçeğe ad olmasından dolayıdır. Ben bunun üzerinde durmuyorum. Benim için aslolan Bir müceddidin eylem bazında olmasa bile fikren bu öze dönüşü asliyetine dönüşü gerçekleştirmesi için gösterdiği çabadır.

Bu konuda teorik bir modelleme lazımdı.

İşte Bediüzzaman bunu yapmış, medresetüzzehra modelini tam da bu zamanda sunmuştu.

Modern Dünyada medresetüzzehraya en yakın kurum hangisidir sorusuna verilecek en makul cevap ise dini ilimlerle müsbet ilimlerin birlikte okutulduğu İmam Hatip liseleridir.

Kaynaklar

Akgündüz, Hasan. Medreseler ve üniversiteler (Türk ve İngiliz örnekleri üzerinde mukayeseli bir inceleme). Diyarbakır 1998

Akyüz, Yahya. Türk Eğitim Tarihi (Başlangıçtan 1999'a). İstanbul, 1999

Atay, Hüseyin; “Medreselerin Islahatı”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1982.

Baltacı Cahid, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976

Baykara, Tuncay, Türkiye Selçukluları Devrinde Konya, Ankara1985

Bediüzzaman, Said Nursi, Münâzarat.

Bilge, Mustafa; İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yay., İstanbul 1984.

Ergün, Mustafa: İnsan ve Eğitimi, Ocak Yayınları, Ankara 1993

Göyünç Nejat, XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı, İstanbul 1969

Gül, Ahmet; Osmanlı Medreselerinde Eğitim Öğretim ve Bunlar Arasında Dâru’l-Hadîslerin Yeri,

TTK Basımevi, Ankara 1997.

Konyalı İbrahim Hakkı, Âbideleri ve Kitâbeleri ile Konya Tarihi, Konya 1965

Sözen Metin, Anadolu Medreseleri, İstanbul 1973

Unan, Fahri, Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi Uygarlığı, 1, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı

yay., Ankara 2006, s. 389-399.

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 43-52, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası