MEDRESETÜZZEHRA PROJESİNİN GENEL ÇERÇEVESİ

Eklenme Tarihi: 19 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Uzun yıllar Van’da ikamet eden Said Nursi, Vali Tahir Paşa’nın da yardımları ile dünyadaki gelişmeleri yakından takip etme imkânı buldu. Bu problemlerin çözümü ve ‘’maarif, san’at ve fünun noktasında Şark’ın uyandırılması’’ maksadıyla Medresetüzzehra projesini hazırladı. 1907 yılının sonlarına doğru bu maksadını gerçekleştirmek maksadıyla İstanbul’a gitti. Padişah Sultan Abdulhamid ile görüşme imkânı bulamadı. Padişah ile görüşmek için yaptığı bütün teşebbüsler netice vermeyince,  projesinin esas hatlarını ifade eden bir dilekçe hazırlayarak Saray’a takdim etti.

Said Nursi, Sultan Abdülhamid’e verdiği dilekçede, Medresetüzzehra’nın üç şube halinde Bitlis, Van ve Diyarbakır’da açılmasını, buralara en az ellişer öğrencinin alınmasını ve masraflarının da hükümet tarafından karşılanmasını talep etti. Bediüzzaman’ın çok iyi niyetlerle gerçekleştirmek istediği ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan vatandaşlarımızın huzur ve saadeti için zaruri olarak telakki ettiği bu düşünceye, büyük badirelerle karşı karşıya olan ve büyük sıkıntılarla boğuşan o zamanın yönetimi tarafından ne yazık ki, pek alaka gösterilmedi.

Said Nursi Münazarat’ta, Medresetüzzehra için, ‘’Camiü’l-Ezher’in kız kardeşi’’ tabirini kullanmıştı. Ezher Üniversitesi, Mısır’ın en eski ve en köklü eğitim kurumudur. Fatımiler zamanında Kahire’de 975 yılında Cami olarak kurulan El Ezher, daha sonraları bir İlahiyat Fakültesi haline dönüştürülmüştür. Uzun yıllar İlahiyat Fakültesi ve dini ilimlerinin tedris edildiği bir eğitim kurumu olarak faaliyetlerine devam eden El Ezher, daha sonraki yıllarda çok sayıda Fakülte ve Yüksekokulun açılması ile birlikte tam modern ve büyük bir Üniversiteye dönüştürülmüştür. 

Çok sayıda büyük ve muteber İslam Âlimini bünyesinde barındıran Ezher Üniversitesi, dünya çapında bilimsel ağırlık ve itibar sahibi bir eğitim kurumu olarak dikkat çekmektedir. Bir milyonun üzerinde öğrenci burada eğitimlerine devam etmektedir. Ezher isminin, Peygamber Efendimizin kızı Hz. Fatıma’nın lakabı olan Zehra’dan geldiği ifade edilmektedir.  Dünyanın birçok yerinden ve özellikle İslam âleminden çok sayıda öğrenci kabul eden Ezher Üniversitesi, bütün modern bilim ve teknikleri bünyesinde barındırmaktadır.

Medresetüzzehra Projesini anlatmak ve ikna etmek için Sultan Abdülhamid ile görüşmek için ısrar eden, ancak görüşmeye muvaffak olamayan Said Nursi önce tımarhaneye ve arkasından da nezarethaneye atıldı. Sultan’la görüşmesine müsaade etmeyen ve kendisi muhatap olarak yanlış bazı dedikodu ve istihbarattan da etkilenerek Said Nursi’yi bir an önce İstanbul’dan göndermeye çalışan Zaptiye Nazırı Şefik Paşa ile olan konuşmalarını, Said Nursi şöyle anlatmaktadır:

‘’Zaptiye Nazırı: Padişah sana selam etmiş. Bin kuruş da maaş bağlamış. Sonra da yirmi otuz lira yapacak, dedi.

Cevaben: Ben maaş dilencisi değilim. Bin lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim. Milletim için geldim. Hem de bu bana vermek istediğiniz rüşvet ve hakk-ı sükûttur.(sus payı)

Nazır: İradeyi, reddediyorsun. İrade red olunmaz.

Cevaben dedim: Ret ediyorum, ta ki Padişah darılsın, beni çağırsın. Ben de doğrusunu söyleyeyim.

Nazır: Neticesi vahimdir!...

Cevaben: Neticesi deniz olsa, geniş bir kabirdir. İdam olunsam, bir milletin kalbinde yaşayacağım. Hem de İstanbul’a geldiğim vakit, hayatımı rüşvet getirmişim, ne ederseniz ediniz! Bunu da ciddi söylüyorum: ‘’Ben isterim ki; ebna-yı cinsimi bilfiil ikaz edeyim ki, devlete intisab, hizmet etmek içindir. Maaş kapmak için değildir.’’

Hem de benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti nasihatledir. O da hüsn-ü tesirledir. O da hasbilikledir. Bu da garazsızlık, o da ivazsızlık, o da terk-i menafi-i şahsiyledir. Binaenaleyh ben maaşın kabulünde mazurum.

Nazır: Senin Kürdistan’da neşr-i maarif olan maksadın, meclis-i vükelada (bakanlar kurulu) derdest-i tezekkürdür.

Cevaben: Acaba maarifi te’hir, maaşı ta’cil edersiniz, ne kaide iledir? Menfaat-ı şahsiyemi menfaat-ı umumiye-i millete tercih ediyorsunuz.

Nazır hiddet etti…

Ben dedim: Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fayda vermez, nafile yorulmayınız. Ben nefyedin, Fizan olsun, Yemen olsun razıyım. Siz de pineduzluktan ve yamacılıktan kurtulursunuz. Ben de yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum.

Nazır: Ne demek istiyorsun?

Cevaben dedim: Sigara kâğıdı kadar ince ve nizam namıyla bir perdeyi bu kadar feveran-ı efkâr ve hissiyata karşı herkesin üstüne örtmüşsünüz. Herkes altında sizin tazyikatınızla meyyit-i müteharrik gibi inliyor. Ben acemi idim, altına girmedim. Üstüne düştüm. Suret-i telebbüsüm gibi ahlakım da sakil idi. Bir kere Mabeyn’de yırtıldı. Şişli’de bir Ermeni’nin evine düştüm. Orada yırtıldı. Şekerci Hanına düştüm, Orada da yırtıldı. Tımarhaneye düştüm, Şimdi de tarassuthaneye (nezarethane) düşmüşüm.(1)

Said Nursi’nin yazdığı dilekçe daha sonraları Şark ve Kürdistan Gazetesi’nin 1. sayısında yayınlanmıştır. Önemli bir belge niteliğinde olan bu dilekçe, günümüz Türkçesi ile şöyleydi:

’’Osmanlı milleti arasında önemli bir unsur teşkil eden Kürdistan halkının hali hükümetçe bilinmekte ise de mukaddes sayılan ilmi hizmete dair bir kısım arzu ve istekleri sunmaya müsaade dilerim.’’

‘’Şu medeniyet dünyasında ve bu ilerleme ve yarış çağında diğer arkadaşları gibi Kürtlerin de ilerlemeye ayak uydurabilmesi için Hükümetin yardımı ile Kürdistan’ın kasaba ve köylerinde mekteplerin kurulmuş olması memnuniyetle görülmekte ise de, bu mekteplerden, Türkçeyi az da olsa öğrenmiş olan çocuklar yararlanabilmektedir. Türkçeyi bilmeyen Kürt çocukları ise, medreselerde okutulan ilimleri, terakki etmenin biricik kaynağı olarak bilmektedirler. Yeni açılan bu mekteplerdeki öğretmenlerin mahalli dil (Kürtçeyi) bilmemeleri dolayısıyla bu çocukları eğitim ve öğretimden mahrum bırakmaktadır. Bu ise vahşete, karışıklığa, dolayısıyla Batı’nın gürültü ve patırtı çıkarmasına sebep oluyor. Aynı zamanda halkın devamlı olarak vahşet ve taklitte yerinde sayması, sürekli olarak vehim ve şüphelerin etkisi altında kalmalarına sebep oluyor. Eskiden her yönden Kürtlerden geri olanlar, bugün onların hala yerinde saymalarından dolayı çeşitli şekilde istifade etmektedirler.  Bu ise, biraz olsun hamiyet duygusu taşıyanları düşündürür. Bu üç nokta, Kürtler için gelecekte korkunç bir darbe hazırlıyor gibi ileri görüşlü olanları yaralamıştır. Bunun çaresi, örnek olacak şekilde bu konuda teşvik ve rağbete öncülük yapması için Kürdistan’ın üç ayrı noktasında:

Biri; Artuşi Aşireti’nin merkezi olan Beytüşşebab’ta..

Diğeri; Motkan, Belkan ve Sason ortasında..

Biri de; Sıpkan ve Hayderan aşiretlerinin ortasında bulunan Van’da, alışılmış medrese adı altında dini ilimlerle müspet bilimlerin beraber (hiç olmazsa bu medreselerde ellişer öğrenci bulundurulması ve masraflarının hükümetçe karşılanması gerekir) okutulduğu üç tane öğretim yuvası kurulmalıdır. Bundan başka diğer bir kısım medreselerin canlandırılması, Kürdistan’ın maddi ve manevi olarak geleceğinin garanti edilmesi açısından önemlidir. Bununla öğretimin temeli atılmış olur. Bu temel üzerinde birlik ve beraberlik karar kılacaktır. İç çekişme ve uyuşmazlıklardan dolayı tükenip giden bu büyük kuvveti (Kürtlerin maddi ve manevi kuvveti) hükümetin eline vermekle dışa karşı kullanmak gerekir. İşte o zaman herkesten çok adalete muhtaç ve medeni olmaya müsait olan Kürtler, fıtri cevherlerini göstereceklerdir.’’(2)

Said Nursi eserlerinde projesi ile ilgili olarak detaylı bilgiler de vermiştir. Risale-i Nur Külliyatı’nın değişik yerlerinde geçen bu bilgileri şöylece özetlemek mümkündür:

“Camiü’l-Ezher’in kız kardeşi olan, Medresetüzzehra namıyla dârü’l-fünunu mutazammın pek âli bir medrese” ifadesindeki “dârü’l-fünun” kelimesinden Medresetüzzehra'nın eğitim seviyesinin üniversite düzeyinde olacağı anlatılmaktadır. Bunun yanında Said Nursi birçok yerde, Medresetüzzehra'nın Ezher sisteminde ya da üslûbunda olması gerektiğinden bahsetmektedir. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Medresetüzzehra'nın, tıpkı Ezher’de olduğu gibi, orta ve lise kısımları da bulunacak, Medresetüzzehra'nın üniversite kısmında okuyacak talebeler istenilen kıstaslara göre buralardan yetişecektir.

Dârü’l-Muallimîn, yani öğretmen yetiştiren bir eğitim fakültesi de Medresetüzzehra'ya dâhil edilecektir. Bu sayede Medresetüzzehra talebelerinin “eğitim formasyonu”na yönelik dersleri almaları sağlanacak; buradan üç dili, fen ve din ilimlerini ve formasyon derslerini öğrenerek mezun olan talebeler, ihtiyaç duyulduğunda, eğitim-öğretimin değişik kademelerinde öğretim elemanı olarak görevlendirilebileceklerdir.

“Şu medrese, ukûl, yanında en âlâ bir mektep; kulub yanında en ekmel medrese; vicdanlar nazarında en mukaddes zaviyeyi temsil edecektir,” ifadesinden Medresetüzzehra'nın hem mektep, hem medrese, hem de zaviyeyi bünyesinde barındıracağı ve bunların vereceği faydaları temin edeceği anlaşılmaktadır. Ayrıca böyle üçlü bir yapıda, mektep, medrese ve zaviye âdeta bir ‘meclis-i şûra’ mahiyetinde olacak, birbirinin güzelliklerinden faydalanacak ve birbirinin noksanını tamamlayacaktır.

Medresetüzzehra'da din ilimleri ile fen ilimleri beraber okutulacaktır. Zira Bediüzzaman'a göre, “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir, ikisinin imtizacından hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri(ayrıldıkları) vakit birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüt eder(ortaya çıkar).”  İşte bunun için, “Fünun-u cedide, ulûm-u medaris ile mezc ve derc” edilecektir. Yani modern fen bilimleri ile medrese ilimleri olarak bilinen din ilimleri Medresetüzzehra'da birlikte okutulacaktır. Böyle bir şey aynı zamanda safsatanın zulmünden muhakeme-i zihniyeyi halâs edecek ve meleke-i feylesofânenin taklid-i tufeylâneye ettiği mugalâtayı izale edecektir.

Medresetüzzehra'da şubeler (fakülteler, farklı bölümler) bulunacak ve ihtisaslaşma esas alınacaktır. Fakat talebeler kendi bölümlerinde uzmanlaşırlarken, uzmanlık alanlarına yakın bilim dalları ile ilişki içerisinde bulunacaklar ve kendi alanlarına yardımcı olacak ilgili dersleri alacaklardır. Diğer bilim dallarına karşı tamamen cahil kalmayacaklardır.

Said Nursi daha sonraki yıllarda ise, ulûm-u müsbete ve fenniye ile ulûm-u imaniyeyi barıştıran Risale-i Nur’un, Medresetüzzehra'da ders kitabı olarak okutulması ve İslâmiyet noktasında Medresetüzzehra'nın bir nevi programı olması gerektiğini ifade etmektedir.

Eğitim dili olarak Said Nursi “Arabî vacip, Kürdî caiz, Türkî lâzım” diyerek Medresetüzzehra'nın üç dilde eğitim yapacağını belirtmektedir. Kürtçeyi mahallî dil, Arapçayı ilim ve iletişim dili, Türkçeyi de resmî ve siyasi dil olarak kabul etmektedir. Projenin hitap ettiği alan, sadece Doğu Anadolu ya da Anadolu olmayıp Arabistan, İran, Hindistan, Türkistan, Kafkasya ve Bosna'ya kadar Osmanlı toprakları olacağı için, eğitim-öğretimde ve iletişimde kullanılacak dil veya dillerin de, bu alana uygun olması gerekmektedir.

Bu açıdan baktığımızda, Doğu Anadolu'daki Medresetüzzehra için, üç dilin birden eğitimde kullanılması son derece mantıklıdır. Eğer bu düşünceler, o günlerde gerçekleşmiş olsaydı, ana dille eğitimin yoğun olarak tartışıldığı bu günlerde, bu teklifin ne kadar ileri görüşlü olduğu ve birçok problemin de çözümünde büyük işlev göreceği açıktır. Elbette gelişen ve değişen şartlara paralel olarak, başka dillerin de bu Üniversitede okutulması gerekecektir. Hitap ettiği coğrafya göz önüne alındığında, Farsça, İngilizce ve Hindistan dillerinin de Medresetüzzehra’da okunması gerekecektir.

Görev yapacak müderrislerin (öğretim elemanlarının) özellikleri ile ilgili olarak Said Nursi, “Zülcenaheyn ve Kürtlerin ve Türklerin mutemedi olan Ekrat ulemasını(Kürt âlimlerini)  istinas etmek için (eğitim sistemine adapte etmek) lisan-ı mahalliye aşina olanları intihap etmektir” ifadesini kullanmaktadır. Bugünlerde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kararlaştırılan ve hazırlıkları devam eden Medreselerde eğitim almış ve halkın güvenine mazhar olmuş Melaların, Diyanet kadrosuna alınması ile ilgili çalışmaların da, bu düşüncenin yüz üç yıl önce dillendirilmiş olmasının, ne kadar haklı ve gerekli olduğu anlaşılacaktır.

Medresetüzzehra'da görev yapacak müderrislerin:

(1) Zülcenaheyn olmalarını, yani zahirî ve bâtınî ilimlere (dinî ve dünyevi ilimlere) vâkıf olmalarını,

(2) Mahallî dil Kürtçeye aşina olan ve aynı zamanda Kürtlerin ve Türklerin itimat ettiği kimselerden seçilmeleri gerektiğini belirtmektedir.

Resmî statüsü: Resmî okullara denk, ancak özel bir müessese olması düşünülen Medresetüzzehra, resmî yüksekokullarla eşit tutulacak, sınavları onlarınki gibi yapılacak, fakat devletin resmî bir müessesesi olmayacaktır. Maddi kaynakları ise, başlangıçta devlet tarafından karşılanacak, ancak daha sonraki yıllarda kendi sistemini kurarak; vakıflardan ve bağışlardan (zekât, sadaka, adak ve diğer yardımlar) oluşacaktır. Kısaca Medresetüzzehra, resmî seviyeli özel bir kuruluş olarak düşünülmüştür.

Öğrenciler: Doğu Anadolu’da kurulması planlanan Medresetüzzehra'nın öğrencileri, başta Doğu Anadolu bölgesi ve Anadolu olmak üzere, Osmanlının diğer bölgelerinden, Arabistan, İran, Hindistan, Türkistan Kafkasya, Kürdistan ve Balkanlardan, kısacası Ezher’de olduğu gibi İslâm âleminin her yerinden gelebileceklerdir.

Malî kaynaklar: Resmî okullara denk, ancak özel bir müessese olarak düşünülen Medresetüzzehra'nın maddi gelir kaynakları vakıflar, zekât, nüzur (adaklar), sadakalar ve diğer bağışlar olacaktır. Medresetüzzehra manevi olarak ise, bölgedeki insanların hamiyet ve gayretlerinden beslenecektir.

Medresetüzzehra'nın hedefleri: Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde uygulanacak Medresetüzzehra Projesinin bu bölge ile birlikte, Türkiye ve İslâm âlemine yönelik hedefleri vardır. Bu hedefleri ve faydaları şu şekilde sıralamak mümkündür:

* Kürt ve Türk âlimlerinin geleceğini temin etmek.

* Maarifi (eğitim ve öğretim) Kürdistan’a “medrese” kapısı ile sokmak.

*Meşrutiyetin faydalarını, hürriyetin gerekliliğini ve güzelliklerini göstermek ve onlardan istifade ettirmek.

*Medreseleri birleştirmek (hem eğitim, hem yönetim, hem müfredat bakımından), yenilemek ve iyileştirmek.

*İslamiyet’i, onu paslandıran uydurma hikâyelerden, israiliyattan ve hoş karşılanmayan soğuk bağnazlıktan kurtarmak.

*Çağın gereği olan eğitim metotlarını ve bilimleri medreselere sokmak için bir yol açmak. Aynı zamanda medreselileri fen bilimlerinden uzak tutan sebepleri ortadan kaldıracak saf bir fen bilimleri kaynağı oluşturmak.

* Medrese, mektep ve tekke ehlini barıştırmak. Yani din ve fen bilimlerini tahsil edenlerle mutasavvıf kalp ehlini kucaklaştırmak. En azından maksatta birliği sağlayabilmeleri için ortak bir düşünce platformu oluşturmak.

*Menfî ırkçılığın Arabistan, Hindistan, İran, Kafkasya, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri ifsat etmesini önlemek. Hakiki, müspet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile Kur'ân'ın bir kanun-u esasisi olan, “inneme'l-mü’minune ihvetün” (Mü’minler ancak kardeştirler) düsturunun tam inkişafına vesile olarak, gerçek anlamda kardeş olmalarını sağlamak.

*Orta Doğu’da barışı temin etmek. Hatta insanlık âleminde genel bir barışa vesile olmak.

*Felsefî bilimler ile dinî ilimlerin birbiriyle barışmasını ve Avrupa medeniyeti ile İslâm hakikatlerinin uyuşmasını sağlamak. Böylece Batı dünyası ile İslam âlemi arasında tam anlamıyla anlayış ve güvene dayalı ilişkilerin kurulmasını temin etmek.

*Anadolu'daki mektepliler ile medreseliler arasında birlik ve beraberlik sağlayarak birbirlerine yardımcı olmalarını temin etmek. (3)

Risale-i Nur Modelleri Arama Konferansı’nda Medresetüzzehra’nın amaçları şu şekilde sıralanmıştır:

a-         Eğitimi yaygınlaştırmak.

b-         Eğitimde özgürlüğü sağlamak.

c-         Fen ve din ilimlerini birlikte okumak.

d-        İttihad-ı İslam’ı sağlamak

e-         Din âlimlerini fen bilimleriyle, bilim adamlarını da dini ilimlerle buluşturmak.

f-         Öğretmen eğitimini sağlamak.

g-         Bilimsel yayın yapmak.

h-         Araştırma kaynağı olmak.

i-          Yerel insan kaynaklarından faydalanmak.

j-          Uluslar arası diploma geçerliliğini sağlamak.

k-         Kurumsal eğitim vermek.

l-          Din eğitimi veren kurumlarla, fen bilimleri eğitimi veren kurumların barışmasını sağlamak.(4)

Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi’de İstanbul’a geliş nedeni olarak Medresetüzzehra’yı göstermekte ve şöyle demektedir:’’ Ben vilayet-i şarkiyede aşiretlerin hal-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedideyi medeniye ile olacak. O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrası ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lazımdır. Ta ulema-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin. Zira o vilayatta nim-bedevi vatandaşların zimam-ı ihtiyarı, ulema elindedir. Ve o saik ile Dersaadet’e geldim.’’(5)

Bu yıllarda İslam âleminde bulunan genel kargaşa ve sıkıntılardan kurtulmak için bazı âlimler ve aydınlar da, farklı çıkış yolları ile bu durumdan çıkmak için bazı çözüm yolları öneriyorlardı. Fakat bu kargaşa içinde bu gayretler kayboluyor ve ilgili mercilerde makes bulamıyordu. Bu büyük hadiseler içinde Said Nursi, bütün İslam âlemini içine alacak şekilde bir kurtuluş formülünü ve bu girdaptan çıkış yolunu önermiş ve bunu beş madde halinde özetlemişti. Aslında bu beş öneri tam bir sistematik halinde uygulansaydı, belki birçok problemin çözümü için bir heyecan uyanacaktı. Fakat bu günlerin hayhuyu içinde bu gayretler de, diğer birçok samimi gayretle birlikte kaybolup gitmişti.  Bu çıkış yolu, Said Nursi’nin şu sözleri ile ifadesini bulmuştu:

a-İttihad-ı kulub-Gönüllerin ve kalplerin birliğini sağlamak gerekirdi. Müslümanlar arasında birlik, beraberlik ve kalkınmayı netice verecek şekilde bir muhabbet ve dayanışma düşüncesinin egemen kılınması halinde, bu problemlerin içinden çıkıp, meseleleri hal etme yoluna koyacak bir irade ortaya çıkabilirdi.

b-Muhabbet-i milliye-İnsanların birbirlerini, vatandaşlarını sevmesi için gerekli bütün çalışmaları yapmak ve bunu bütün İslam alemini kapsayacak bir hale dönüştürmek gerekiyordu. Said Nursi’nin düşüncelerine genel olarak bakıldığı zaman, bu ‘’Milli muhabbetin’’  bütün Müslümanları kapsayacak bir şekilde olması gerektiği ifade edilmelidir.

c-Maarif-Doğru ve zamanı gerçekçi bir şekilde okuyabilen, geçmişin yanlış ve hurafelerinden arındırılmış bir eğitim anlayışı hayata geçirmek lazımdı. Said Nursi bu düşünceyi Medresetüzzehra ile müşahhas bir proje haline getirmişti.

d-Sa’yi insani-Tembelliğin önüne geçmek ve insanların çalışabilmesi için gerekli şartlarla birlikte, lazım olan anlayışı iradeyi yerleştirmek ve harekete geçirmek lazımdı

e-Terk-i sefahet –Boş ve gereksiz işlerle uğraşmanın önüne geçecek şekilde bir anlayışı hakim kılmak ve bu anlayışı geliştirmek gerekiyordu. (6)

Sultan Abdülhamid döneminde bu çok önem verdiği projesi ile ilgili olarak bir sonuç alamayan Said Nursi, Sultan Reşat devrinde müracaatını yeniledi. 1911 yılının Haziran ayında doğu illerini temsilen Sultan Reşat ile birlikte Balkan gezisine katılan Said Nursi, Sultan Reşat ile tanışma ve görüşme fırsatı buldu. Bu gezi sırasında Kosova Üniversitesi’nin temeli atıldı. Said Nursi, ‘’Şark böyle bir darü’l-fünuna daha ziyade muhtaçtır. Çünkü orası İslam âleminin merkezi hükmündedir.’’ diyerek Medresetüzzehra projesinin önemine işaret etti. Daha sonra Kosova kaybedilince, Sultan Reşat’ın emri ile buraya ayrılan on dokuz bin altın Şark Üniversitesine tahsis edildi. Said Nursi, bunun üzerine Van’a giderek, çok sayıda görevli ve vatandaşın katıldığı bir tören ile Edremit’te, Van Gölünün kıyısında Medresetüzzehra’nın temelini attı. Ancak kısa bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı çıkınca ve Osmanlı Devleti de bu savaşa katılınca, üniversite projesi gerçekleşemedi.

Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Mücadelesi döneminde Medresetüzzehra idealini gerçekleştirecek şartlar mevcut değildi.  Said Nursi, Şark’ta bir Milis Alayı kurarak birçok cephede, özellikle Pasinler’de çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Van taraflarında çok sayıda masum insanın kurtarılmasına hizmet etti.  Bitlis savunmasında ayağı kırılıp Ruslara esir düşünceye kadar bu mücadelesine devam etti.

Tamamen Kürt Aşiretlerinden oluşan, önceleri Hamidiye Alayları olarak isimlendirilen, ancak Sultan 2. Abdulhamid’in tahttan uzaklaştırılmasından sonra Aşiret Alayları adı verilen askeri birlikler de, bu savaşta Doğu Cephesinde Rus ve Ermenilere karşı vatan savunmasında çok büyük hizmetlerde bulundu.  Bu Aşiret Alayları aynı şekilde Kurtuluş Savaşında da,  Kuva-yı Milliye ile birlikte vatanın işgalden kurtarılması için çok yararlı hizmetlerde bulundu. Cumhuriyet’in ilanından sonra,  kurumların yeniden yapılandırılması projesi çerçevesinde bu Aşiret Alayları lağvedilmiştir. 

Kaynaklar

1- Asar-ı Bediiye, Elmas Neşriyat, İstanbul, 2004, sayfa: 431–432

2- Abdurrahman Nursi, Bediüzzaman’ın Hayatı, Nubıhar Yayınları, 4. Baskı, 1997, İstanbul, sayfa: 70–71

3-Abdulkadir Menek, Bediüzzaman Said Nursi İstanbul Hayatı, Yeni Asya Neşriyat, 2. Baskı, İstanbul 2008, sayfa: 40–45

4-Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesi, Risale-i Nur Modelleri: Arama Konferansı, 24–25 Eylül 2005, Sonuç Bildirisi

5-Divan-ı Harbi Örfi, sayfa:36

6- Divan-ı Harbi Örfi, sayfa 75

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 63-74, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası