MEDRESETÜZZEHRA PROJESİNDEN MEDENİYET PROJEKSİYONUNA

Eklenme Tarihi: 05 Mart 2017 | Güncelleme Tarihi: 05 Mart 2017

Risalelerin dilinin sadeleştirilmesi nasıl Bediüzzaman’ı tanınamaz hale getirecekse, Bediüzzaman’ın kendi ifadesiyle Risaleleri sadeleştiren adamın metni olacaksa, kişinin metni olacaksa, kurulacak, bizim kuracağımız bir medresetüzzehra türü, bir üniversite projesi, bizim üniversitemiz olacaktır. Bediüzzaman’la bir ilgisi olmayacaktır. Bunu özellikle hatırlatmak istiyorum. Çünkü burada içinden geçtiğimiz süreçte bunun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunun farkında değiliz.

Bizim vazifemiz oturup işte Bediüzzaman Hazretleri bize bir medresetüzzehra diye bir projeden bahsetti. Tırnak içinde, bir üniversite projesinden bahsetti. O zaman biz de bunu kuralım. Hayır. Biz kendimize benzeteceğiz, onu söyleyeyim. Belli bir noktaya gelmediğimiz sürece, belli bir kavrama ulaşmadığımız sürece, bizim kuracağımız üniversite mevcut üniversal, üniversiter sisteme eklemlenmekten başka bir işe yaramayacaktır. Mahvolacaktır, harcanmış olacaktır. Bunu özellikle hatırlatmak istiyorum. Burada dikkatli gitmemiz gerekiyor. Bence bizatihi üniversitenin kurulamaması Bediüzzaman’ın kendi hayatında bütün çabalarına rağmen üniversitenin kurulamaması, çok büyük bir hikmeti bence barındırıyor. Dolayısıyla şöyle bir şey var, bize Bediüzzaman Hazretleri aslında fiili bir üniversiteden bahsetmiyor, bir ilim tasavvurundan bahsediyor, bir hakikat tasavvurundan bahsediyor. Bunu anlamamız lazım. Kalkıp da işte biz üniversite kuracağız adına da Zehra ya da medresetüzzehra diyeceğiz. Burası Bediüzzaman’ın üniversitesi yani burada çok büyük bir cinayet işleyeceğimizi özellikle hatırlatmak istiyorum.

Birincisi şu, mesela geçen asrın en büyük düşünürü, müceddidi gibi bir tabir kullanmıyor. Geçen asır ne demek? Geçen asır, miladi şeyden bahsediyorsak, geçen asırdan bahsedebiliriz. Bana ne! Bu ilginç bir şey. Hüseyin Yılmaz Bey güzel şeyler söyledi: Üç kitap meselesini. Bence çok önemli bir şey, yine altını çizmek gerekiyor burada. Burada özellikle benim hatırlatmak istediğim şey üç kitap; insan, kâinat kitabı, ilahi kitap. Burada kilit kavram, kilit kitap kâinat kitabı. Bediüzzaman Hazretlerinin kâinat kitabı üzerinde bu kadar duruyor olmasının nedenleri üzerinde biraz kafa patlatmamız gerekiyor. Burada Bediüzzaman Hazretleri bizim anladığımız tarzda, işte müsbet bilimlerin uğraştığı kâinattan, evrenden bahsetmiyor. Burada bahsedilen şey, doğrudan Hazret-i Peygamberdir. Kastedilen şey, kâinat kitabından kastedilen şey, doğrudan kâinat kitabının kendisi. Bu çok önemli bir şey. Burayı atlamayalım. Yani ilahi kitaptan, kitab-ı kâinata Cevamiü’l-Kerime, bütün kelimelerin kendisinde toplandığı bir elçiye geliyoruz. O elçi de bir Peygambere geliyoruz. O Peygamber de işte bizim gibi insanlara hakikati, hikmeti, hakikatin yolunu, yordamını öğretecek bir yolculuk yaptırmış oluyor bize. Yani orada kitab-ı kâinat meselesinde Bediüzzaman hazretlerinin yaptığı şey, doğrudan Hazreti Peygamberi izah etmektir.

Bunu ben kafamdan uydurmuyorum. Bunu bizatihi metni dikkatle okursak, risaleleri dikkatle okursak görebiliriz, çıkarabiliriz. Mesela Mesnevî-i Nuriye’de enfes bir şekilde bu açıkça söyleniyor. Kitab-ı kâinatla Hz. Peygamber arasındaki irtibatı birkaç katman  da, birkaç düzlemde gösteriyor. Burada ben aslında şunu söylemek istiyorum. Bediüzzaman hazretleri aslında benim gözlemleyebildiğim kadarıyla bize bir ümmileşme fikri, ümmileşme yolculuğu sunuyor. Bizatihi kendi yaptığı şeyle kendi yaşadığı hayatıyla ortaya koyduğu fikriyatla dolayısıyla Külliyatla ve hayatıyla bir ümmileşme yolculuğunun nasıl gerçekleşebileceğini bize gösteriyor. Bu çok önemli bir şey. Bunun altını özellikle çizmek istiyorum. Zaten bütün mesele burada.

Şimdi burada şöyle bir şey var. Medresetüzzehra projesi çerçevesinde çokça zikredilen bir şey var. Şimdi mesela “funun-u medeniyeyle ulum-u diniyenin imtizacından hakikat doğar” diyor. Biz bunu nasıl anlıyoruz? Müsbet bilimler diye anlıyoruz. Yani ulum-u fununiye ve medeniye, bizim anladığımız anlamda müsbet bilimler. Hayır. Bence Risalelerle haşir neşir olan insanların Risaleler üzerinden belli ciddi bir birikimin, dünyanın entelektüel gündemine, fikri gündemine, bir birikim koyamamalarının nedeni, metni düz olarak anlamış olmalarıdır. Metin düz olarak anlaşılmaya müsait değil. Bu metin çok metaforik bir metin, çok katmanlı bir metin. O yüzden bütün bir İslam düşünce geleneğini bir bütün olarak anlayamadığımız sürece bu metini de anlayamayız biz.

Şu anki algılama biçimlerimizle anlayabiliriz sadece. Mevcut algılama biçimlerimiz yüz-yüz elli senedir bütün dünyada hâkim olan algılama biçimleri, bizim hiçbir şeyi, neyse o olarak algılamamızı, mümkün kılamayacak kadar, her şeyi tarumar edebilecek bir algılama biçimidir. Ümmileşme meselesi burada çok önemli. Bir defa ümmileşme Bediüzzaman’ın kendi dilinde var. O dilin korunması gerekiyor. O dil, bizim dilimiz değil. O dil, hem kesbi ama bence hem de Vehbi boyutun devrede olduğu bir dil. Bediüzzaman dünyaya bakarken, insana bakarken de bu kesbi bilgiyle bakıyor. Biz vehbi bilgiyi de ayırmıyoruz. Daha doğrusu birbirinden tümüyle ayırıyoruz. Bizim hayatımızda vehbi bilginin bir karşılığı yok. Risaleleri okuyoruz Risalelerin kesbi bir dille, kesbi bir bilgiyle, zihinle anlamaya çalışıyoruz. Bu çok yanlış bir şey, bizi bir yere götürmez. Bediüzzaman’ın dili kesinlikle ümmileşen bir mütefekkirin bir âlimin, arifin dili. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

Şimdi burada özellikle söylemek istediğim şey şu başlangıçta. Bizim medeniyetten anladığımız şey, tam da biraz önce söylediğim meseleyle ilgili. Yani Müslümanlar medeniyetten bahsediyor. Medeniyetten bahsederken nasıl bir şeyden bahsediyor? Nasıl bir medeniyetten bahsediyor? İşte “bu batı medeniyeti” diyor. Batı medeniyeti ifadesini kullanıyorsa, batı içinde medeniyet sözcüğünü kullanıyorsa, İslam için de medeniyet sözcüğünü kullanıyorsa, Müslüman kafası karmakarışıktır. Batı medeniyeti olamaz. Sivilizasyon olabilir. Uygarlık diyelim uydurukçasıyla. Medeniyet doğrudan dinle ilgili bir şeydir. Medine’yle ilgili bir şeydir. Yani dinin Medine’de hayat bulmasıdır. Peygamberler medinelere medeniyet tohumları ekerler. Ayet-i Kerime var. Bütün peygamber Medinelere gönderilmiştir. O yüzden bu şehirde değil açıkçası. Yani medeniyetten anladığımız şey, işte Müslümanlar şehirleşecek, bilmem ne kentleşecekler, kentle İslam’ı falan falan böyle saçma sapan kitaplar ortalıkta dolaşıyor. Biz de onlara itibar ediyoruz. Bilmiyorum çok ciddi bir kafa karışıklığı var demek ki.

Ben ilk önce şunu söylemek istiyorum. Şu an insanlık bir semantik intiharın eşiğinden geçiyor. Semantik intihar, bir çağ körleşmesi yaşıyoruz. Tek bir zayt gayst tek bir zamanın ruhu algısı, eşyayı algılama biçimi, dünyayı algılama biçimi, var olma biçimi, duyma biçimi, yaşama biçimi tekleşmiş durumda. Tek bir zayt gayst, tek bir kültür, bütün insanların algılama biçimlerini duyma biçimlerini var olma biçimlerini şekillendiriyor. İnsanlık tarihinde tek bir zayt gaystın bütün insanlığın, medeniyetlerin, dinlerin müntesiblerinin algılama biçimlerinin belirlediği bir zaman dilimi yaşanmadı. Yani şu an biz çağdaşlaşmaktan bahsettiğimiz zaman aslında çağdaşlaşmaktan bahsediyoruz. Bir insana çağdaş diyorsak kesinlikle biz o insanın içinde yaşadığımız çağın ağlarına bağlarına düştüğünden bahsediyoruz demektir. Yani içinde yaşadığımız çağ, mesela şöyle bir şey var. Bütün insanlık tarihinde ortaya konulmuş, bütün insanlık tarihinin birikimlerine ulaşabilecek durumdayız. Ama hiçbirine, neyse o, olarak nüfuz edebilecek durumda değiliz. Mevcut algılama biçimleri çağın ürettiği algılama biçimleri, geliştirdiği bilim fikri, bilim yapma biçimi, düşünme biçimi, bizim bakış açılarımız, Çinlinin Çin kültürüne bakışı, Budist’in Budizm’e bakışını, Hindu’nun Hinduizme bakışını acayip bir şekilde şekillendiriyor.

Ortaya çıkan şey, mevcut algılama biçimlerini terk etmediğimiz sürece, mevcut ağların ötesine, bağların, bağlamların, kavramların ötesine geçemediğimiz sürece, kendi dilimizi bulamadığımız sürece, sadece mevcut algılama biçimlerini, mesela söz konusu İslam’sa İslam’a giydirmekten başka bir şey yapamayız.

Bediüzzaman’ın bence önemi burada Bediüzzaman’ın çağımızın en büyük düşünürü olması, İkbal ile birlikte. Bence İkbal’den daha büyük bir düşünürdür. Bediüzzaman’ın sırrı burada gizli. Bediüzzaman’ın geliştirdiği iki dilde gizli. Biz o iki dilin farkında değiliz. Bediüzzaman’ın o iki dili, hem beşeri dili, hem nebevi dili aynı anda harekete geçiren bir dil. Bizim dilimiz beşeri bir dil. Nebevi dille ilgisi yok. Nebevi dilin ne olduğunu bilmiyoruz biz. Hayatımızda karşılığı yok. O yüzden Bediüzzaman nebevi dili harekete geçirerek çağın ağlarından ve bağlarından kurtulmuş, ümmileşmiş biridir, kendisini arındırmış, çağın kirlerinden, pisliklerinden, zihni allak bullak eden, tarumar eden bakış açılarından kurtarmış biridir. O yüzden bugün bize bir şey söylüyor, o yüzden bugün bize bir şey söyleyebiliyor.

Üç Said dönemi diye kendisi ayırıyor. Üç Said dönemi mutlak olarak ayrılması gereken dönemler değil açıkçası. Kendisi de sürekli işte Eski Said diyor, Yeni Said diyor. Eski Said yine çıktı ortaya diyor falan. Burada hangi dönemine ait metnini alırsanız alın, Bediüzzaman’ın üç dönemini de bulursunuz. Yani Eski Said döneminde Üçüncü Said’in izlerini bulursunuz. Yeni Said döneminin izlerini bulursunuz. O yüzden bu ayrımları mutlaklaştırmamak gerekiyor. Bu ayrımlar Bediüzzaman’ın inkişafıyla ilgili bir şeydir. Bediüzzaman’ın kendi şahsi, bir âlim olarak, bir insan olarak, bir hakikat yolcusu, arayıcısı olarak kendi yaşadığı tecrübenin kat ettiği merhalelerin aşamalarıdır aslında. Ama tabi bu lineer değil.

Bir insan başlangıçta neyse sonuçta aşağı yukarı o özelliklerini devam ettirir. Yani biz bunu Bediüzzaman’ın İlk Said döneminde, bütün Üçüncü Said döneminin özelliklerini görüyoruz. Yani heyecanını, coşkusunu, istikametini, gözünü budaktan esirgememesini, cesaretini, itidalini, basiretini, ferasetini, bir sürü özelliğini görüyoruz. Buradan söylemek istediğim şey şu. Bu gün Müslümanlara, insanlara, söylenebileceğini düşündüğüm, söylediğim şey şu. Hakikat sünnet-i seniyyede gizli. Biz sadece Müslümanlar için değil, bütün insanların hakikatle ilişki kurabilmeleri için sünnet-i seniyye ile ilişki kurmaları şart. Şimdi bakın bizim Hz. Peygamberle kurduğumuz ilişki biçimi sünnet-i seniyyeye uygun bir ilişki biçimi değil. Sünnet-i seniyye nedir? Sünnet-i seniyye üç aşamalı bir şeydir. Bir akvaldir, söz, kavil, logos. Akval süreci, söz süreci, epistomolojik olana denk gelir. Bilgi teorisine denk gelir, ilmelyakin diyoruz ona. Yani Kur’an-ı Kerim’in dili. İkincisi ef’al süreci, fiiller, fenomolojik olandır, aynelyakindir. Ben birincisine; biliş süreci, Mekke süreci, ikincisine; oluş süreci, Medine süreci, üçüncüsüne de hakkalyakin, ahval, tahrir aynı şey, sünnet-i seniyyenin üçüncü boyutu ahval, hal haline gelmesi. Şimdi o da hakkalyakine, ontolojik olana denk gelen şeydir. Burada birincisinde akıl işliyor kabaca. İkincisinde biraz mahsusat, biraz kalb gözü işliyor, hisler. Üçüncüsünde hal sürecinde de maneviyat, ruh devrede.

Şimdi burada birincisi kişinin ve hakikatin vücut bulması sürecidir. Mekke süreci hakikatin vücut bulduğu bir süreçtir. Medine süreci hakikatin hayat olduğu bir süreçtir. Medine süreci hakikatin insanlığa hayat sunduğu bir süreçtir. Şimdi ontolojik olan Hz. Peygamberle sahabenin hayatlarıdır. Bediüzzaman bunu ne kadar enfes bir şekilde hatırlatıyor. Sahabe Risalesinde okuduğumda kafayı yedim, yani kendimi toparlayamadım bir dakika. Biz okuduğumuz metnin ne kadar bizi sarstığının farkında değiliz. Diyor ki Bediüzzaman Hazretleri sahabenin Peygamberle kurduğu ilişki dolaylı bir ilişki değil, doğrudan bir ilişki. Dolayısıyla doğurgan bir ilişki yani epistomolojik bilgilenmeye dayalı bir ilişki değil. Ontolojik birebir yüz yüze vahyin gelişini görüyorsa, vahyin gelişinde Hz. Peygamberin yaşadığı hali görüyor. Dolayısıyla Peygamberle bütünleşmiş bir ilişkiden bahsediyoruz. Ontolojik bir tecrübeden bahsediyoruz. Sahabenin Hz. Peygamberle ilişkisi ontolojik bu günkü Müslümanların, vahiy sonrası Müslümanların Hz. Peygamberle kurduğu ilişki epistomolojiktir, buradan bir şey çıkmaz.

Bizim yapmamız gereken şey Hz. Peygamberle ilişkimizi ontolojikleştirmektir. Hz. Peygamberle birebir, doğrudan ve doğurgan irtibata geçebilmektir. Bu iş yani medresetüzzehra meselesi bir ribat yolculuğudur aslında. Buradan çağdaş üniversitenin, eğitim sisteminin yaşadığı sorunlara da çok enfes çözümler çıkarabiliriz.

Bediüzzaman bize hem insanlığın, hem Müslümanların yaşadığı medeniyet krizinin, varoluşsal krizin doğrudan nasıl aşılabileceğine ilişkin çok esaslı bir şey söylüyor, hem aynı zamanda daha münferit yani vahidiyet, ehadiyet süreçlerinden bahsederken bir ağacın, yaprağın, çiçeğin varoluş sürecini bizim ona söylediklerimizi, bize söylediklerini bizimle nasıl konuştuğunu, bizim onunla nasıl konuştuğumuzu, bize ne söylediğini aslında söylerken, aynı yerden konuşuyor kâinatla ontolojik irtibat halinde. Bu çok enteresan bir şey. O yüzden biz gerek bütüncül, genel sorunlar karşısında, insanlığın karşı karşıya kaldığı sorunlar konusunda, gerekse spesifik sorunlar konusunda, mesela eğitim meselesi konusunda, Bediüzzaman’dan çok ciddi şeyler çıkarabilecek durumdayız. Bediüzzaman bize içinde yaşadığımız çağa, daha sonraki sürece, çok esaslı nebevi dili eksene alan, vahyi temel eksene alan, çok esaslı bir eğitim projesi sunuyor. Proje kelimesi çok pis bir kelime ama kullandım artık.

Bediüzzaman’ın ümmileşmesini sağlayan en önemli şey şu. İçinde yaşadığımız dünyada üç tür davranıştan, tavır alıştan bahsedebiliriz. Üç şekilde içinde yaşadığımız dünyayla ilişki kurabiliriz. Bir göre, iki karşı, üç rağmen tavrı. Bediüzzaman hem çağın çocuğudur, hem de çağ açan ve çağ aşan bir dönemin çocuğudur. Bu çok önemli bir şey. Sadece çağın çocuğu değildir aynı zamanda çağ açan ve çağı aşandır yani çağrısı o çağa ve başka çağlara ulaşan bir düşünürdür. O yüzden bu göre, karşı ve rağmen tavırlarını iyi kavramamız gerekiyor.

Hepimiz ya göre tavrındayız ya da karşı tavrındayız. Şu an rağmen tavrında değiliz. Rağmen tavrı üzerinden gidebilecek durumda değiliz. Göre tavrından kastettiğim şey şu. Mesela batıdan, Batı’ya göre cümle kurduğumuzda, bilim anlayışına göre, düşünce anlayışına göre, batılı algılama biçimlerine göre, cümle kurduğumuzda, Batı’yı özneleştirmiş, kendimizi nesneleştirmiş oluyoruz, bu çok net. Yani Batı’yı yeniden üretmiş oluyoruz. Batı konuşuyor biz de konuşulanı konuşmuş oluyoruz. Batı bizi konuşturmuş oluyor, konuşan biz olmuyoruz. Batı’ya karşı tavrı da tehlikeli. Mesela biz Batı’ya karşı çıkarken Batı’yı yine merkeze yerleştiriyoruz. Söylemimizin ve eylemimizin merkezine yerleştiriyoruz. Bediüzzaman’da bu iki hastalığın ikisi de yok. Bediüzzaman Batı’ya rağmen tavrı üzerinden gidiyor. Sünnet olan budur. Hz. Peygamber, verese-i Risalet bu. Yani Bediüzzaman tavrı tam toplumun içine girmiştir.

Hıristiyan keşişlerin yaptığı gibi Müslümanlar dağlara çekilmemiştir. İlk manastırlara bakın, ilk manastırlar toplumdan tecrid edilmiş uzak yerlerde kurulmuştur. Yani insanların kendi nefis terbiyeleriyle, tezkiyeleriyle ilgili bir şeydir. Tamam yüce bir şey ama topluma, insana, hayata doğrudan değmek gerekiyor. Hz. Peygamber doğduğu andan itibaren hayatın tam ortasındadır. Bediüzzaman hazretleri de bir şekilde cümle kurmaya başladığı andan itibaren hayatın tam ortasındadır. Dünyanın bütün sorunlarını, insanlığın yükünü omuzlarında hissetmiş biridir. Bu çok önemli bir şey. Bunu bütün metinlerinde görüyoruz. Mesela Bediüzzaman’dan bir cümle okuyalım, burada bitirmiş olaylım. Mektepten, medreseden, zaviyeden bahsediyor ama geliştirdiği şeyin adı medrese yani üçünün toplamına medrese diyor. Asıl doğru olan da budur.

Medeniyetin temelinde üç sütun vardır. Birincisi ilim, ikincisi irfan, üçüncüsü hikmet sütunudur. İlim sütununda âlim yetişir. İrfan sütununda arif yetişir. Hikmet sütununda hakîm yetişir. Bizim medeniyet tarihimizde; ilim sütununun tahkim edicisi Gazalidir. İrfan sütununun tahkim edicisi İbni Arabi’dir. Hikmet sütununun özellikle tarih felsefesi anlamında tahkim edicisi, kurucusu, yenileyicisi, bize yeni bir şey söyleyen İbni Haldun’dur. Bediüzzaman Hazretleri bu üç düşünürün yaptığı şeyi tek başına yapmıştır. Bugün bizim hem ilim sürecinde bir yolculuğa ihtiyacımız var, hem irfan sürecinde, hem de hikmet sürecinde. Bunu tek başına bir kişi gerçekleştiriyorsa çok inanılmaz bir şey yapıyor demektir. Yani bunu âlim, arif, hakîm şahsiyetlerinin özelliklerini bir kişide toplamamız gerekmiyor ama bir kişide toplayabilirsek o zaman toparlanırız, kendimize geliriz, dünyayı da toparlayabiliriz.

Bediüzzaman’ın bizi heyecanlandırıyor. Boş bir heyecandan bahsetmiyorum, benimkisi çocuksu bir heyecan da değil. Kabına sığamıyor. Özetle şöyle söylüyor Bediüzzaman: “Elhasıl İslamiyet hariçte temessül etse, bir menzili mektep, bir hücresi medrese, bir köşesi zaviye salonu zaviye.” Bakın bu bir medeniyet projesidir, üniversite projesi değil. İslamiyet burada öz İslamiyet. Hariçte temessül etse yani tezahür etse hayatımıza çeki düzen verse. Nasıl çeki düzen verecek? Bir menzilinde mektep var; ilim. Hz. Peygamberin üç özelliğinden iki ayette çok enfes bir şekilde bahsediliyor. “Şahiden ve mübeşşiren ve nezira” diye bahsediliyor değil mi? Şahid sürecidir. Mektep süreci şahid, şehadet sürecidir. Bir menzili mektep bir hücresi medrese, şahid, mübeşşir, bir köşesi zaviye dolayısıyla nezir, salonu dahi bir mecmuatü’l-küll yani ortak toplanma yeri. Bizim ilim tasavvurumuzun, hayat tasavvurumuzun, sanat tasavvurumuzun bize getireceği şey kesinlikle bizim ortak bir yerde bütüncül bir perspektif ile buluşmamız. Bizden istenen şey bu. Biri diğerinin noksanını tekmil, tamamlamak için. Bu çok önemli bir şey.

Bugün postmodernizmin geldiği noktada hâlâ halledemediği, çözemediği eğitim sorununu, dünyanın karşı karşıya kaldığı eğitim sorununu, bu cümlede çözebilirsiniz. Hiç abartmıyorum o kadar muhkem örülmüş ki inanılmaz bir şey. Biri diğerinin noksanını tekmil bir disiplin veya bir mümin veya neşe-i ula veya neşe-i uhra, dünyevi olan veya uhrevi olan. Yani birinden ötekine geçiyorsunuz, birinin eksiğini öteki tamamlıyor. Âlimin eksiğini arif, arifin eksiğini âlim, Hakîmin eksiğini âlim tamamlıyor veya birbirlerini inkişaf ettiriyorlar. Biri diğerinin noksanını tekmil için bir meclis-i şura devam ediyor, muhteşem bir şey, bir kasr-ı meşhid meşhidi nurani etrafında nur saçan muhkem bir saray. Sadece Müslümanlarla ilgili değil bu. Aynı zamanda Müslümanlara nazar eden, bakan insanlıkla da ilgili bir şey, varlıkla ilgili bir şeyden de bahsediyor aslında, burada bir tasavvurdan bahsediyor. Etrafına nur saçan muhkem bir saray timsalinde arzı didar edecektir. Hz. Peygamber bu. Aynı zamanda Hz. Peygamberden bahsetmiş oluyor. Ayna, bakın ayna yani medresetüzzehrayla ilgili söylediği şeylerin sadece bir üniversite projesi olmadığını bu son cümle açıklıyor. Ayna kendince güneşi temsil ettiği gibi, güneş İslam, ayna da onun yansıtıcısı hakikat, dolayısıyla onun yansıtıcısı. “Ayna kendince güneşi temsil ettiği gibi şu medresetüzzehra da o kasr-ı İlahiyi haricen temsil edecektir” diyor.

Bediüzzaman Hazretleri aslında Risalelerde medresetüzzehrayı hayata geçirmiştir. Kendi hayatında hayata geçirmiştir. Bizim ona dikkatle bakmamız lazım. Bizim mesela üniversite, medresetüzzehra üzerinden üniversite falan kurmaya kalkışmamız çok tehlikeli olur. Dediğim gibi sadeleştirmedeki cinayete benzer bir cinayetle sonuçlanabilir.

Bediüzzaman Hazretleri Eski Said döneminde bütün beşeri bilimleri tahsil etmiş, mektep menzilini tahkim, etmiş Yeni Said döneminde marifetin bütün katmanlarını idrak edebilmek için hücresine kapanmış. Üçüncü Said döneminde ise zaviye köşesine çekilmiş, bütün bunların hakikat havuzuna mecmuatü’l-külle akmasını sağlayacak koridorları, çeşmeleri birer birer döşemiş, bir meclis-i şura bina ederek, biri diğerinin noksandan tekmil edecek, birbirlerini tenvir edecek ve oradan hakikat nurunu etrafa, dünyaya, hayata yayacak bir hakikat sarayı, kasrı, meşid-i nurani inşa etmiş, böylelikle medresetüzzehranın yaşadığımız medeniyet buhranının ancak bu aşamanın eşzamanlı ve ardışık olarak hayata ve harekete geçirilmesi halinde açılmasını sağlayabilecek bir yol haritası, programı olduğunu sarih ve enfes bir şekilde gören gözler önüne sermiştir. Bu epistomolojik sürecin, ilmelyakin sürecinin yani Mekke sürecinin işletilmesi demektir. İkinci olarak medresetüzzehra bir Müslüman şahsiyetin inşasını sağlayabilecek bir insan inşası tasavvurudur, bu fenomolojik/aynelyakin oluş, medeniyet sürecinin işletilmesidir. Üçüncü olarak da medresetüzzehra Müslüman bir cemiyetin ümmetin var olmasını sağlayabilecek İslami bir vasatın inşası tasavvurudur. Bu da ancak ontolojik/hakkalyakin varoluş, medeniyet sürecinin işletilmesi, hayata geçirilmesi bu anlama geliyor.

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 261-270, Ankara.

popüler cevapdünya atlası