Medresetüzzehra Nedir?

Eklenme Tarihi: 19 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Herkese merhabalar.

Şu iki noktayı hatırlamak gerekiyor:

Bediüzzaman’ın şu sözünün manasının çokça gerçekleştiğine şahit olacağız. “Kabr-i kalpten hakaik çıplak çıktı. Na-mahrem olanlar nazar etmesin.”

Biliyoruz ki din değişmez ama bizim dini anlama biçimimiz değişir. Çünkü kendi zamanımızın çocuklarıyız hepimiz.  Aynı şekilde Risale-i Nur metinleri esas itibariyle erişimimize açık. Bizim risaleyi anlama biçimlerimiz farklı farklı olabilir. Dolayısı ile sempozyumun konusunu oluşturan ana meselede de burada farklı yorumlar ve düşünceler dinleyebilirsiniz. Bunlar düşüncenin gıdalarıdır. Düşünceyi tahrik edecek, harekete geçirecek, besleyecek fikriyatla aksiyonun birleştiği bir noktada belki de bu gün bölgesel, ulusal ya da uluslar arası ölçekte insanlığın karşı karşıya olduğu bazı problemlerin çözümü noktasında önemli ipuçları yakalamış olacağız. Son derece tarihi bir meseleden bahsediyoruz. Mederesetüzzehra yaklaşık yüz yılı aşan bir tarihe sahip bir düşünce, aynı zamanda da bir aksiyonun yansıması. Bunu ne ateşlemişti? 1898’de Bediüzzaman biyografilerinde İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladiston’un yaptığı bir konuşmaya tepki olarak Bediüzzaman’ın “Ben Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu bütün dünyaya ispat edeceğim”  sözünün arkasından gelen bir fikir olarak ortaya çıktığı söylenir. Belki burada araştırmacılara bir soru olarak ifade etmiş olayım. Bu kişi Gladiston mudur? Çünkü Gladiston dört defa İngiltere Başbakanlığı yapmış. Sömürgeler Bakanlığı yapması söz konusu değil. Gazeteye tepki verdiği dönemi düşündüğümüzde 1890’ların sonu. 1899 Gladiston’un ölümüdür. Son bir nokta da şu İngiliz parlamento tutanaklarında Gladiston’un böyle bir konuşması yok ama mana olarak bu tür konuşmaların o dönemde yapıldığını ve bugün bizim İslamofobya olarak adlandırdığımız yaklaşımların ve konuşmaların o dönemde de yaygın olduğunu hatırlamakta fayda var. Dolayısı ile Van böyle bir çıkış noktasıyla, Medresetüzzehranın çıktığı, nebean ettiği kaynaktır. Bu açıdan böyle bir sempozyuma ev sahipliği yapması anlamlıdır. Belki de Horhor medresesinden Medresetüzzehraya uzanan yolu konuşacak ve değerlendireceğiz.

Peki, Medresetüzzehra nedir? dersek, Nasıl bir tanımlama yapabiliriz? Biraz zor da olsa, ben anladığım tanımlamayı aktarmak ve paylaşmak istiyorum. Medresetüzzehra 17. Yüzyıldan itibaren dünyaya üstünlüğünü kabul ettiren ve süreç içerisinde bütün dünyayı sömürgeleştirerek kendi çıkarları için alet haline getiren batı modernliğinin zorunlu hale getirdiği iki büyük meydan okumaya karşı üretilmiş pozitif bir cevap ve çözümdür. Materyalist zemine oturtulmuş modern bilimlerle terakki, ilerleme fikri arasında kurulan zorunluluk ilişkisi, yani “Modernlik zorunlu olarak beraberinde ilerlemeyi de getirir. Eğer siz ilerlemek istiyorsanız modern olmak zorundasınız. Modernlik de öyle her yerde ortaya çıkan bir şey değildir. Hele şark Müslüman toplulukları modernliği kendisi üretemez. Birilerinin gelip onlar adına modernliğin ne olduğunu onlar için anlatması ve üretmesi gerekir, o da sömürgeci efendilerdir” şeklinde ifade edebileceğimiz bir yaklaşım.

Terakkiden anlayacağımız şey de elbette manevi terakki değil, dünyevi terakkidir. Dünyevi terakkinin ne anlama geldiğini de bu gün rahatlıkla sorgulayabilecek durumdayız. Dolayısı ile böyle bir zorunluluk ilişkisi ve yeni bir toplumsal tahayyülün temeline din yerine milliyetin yerleştirilmesi sonucunda ortaya çıkan milliyet akımının beraberinde getirdiği meseleler. Osmanlı devleti milliyetçilik akımına karşı imparatorluk kumaşından bir ulus-devlet elbisesi üretmeye çalışıyor. Tanzimat ve Abdulhamid dönemindeki modernleşme uygulamaları ve düşüncesi esas itibariyle budur. Cumhuriyete intikal eden miras üzerinde duracağız. Bu miras esas itibariyle ulus-devletin bütün temellerinin atıldığı, düşünce ve fikriyatının oluşturulduğu bir mirastır. Öyleyse, modernliğin ürettiği ilerleme fikri ve milliyetçiliğin beraberinde getirdiği yeni toplumsal yaşama biçiminin Müslümanlar açısından ortaya çıkardığı problemler karşısında nasıl bir yaklaşımı temsil ediyor medresetüzzehra? Bir defa tepkici değil. “O böyle yaptı, ben de ona karşı böyle yaparım” yaklaşımıyla ortaya konmuş bir şey değil. Müsbet harekete dayalı, teslimiyetçilikten uzak, bilgi, ahlak ve davranış ilişkisini Batı modernizminin yıkıcı etkilerini ortadan kaldıracak ve bize ait modernliğin inşasına imkân verecek tarzda yeniden üreten bir bakış açısı, hareket tarzı ve çözüm sistematiğidir. Dolayısı ile medresetüzzehrayı düşündüğümüzde elbette aklımıza ilk anda bir eğitim modeli gelecektir.

Bununla birlikte,  medresetüzzehra aynı zamanda bir medeniyet ufkudur. Bize ait bir modernliğin nasıl inşa edileceğine dair bir tefekkür ve aksiyon penceresidir. Medresetüzzehrayı bu açıdan değerlendirdiğimizde karşımıza çok daha zengin bir yelpaze ortaya çıkacaktır. Medresetüzzehranın tarihi serencamına baktığımızda aslında ilginç şeylerle karşılaşıyoruz. Öncelikle şunu ayırt etmek gerekiyor. Medresetüzzehra hem bir düşünce, hem de bir proje olarak, hem bölgesel, hem Osmanlı ölçeğinde bütün Müslüman dünyaya hitab eden boyutlar taşır. Bu itibariyle hedeflediği üç şey var. Evet, ittihat ve terakkiyi çokça duyarız. Ama bütün toplumların talep ettiği şey budur. Dirlik ve düzen içerisinde bir arada yaşama, bunun beraberinde ilerlemeyi getirdiği var sayılır. Dolayısı ile ittihat ve terakkiye hepimizin ihtiyacı var. Toplum olarak bir arada yaşamanın amacı da bu ikisinin beraberinde getireceği sonuçtur. O da nedir? Barıştır. Dolayısı ile biz medresetüzzehrayı genel dünya barışı, itihad ve terakki eksenlerinde onları hedefleyen bölgesel, Osmanlı ve İslam ölçeğinde boyutları olan, hem bir düşünce, hem de aksiyon olarak değerlendirebiliyoruz. Bölgesel açıdan baktığımızda son derece önemli bir noktaya Bediüzzaman’ın çok yoğun bir şekilde vurgu yaptığını görüyoruz. O vurgu nedir? Maarif adı verilen Tanzimat’la ortaya çıkan ve batıda gelişen yeni bilimlerin, fünun-ı cedidenin medrese yoluyla Kürdistan’a girmesini sağlamak.

Yeni bilimlerin önemine yapılan bir vurgu var. Bu vurguyu belki de netleştirmek gerekir. Eski Said’e dönük eleştirisinde Yeni Said, Eski Said’in batı bilimini veri olarak aldığını ve doğruluğu kesin, sorgulanamaz, mutlak gerçeklikler olarak algıladığını; oysa batı biliminin ortaya çıkardığı hakikatlerin ya da doğruların tırnak içinde İslam’ın ortaya koyduğu doğrularla mukayese edilemeyecek sığlığa sahip olduğunu belirtir ve bu kesinlik yaklaşımını eleştirir. Bu önemli bir noktadır. Ama bunun böyle olduğunu kabul ettiğimizde bile Kürt coğrafyasındaki eğitimsizliğin, yoksulluğun ve bunun beraberinde getirdiği aşiret yapısına dayalı tarafgirliğin yol açtığı pozisyonel tavır almaları, çatışmaların çözümü açısından değerlendirdiğimizde yeni bilimlerle medrese yoluyla tanışmanın büyük önem taşıdığını biliyoruz. Tanzimatın da Abdülhamid dönemi modernleşme anlayışının da Osmanlıya taşıdığı mekteplerdir. Mektepler yoluyla eğitimde modernleşme toplum çoğunluğunun benimseyebildiği bir modernleşme biçimi değildir. Bu arada mekteplerin dinden arındırma anlamında seküler nitelik taşıyan bir müfredata sahip olmadığını hemen not edelim. Medreselerin, içinde bulundukları tüm olumsuzluklara rağmen, Kürtlerin yaşadığı bölge ya da coğrafya açısından düşündüğümüzde en önemli bilgilenme kaynağı olduğunu, medrese hocalarının da en önemli kanaat önderleri olduğunu hatırladığımızda neden bunun bu şekilde vurgulandığını bir açıdan anlayabiliriz. İkinci açısı da sanırım medresetüzzehranın manevi olarak gerçekleşmesi diye nitelediği ve Risale-i Nurla somutlaşmış anlayışın ancak medrese içinde gelişebileceğidir. Çünkü Bediüzzaman Emirdağ Lahikasında Risale-i Nuru şöyle tanımlar: Risale-i Nur medreseden çıkmış, ilim içinde hakikate bir yol açmıştır. Tasavvufu da elfazına lübb yapan bir tefekkürdür. Bu neyi ifade ediyor? Risale-i Nur medreselidir. Medreseli olmak ne anlama gelir?   Üzerinde durulması gereken bir noktadır.

Öncelikle Risale-i Nur ilim geleneği içinde ortaya çıkmıştır.  İslam düşünce geleneğinin üç büyük mecrası var: felsefe, ulemanın temsil ettiği İslam fıkıh geleneği ve tarikatler ve tekkeler şeklinde somutlaşmış bir akım olarak, hakikatin estetik boyutu diyebileceğimiz boyutunu yakalayan, sözelleştirilemeyen ama duygularımız yoluyla yaşadığımız bir olgu olan tasavvuf. Risale metinleri, tasavvufun beraberinde getirdiği hakikatin estetik tarafını yakalayan ama ilim içinde ortaya çıkmış, tasavvufu lafızlarına yedirerek metinsel, sözel olarak aktarabilen metinlerdir. Bu açıdan medresetüzzehranın temsil ettiği, idealize ettiği hedefi Risale-i Nur metinlerinin gerçekleştirdiğini ve somut olarak ortaya koyduğunu söylememiz mümkündür; yani üç büyük geleneği birleştirerek mektebi de yeni bilimleri de bunun içine katarak onları bir üniversitenin ayrı ayrı, ya da bir evin ayrı ayrı odaları olarak kabul edip mecma-ı küll olarak adlandırdığı salonda bir araya getiren, bu geleneklerin hepsini birleştiren ve bunu da Risale-i Nurla ortaya koyan bir yaklaşımın karşısındayız. Dolayısı ile medresetüzzehranın fikri arka planının modern bilim karşısında nasıl bir pozisyon aldığını ve diğer büyük meydan okuma olan milliyetçiliği İslami anlayış açısından nasıl nötralize ettiğini Risale-i Nur metinlerinde rahatlıkla izlemek mümkündür.

 Milliyetçiliğin doğurduğu sonuçların ortadan kaldırılması büyük önem taşır. Bediüzzaman’ın bu açıdan da önemli bir farkına işaret etmekte yarar var. Bediüzzaman Genç Osmanlılardan etkilenen, bunu da, mesela Namık Kemal’in Rüya’sına atıfla ortaya koyan, ittihad-ı İslam konusunda kendi selefi olduğunu söyleyen ve öven yaklaşımlarında görürüz.  Ama Bediüzzaman toplumun bütünlüğünün sağlanması konusunda Namık Kemal’in asimilasyoncu çizgisini şiddetle reddeder. Namık Kemal “Laz’ın da, Arnavut’un da, Kürd’ün de elinden biz alfabesini alabilseydik, bugün bunlarla uğraşmayacaktık” der. Dolayısı ile farklı dillerin eğitim dili haline haline getirilmesini şiddetle reddeder. Bu 19. yy. liberal milliyetçiliğinin ana temalarından birisidir. Buna göre, yaşayabilen üstün medeniyetler meydana getirmiş kültürlerin yaşama hakkı vardır.  Osmanlı kültürü de esas itibariyle bu açıdan Laz’ın, Arnavudun, Kürdün kültürü olamaz. Bunun ortadan kaldırılması Osmanlının hayatiyeti açısından elzemdir diye düşünür Namık Kemal. Oysa Bediüzzaman’ın medresetüzzehrasının çıkış noktalarından birisi tam da bunun tersidir. Mekteplerin, siz bunu sıbyan mektepleri yerine kurulan iptidaileri de, rüşdiyeleri de, idadileri de, onun üstünde üniversite düzeyini de düşünerek değerlendirin. Burada iptidailer çok önemli. İptidailer açısından değerlendirdiğimizde Türkçe’nin zorunlu eğitim dili haline getirilmesinin beraberinde getirdiği sonuçlar açısından değerlendirin. Türkçe bilmeyenlerin, Arnavud’un ya da Kürd’ün ya da Arab’ın eğitim imkânlarından yoksun kalması, onların cehalete mahkûm edilmesi anlamına gelir. Dolayısı ile Kürtlerin cehaletten kurtarılabilmesi açısından Kürtçenin de serbestiyet alanı içerisinde tanımlanarak eğitim alanı içine sokulması ve medresetüzzehra açısından bunun değerlendirilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir noktadır diye düşünüyorum.

Milliyetçiliği nasıl nötralize ediyor Bediüzzaman? Osmanlı kumaşından bir ulus devlet elbisesi üretildi ve bu cumhuriyet olarak ortaya çıktı. Eğer Bediüzzaman’ın yaklaşımları o zaman göz ardı edilmeseydi, muhtemelen Osmanlının baş edemediği, Osmanlıcılığın da ortadan kaldıramadığı milliyetçiliğin etkilerinin Türkiye Cumhuriyetinin kurucu kadroları tarafından homojen bir ulus-devlet tasavvuruna temel yapılması ve sonuçta bugün karşı karşıya geldiğimiz krizin ortaya çıkmasının engellenmesi mümkün olacaktı. Yine de medresetüzzehra projesi açısından Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu ve vurguladığı bir nokta daha önemli. O noktada şu, aslında bu da son derece ilginç. Örnekleyerek bu konuya geçeyim. Fransa laikliğin ana vatanıdır. Laikliğin Fransa’nın bütününde uygulandığını düşünüyorsak yanılırız. Çünkü Fransa’nın Almanca konuşan bir Alsas Loren bölgesi var. Bu bölge Fransa’ya katılırken, katılım plebisitinde burada laiklik ilkelerinin uygulanmamasını şart olarak koşmuştur ve bugün de bu bölgede laiklik devlet-toplum ilişkilerini yöneten temel bir prensip değildir.

Şimdi Bediüzzaman’da eğer milliyetçiliğin ortaya çıkardığı sonuçların, “Müminler ancak kardeştir” ilkesini ortadan kaldırmasını istemiyorsak, bu toplumu meydana getiren farklı etnik gruplardan insanların birbirini kardeş bilerek yaşamasını istiyorsak, o zaman kader-i ilahinin bir işaretiyle ortaya koyduğu gibi, batıda felsefe geleneğinin, şark toplumlarında peygamberliğin hâkim kurum olmasının da gösterdiği gibi, şark toplumlarını ayağa kaldıracak olan, onların ilerlemesine esas oluşturacak olan zemberek dindir. Dini temel yapmak zorundasınız. Diğer bölgelerde ladiniliği esas ittihaz etseniz bile bu bölgede fünun-ı cedideyi değil ulum-ı diniyeyi esas ittihaz kabul etmek ve bunun üzerinden hareket ederek de İslam kardeşliğini toplumsal örgütlenme ve ilişkilere esas olarak görmek zorundasınız. Medresetüzzehranın böyle bir zemini ve arka planı vardır. Bunu hatırlamakta yarar olduğu kanaatindeyim.

Bir diğer önemli noktaya da şu şekilde temas etmek isterim. 1986’da şehit edilen İsmail Raci el-Faruki’nin, Filistinli Müslüman bir âlimin öncülük yaptığı bilginin İslamileştirilmesi tezi yarım kalmış, tamamlanmamış, çok da başarılı olamamış ama son derece iyi niyetli ancak politik niteliği de olan bir projedir. Seküler bir ortamda, Allah’ın olmadığı ya da tasarrufunun bulunmadığı bir tarih ve toplum anlayışından hareket edilerek, bir tabiat anlayışından hareket edilerek üretilmiş bir bilim zorunlu olarak materyalist bir bilimdir. Bu bilim anlayışının, sizi ya agnostisizme ya da ateizme götürmesi beklenir. Dolayısı ile bilimin çıkış noktası Yaratıcının varlığını yok sayma, yokluğunu kabul etme üzerine kuruludur. Bu imkânsızın ispatı içerir, bu akıl yürütme battal bir akıl yürütmedir. Dolayısı ile böyle bir bilimin ürettiğinin tevhidi bir eksende Müslüman düşünce ve tefekkürüne dönüşebilmesi nasıl mümkün olacak? Bilginin İslamileştirilmesi nasıl mümkün olacak?   Risale-i Nur, anlayışımıza tevhid ışığını tutarak bunu gerçekleştirir. Kâinata kendisi için bakmaz. Yaratıcısını anlatan bir kitap olarak bakar. Dolayısı ile topluma da bu açıdan bakar. Tarihe de bu açıdan bakar. Bizim hayatımız da bir kitap. Fert olarak bir kitap, toplum olarak da öyle. Biz başımıza gelen her şeyle kaderin ilişkisini kurarız. Ve biliriz ki “her şey ya bizzat ya neticesi itibariyle güzeldir.” Öyle ise biz bu açıdan baktığımızda yaşadığımız her şeyin kâinatla, diğer insanlarla kurduğumuz ilişkilerin Esma-i Hüsna temelinde nasıl nurlanabileceğini, nasıl İslami tefekkürün konusu haline gelebileceğini, nasıl Allah’a götüren birer ayet, birer remiz haline gelebileceğini niyet, nazar, mana-yı ismi, mana-yı harfi ölçülerinden kolayca çıkarabiliyoruz.

Bu nokta niye önemli? Bu nokta şunun için önemli. Abdulhamid Osmanlı modernleşmesinin en önemli figürüdür.   Abdulhamid dönemine baktığınızda Abdulhamid’in İslam’ı  politik bir araç olarak benimsediğini, Halifeliğin de ittihad-ı İslam politikasına esas teşkil eden unsur olduğunu görüyoruz.  Bunu bütün İslam dünyasına yaymak ve paylaşabilmek için kullandığı ağ tarikattır, medrese değildir. Abdulhamid’in ulema ile başı hiç de iyi değildir.  Abdulhamid medreseleri bütünüyle çürümeye, yok olmaya terk etmiştir. Bunun çok önemli iki sonucu var. Bir; Bediüzzaman’ın projesinin ya da medresetüzzehrasının göz ardı edilmesinin rastgele olduğu kanaatinde değilim. Ne Osmanlı döneminde, ne de Cumhuriyet döneminde son derece bilinçli bir göz ardı edilme ya da yok sayma eylemi ile karşı karşıyayız. Abdulhamid çok sayıda mektep açmıştır. İptidaiyelerden üniversitelere kadar.  Darulfünun esas itibariyle onun döneminde kurulmuştur. Burada hem batılı ilimlerin, fünun-ı cedidenin okutulduğunu görebilirsiniz. Bu mekteplerde aynı zamanda İslami ilimlerin de var olduğunu görüyoruz. Yok değil. Ama problem ne? Problem, değerli tarihçi Şükrü Hanioğlu’nun Abdullah Cevdet monografisinde ortaya koyduğu problemdir. Harp okulu öğrencileri Hollandalı bir şarkiyatçı olan Reinhard Dozy’nin vahiy ve peygamberlik, nübüvvet kurumuna ilişkin hezeyanlarının yer aldığı İslam Tarihi isimli kitabının çevirisini okuduklarında, kaldıkları otel odasında intihar ederler. Çünki inançları sarsılmıştır. Abdullah Cevdet çok dindar bir insandır ama yolun yarısında inancını kaybetmiştir. Tevfik Fikret çok dindar bir insandır, onun Ezanı konu alan çok güzel bir şiiri vardır ama 35 yaşından sonra o da makas değiştirmiştir. Niye? Niyesi, Abdulhamid’in mekteplerinde okuyanların en fazla okuduğu kitabın, altı çizile çizile okuduğu kitabın Fuerbach’ın Madde ve Kuvvet isimli kitabı olmasıdır.  Bu insanların biyolojik materyalizme mahkûm olması, yeni bilimlerin biyolojik materyalizm üzerine kurulu bir hayat anlayışını telkin etmesi ve benimsetmesi, mekteplere konan Kur’an, ilm-i hal ya da dini bilgileri anlamsızlaştırmıştır.

Peki, Bediüzzaman ne yapmıştır? İşte Risale metinlerinin ortaya koyduğu şey, batı biliminin ürettiği materyalizmin aslında ne kadar anlamsız, temelsiz ve bilimin materyalizme alet edilmesinden ibaret bir süreç olduğunu ortaya koyması ile ilişkilidir. Eğer Abdülhamid Bediüzzaman’ın medresetüzzehra projesine itibar edebilseydi, mekteplerin doğurduğu bu olumsuz sonuçların manevi sorumluluğundan belki bir derece kurtulabilirdi. Kurtulabildi mi, bilemiyorum. Dolayısı ile “mezc ve derç” çok önemli bir noktaya işaret ediyor.    Medresetüzzehranın yöneldiği başka amaçları da kısaca geçiyorum. Maddi terakkiyi daha sonra Risale-i Nurla tashih ettiğini ve esas itibariyle manevi terakki şeklinde tanımladığını hatırlayalım. İnsanların çoğunluğuna -bugün de öyle- yoksulluk getiren, şiddet getiren, onları bu dünyaya mahkûm eden, tek dünyalı hale getiren, hayatı yaşanmaz kılan, zorluklar karşısındaki sebatlarını ve sabırlarını ortadan kaldıran bir inancın bize terakki olarak sunulması, terakki değildir. İnsanın sonsuzluk arzusuna hitab etmeyen hiçbir düşünce biçimi insanı insanlaştırmaz. En büyük insanlığa doğru giden yolda bir mesafe teşkil etmez. Batı medeniyetinin bu açıdan çok büyük günahı vardır ve Bediüzzaman bunu net bir şekilde ortaya koymuştur. 

Sonuç itibariyle, “Medresetüzzehra projesinin bugüne dönük tazammunları nelerdir?” diye sorduğumuzda, şu noktaları görebiliriz:

Birincisi, medresetüzzehra yeni bir bilgi anlayışını, İslami bilgi anlayışını temsil eder. Medrese-mektep-tekke ya da kelam-fıkıh-tasavvuf-bilim geleneklerinin tevhidini ihtiva eder. Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “Şu medrese ukûl/akıllar yanında en âlâ bir mektep, kulûb/kalpler yanında en ekmel medrese, vicdanlar nazarında en mukaddes zaviyeyi temsil edecektir.” Hemen not edeyim, Bediüzzaman’ın kurulu medreselere dönük çok önemli eleştirileri var. Bunları zaman olmadığı için belirtmeyeceğim. Ama medreseleri veri olarak alması üzerinde soru olarak da ifade ettim. Düşünmek gerekir. Bu çok önemli bir şey. Kapıyı açmak istiyorsanız doğru anahtarı seçin. Kapıyı açtıktan sonra içeriden dışarıya atacağınız, ortalığı temizlemeniz gereken bir sürü muzahrafatla karşılaşabilirsiniz. Muhakemat, bunu ifade ve temsil eder.

İkincisi, Kürt milliyetçiliğinin İslam kardeşliği temelinde nötralize edilmesi. Bu bölge açısından böyle, ama Arap milliyetçiliği de var. Medresetüzzehranın ortadan kaldırmak istediği bölünmeler sadece milli bölünmeler de değil.  Şii-Sunni bölünmesinin de aşılması ve bu açıdan da tevhid eksenine Ehl-i Beyt muhabbeti temelinde ulaşılması, yine medresetüzzehranın tazammunları içerisindedir diye düşünüyorum. Çünkü medresetüzzehranın kuşattığı coğrafya içerisinde İran da var. Müslümanların bir kısmı Kum’dan, bir kısmı Ezher’den, bir kısmı da Medine’den beslenemez. Hepsi aynı kaynaktan beslenmek zorunda. Ortak bir çeşmeden içmek zorunda. O zaman karşılıklı ünsiyet, karşılıklı muarefe gerçekleşebilir. Medresetüzzehra böyle bir muarefenin, karşılıklı anlayışın beraberinde getireceği kardeşliğin beşiği olarak düşünülmüş ve formüle edilmiştir. Bu mirasla birlikte, bu vasiyetin de nasıl somutlaşacağı üzerinde, bu sempozyumun önemli bir başlangıç noktası olmasını diliyorum.

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 15-24, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası