MEDRESETÜZZEHRA MODELİ: İSLAM BİRLİĞİ PERSPEKTİFİ

Eklenme Tarihi: 25 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Bugün burada beşerin geleceğini yakından ilgilendiren bir hadiseye tanıklık etmekte olduğumuzu tesbit etmekle konuşmama başlamak istiyorum. Dini veya İslami değil de beşeri ifadesini kullanmamın sebebi medresetüzzehra ile varılmak istenen gayenin toplam insanlığı ilgilendiriyor olmasındandır. Burada bir eğitim mütehassısı gibi konuşmaya hakkım yoktur. Çünkü bir eğitimci değilim. Yahut bir felesefeyi hayata geçirecek bir sistem kurucusu da değilim.  O yüzden de Bediüzzaman’ın eğitim felsefesi ve bu felsefenin fertlerde gerçekleştirilmesini sağlayacak sistematik üzerinde durmayacağım. Çünkü bu konuda katkılarım sathi olacaktır. Bir gazeteci, biraz da tarihçi olarak İslam toplumunun temel ihtiyaçları ve medresetüzzehraya ihtiyaç duyulan şartlar üzerinden hareketle bu medresenin tahakkuk ettirilmesinde emek verecek insanlara bir fikir, bir iki ipucu vermek istiyorum.   Bu açıdan da önce Bediüzzaman’ın medresetüzzehra gibi bir projeye neden ihtiyaç duyduğu meselesine bakmak gerekiyor. Bu da ancak içinde yaşadığı coğrafyanın, içinde doğduğu toplumun, ait olduğu milletin, mensubu olduğu dinin o günkü hallerini tesbit etmekle mümkündür. Bediüzzaman’ın doğduğu dönem İslam medeniyetinin mağlup olduğu onu temsil eden devletin yıkılmaya yüz tuttuğu, içinde yaşadığı toplumun cehaletin pençesinde kıvrandığı, okuduğu okulların hayatla irtibatlarının koptuğu, asayiş ve toplumsal düzenin tarumar olduğu, cehaletin, fakr u zaruretin ve ihtilafın hayatın bir parçası haline geldiği bir dönemdir.

1400 yıl boyunca etrafını aydınlatmış Kur’an kandili etrafındaki fanusun hurafe ve hikayat pasları ile kirlenmiş olmasından dolayı artık küsufa yüz tutmaya başlamıştır. Mensuplarına asırlarca izzet ve itibar içinde yaşatmış İslam eğitim kurumlarının içine düştüğü fikri atalet yüzünden artık çare üretememektedir. İslam ümmetinin dünyada temsil etmekte olan devlet yani Osmanlı çökmektedir ve idarecileri bir türlü bu gidaşata dur diyememektedirler. Bediüzzaman çocukluk döneminden itibaren bu gidişatın farkına varmış ve bunu durdurmanın çarelerini aramıştır. Medresedeki hocaları ile çok erken yaşlarda başlayan didişmelerinin nedeni de budur. Tekrara düşmüş bir eğitim uygulamasının kendisine bir şey vermediğini sezmiş ve kendince farklı bir yol aramıştır. Bu haliyle o normalin dışındadır. Benim kanaatim Bediüzzaman’ın kafasında medresetüzzehra projesinin ilk belirdiği dönem onun hocasına itiraz ettiği andır. “Siz bana bu kitapların içinde ne olduğunu söyleyin ve onların anahtarını verin yeter.” Demiştir.  Bu arada medresetüzzehra kelimesi üzerine küçük bir zihinsel bir tur yapacağım. Bu bir fikirden ziyade zihni açmaya yöneliktir.    

Ben medrese ile zehra kelimesini birleştirmesinin zihinsel gerekçesini aradım Üstadda. Neden medresetüzzehra dedi buna? Bunu Ezher’in kız kardeşi olarak tanımladı. Ağabeyi filan değil, kız kardeşi. Bu zehra kelimesi üzerinde biraz durmak lazım. Toplam çiçeklerin yaydıkları birleşmiş bir kokudur. Yani binlerce çiçeğin birlikte yaydığı kokunun toplamıdır zehra. Esasında buradan baktığımız takdirde dahi Üstadın birlikten ve ittihaddan yana bir tavır koyduğu daha medresenin isminden itibaren böyle bir tavır içine girdiğini görüyoruz. Yani medresetüzzehrayı  Ezher Üniversiyesiyle ilintilendirmesi  onun da Eş’ari ve Şafi fıkhını veya usulünü esas almasından mıdır? Medresetüzzehrayı Ezher’in kızkardeşi sayması yoksa ismindeki zehra kelimesinden midir? Ben sanki ismindeki zehra kelimesine Üstadın özentisi olduğunu veya seçici bir tavır olduğunu düşünüyorum. Çünkü medresetüzzehra Ezher’den bir çağrışımdır. O da zühreden ismini almış. Zehra çiçek kokusu demektir. Zühre ise Venüs. Venüs mitolojide kadını belki de bu yüzden kız kardeştir. Kadını ve ona ait güzel sıfatları, duğanlığı ve doğurganlığı temsil eder. Eski çağlardan beri Zühre dendi mi kadın, gençlik, güzellik, trend, moda, güzel sanatlar daha doğrusu benim ifademle estetik olan şeyler akla gelir. Zühre ve zehra Bediüzzaman’ın dünyasında farklı bir kıymeti haiz. Risale-i Nur fidanlığı dediği Mesnevi-i Nuriye’nin de önemli bir bahsi zühreden gelmedir. İlginçtir Zühre yani Venüs ile güzel koku arasında ciddi bir ilinti vardır. Nitekim başta da ifade ettiğim gibi zehra çiçek kokusudur ama tüm çiçeklerin birlikte yaydığı koku. Üstad adeta bu medresede okuyacak herkesi bir çiçek kabul ediyor. İslam medeniyeti de o çiçeklerim yaydığı kokunun bir armonisinden ibaret olacaktır.  Medresetüzzehrayı bir çiçek bahçesi gibi düşündüğüne eminim. Her bir çiçek çevreye kendi kokusunu salarak tabiatın fıtri kokusunu var ettikleri gibi her bir öğrencide kendi yeteneklerini inkişaf ettirerek İslam medeniyetinin aromasını oluşturacaktır. Armoni aynı cins çiçeklerin değil farklı çeşitte çiçeklerin birlikte ettikleri bir iksirdir. Demek ki medresetüzzehradan beklediği şey tek bir insan var etmek değil her öğrencinin kendi istidatları nispetinde inkişaf ettiği ve kendinden bir şeyleri kattığı bir bütün dünya algısıdır. Medresetüzzehranın Fatımatüzzehra validemizle de bir ilinti olduğunu düşünüyorum. İslamın ana taşıyıcı aksı olan seyitler cemaatini anası büyük mektep fatımatüzzehre validemizle bir ilinti kuruyor olmalı.

Benim kanaatim medresetüzzehra stadın zihninde uzun süre bir tekâmül devresi geçirmiştir. Bu sürecin 3 veya 4 devrede incelenmesi gerektiğine inanıyorum.

Birincisi: Üstadın dünyayı Kürdistan’dan ibaret bildiği sosyal sabavet dönemidir. Bu dönemde Bediüzzaman’ın gözünde medresetüzzehra bölgenin taliini değiştirecek ve Kürt ulemasına yeniden itibar kazandıracak bir projedir. Bu devre hocasına itiraz ettiği anda Mardin’de Afgani’nin talebeleriyle karşılaştığı ana kadar devam etmiştir. O zamana kadar bütün dünyayı Kürdistan’dan ibaret biliyor. Bu da normaldir. Bu dönemde yegâne gayesi Kürdistan’daki medreselerin durumudur. Çünkü gidişattan endişelidir. Bu gidişatı iyi yönde değiştirmek gerekir. Ve bu da öncelikle medresedeki yapının değiştirilmesi ile mümkün olacaktır. İstanbul’a uzanan macerasının altında yatan gerekçe budur. Medresenin hayat ve hukuk yapısını tadil edilmesi gerekmektedir. Çünkü medreselerde alışılagelmiş hal onları sefalete düşmekten koruyamamıştır. Öyleyse diğer kavimleri öne geçiren şeyi buralara da getirmek gerekir. O da o zamandaki tesbitine bir delildir. O kadar kolay değil. Çünkü zihinlerde bilime karşı bir bariyer oluşmuştur. Çünkü birileri bunu gavur icadı demektedir ve dine münafi zannetmektedir. Ama Üstad o dönemdeki himmeti kendi kavmi olduğu için ne yapıp edip müsbet ilimi, ulum-ı cedideyi Kürdistan’a taşımak niyetindedir. Osmanlı halklarının her birinin kendi yolunu bulmaya çalıştığı o dönemde Kürt halkının yolunu açmak ve medeniyetten nasiplerini almalarını sağlamak ancak böyle mümkün olacaktır.

İkinci Devre: Bediüzzaman’ın zihninde medresetüzzehranın oturmasını sağlayan ikinci devre Mardin’de Cemalettin Efgani’nin iki talebesiyle karşılaşmasıyla başlar. Bunu şöyle aktarır: “İnkılaptan on sene önce Mardin civarında beni Hakka yönlendiren bir zata rast geldim. Siyasetteki ifrat ve tefrit mesleğini bana gösterdiler. Bu dönem Üstadın Kürdistan dışındaki dünyayı keşfetmesi dönemidir. Nitekim Mardin’den döner dönmez Van’a gelir ve Türkçe öğrenir. O ana kadar Kürt halkının ızdırabıyla muzdariptir. Ortada bir zulüm var ve bunu zulmü işleyen hükümettir. Hükümeti insafa getirilirse mesele biter. Öyle inandığı için İstanbul’a gider. Fakat Mardin’deki sohbetlerden bir şey daha anlamıştır ki, sultanın ve hükümetin de başı derttedir. Sıkıntı içinde olan sadece Kürtler değildir. Osmanlı halkları tümüyle sıkıntı ve tehlike içindedir. O zaman kadar tüm dünyası Kürdistan ve Kürtler medreseleri olan Bediüzzaman bir anda büyük bir Osmanlı hinterlandıyla yüz yüze gelir ve İslam kardeşliği çerçevesinde onların dertleriyle de dertlenir. Meselelere daha geniş pencereden bakmaya başlar. Hatta Anadolu halkı olmaları hasebiyle mağdur durumdaki Ermenileri dahi bu şefkat şemsiyesi altına almayı düşünür. Artık derdi sadece Kürtler ve Kürdistan değildir. Tün Osmanlıdır. Osmanlının bekası ve selametidir. Osmanlı can çekişmektedir. Farkındadır ki Osmanlı yıkıldığında felaket umumi olacaktır.

Üçüncü Devre: Meşrutiyetin ilanı ile başlar. Çünkü o döneme kadar halkın ve bölgenin mağduriyetinin en büyük müsebbibi olarak hükümeti ve padişahı görmektedir. Meşrutiyet ile birlikte bir şeyi daha fark eder. Toplum da bu tecdit hareketine hazır değildir. Daha doğrusu asıl direncin toplumun içindeki katmanlarda gizlenmiş olduğunu fark eder. İstibdadın her bir tarafa yayıldığını anlar. Demek ki idareciler gibi toplumun da aydınlatılması gerekir. Bunu anlar anlamaz bir yol tutar, onlara meşrutiyeti anlatmaya çalışır. Biliyorsunuz Münazarat onun neticesinde doğmuştur. Zira medeniyetten nasip almanın ilk adımı hürriyet, ikinci adımı da eğitimdir. Bediüzzaman’ı akranlarından farklı kılan asıl öz budur. Hürriyet-i şahsiye ve eğitime verdiği önem. Eğitim olmadan, bireyin aydınlanması gerçekleşmeden terakkiden söz edilemez. Toplum kendisi bir şeyler yapmadan gelişmenin fıtri olmayacağını anlar. Nitekim Daha sonraki dönemlerde meşrutiyeti bölge aşiretlerine anlatmaya çalıştığı dönemlerde meşrutiyetin bölgeye gelmesi için Kürt halkının yapması gerekenleri de sayar ve ortaya döker. Derki “İstanbul gevezelerinin günahlarıdır ama meşrutiyetin gelmemesinde sizin de günahınız vardır. Bu vahşilerle ayılarla dolu dağlar o nazenin varlığın gelmesine manidir.” Bunu uzun uzun anlatır.

Dördüncü Devre: Büyük bir inkisar ile Ankara’dan ayrıldığı dönemdir. Bediüzzaman beşeri manada derin ye’se düştüğü üç dönem vardır. Birincisi medresesini yaptırmak için geldiği İstanbul’dan hak ettiği muameleyi görmeyip dönmesi. İkincisi, Birinci Cihan Harbinin hemen ertesinde içine düştüğü musibet. Üçüncüsü ise milli mücadele neticesinde kurulan cumhuriyetin mana itibariyle düşündüğünden çok farklı olduğunu anladığında. Bu son me’yusiyet onu küstürmüştür asasında. Hatta Mustafa Kemal medrese için tahsisat da ayrır ama Bediüzzaman onu bile almadan buralarda Van’da itikafa çekilir. İşte medresetüzzehranın gerçek varlığına ulaşması Üstadın bu aşamalardan geçmesinden sonradır. Evet Münazarat 2011’de yayılmıştır ama Üstad onu 50’li yıllarda ciddi bir şekilde tashih etmiştir, tamir etmiştir. Dolayısıyla medresetüzzehranın ne olduğunu bilmek için bu evreleri bilmek gerekir. Bu medreseye gerek duyulan ihtiyaçları bilmek gerekir ve bir de Üstadın bu medrese üzerinden varmak istediği noktayı bilmek gerekir. Bu iki maksadı varmak istediği yer ile içinden çıktığı şartları göz önünde bulundurmadığımız takdirde medresetüzzehra birtakım insanların arzularının yansımasından ibaret kalabilir. Bu iki şeyi iyi tesbit etmemiz gerekiyor ve bu iki noktayı mutlaka çok dikkatli incelemek gerekiyor. Bediüzzaman nereye varmak istiyor bu medreseyle? Neyi var etmek istiyor? Onu görmek lazım ve bunun da İslam ittihadından başka bir şey olmadığına inanıyorum. Çünkü üstadın o hali gelecekte cennet-asa o devlettir ki ona Asya medeniyeti denir.  Ona ancak müfredatı Risale-i Nur olan medresetüzzehrada tahsil görenler onu hazırlayacaklardır. Ancak onlar bizi onlara götürebileceklerdir. 

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 677-682, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası