Medresetüzzehra Merkezinde Bediüzzaman’ın Eğitim Felsefesine Giriş

Eklenme Tarihi: 23 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Bediüzzaman’ın Öğrenim Hayatı 

Bediüzzaman’ın öğrenim süreci kendine özgüdür. Hayatı boyunca öğreticiliği ile öğrenciliği iç içedir. İlk hocalarından sayılabilecek olan ağabeyi Molla Abdullah ile ilişkisinin, önce öğrenci, sonrasında öğretici konumunda devam etmesi bunun hoş bir göstergesidir. 

Bediüzzaman, hayatı boyunca kendi talebelerini “ders” arkadaşı olarak görür. Öğreticiyi idealize eden yaklaşımı reddeder. Ona göre ilim karşısında talebe ile hoca birdir. Bazen olur, biri öne geçer, diğerini eğitir. 

Bediüzzaman, hocayı ilim hazinesinin anahtarı olarak görür. Bu nedenle, hocası vasıtasıyla, kitapların malumatından ziyade özünü almak ister. Klasik öğrenim sırasını takip etmez. Birçok medresede talebe ve hocalarla tartışmaları, çabuk sıkılması, kitapların çoğunu yarım bırakması, bu yöntemi uygulayacak yeterli zemini bulamaması olarak görülebilir. 

İfrat Derecesinde Hafıza ve Zeka: Bediüzzaman 

Onun ilk dikkat çeken ve kendisine “Bediüzzaman” denmesine sebep olan özelliği hafıza ile zekanın ifrat derecede birlikte bulunmasıdır. Bu durum kontrol edilemez davranışlarının da sebeplerinden sayılabilir. 

“Fotografik hafıza” denilen, gördüğü şeyi bütün olarak resimleyip saklayabilmek, Bediüzzaman’da çok belirgindir. Seksen yaşlarında iken ağaçtan bir yaprak düştüğünde, bu yaprağın çok benzerinin henüz iki yaşındayken evlerinin önündeki ağaçtan düşerken gördüğünü söyleyecek kadar fotografik hafızası güçlüdür. 

Bediüzzaman birçok kitabı bu şekilde ezberler. Hafızasında resmedilen kitapları belli aralıklarla tekrarlayarak ezberinin derinleşmesini ve muhkemleşmesini sağlar. 

Bu aşamadan sonra bilgilerin işlenmesine sıra gelir. Hıfzın tek başına bir ürün çıkaramayacağı açıktır. Bu noktada, bilgilerin karşılıklı iletişim ve etkileşimini kuracak olan çark zekadır. 

Bediüzzaman ve Matematik 

Bediüzzaman müthiş bir hafıza ile birlikte yüksek bir matematik zekaya sahiptir. Bu yüksek zeka ile bellek ve hayal gücünü geliştirmek, sözel becerilerle kendini ifade etmesini arttırmak ve tüm bunlara bağlı olarak özgüveni yüksek bir birey olarak yükselen bir zihin kapasitesine ulaşmak mümkün olabilmiştir. 

Bediüzzaman’ın hayatında matematik öğrenmek ve düşünmek önemli bir yer tutar. Büyük matematikçi ve cebrin kurucusu Harizmi’nin dünyayı etkileyen eseri “El-cebir ve’l-mukabele” denklemler ve özdeşlikler hakkındadır. Bediüzzaman da ilk olarak aynı konuda şerh niteliğinde bir risale yazar. 

Bediüzzaman logaritma, geometri, ihtimalat ve mantık gibi alanlarda bolca kafa yorar.  Eserlerinde bu bariz bir şekilde görülür. 

Dönemine göre zor birçok matematik problemleri üretip, pratik çözümler bulabilmesi ve ilgili risaleler yazması matematiğe büyük ilgisini göstermesi açısından dikkate değerdir. 

Horhor Medresesinde talebelerine verdiği derslerde de matematik ve mantık üzerinde çokça durur ve öğretimini bu zemin üzerine kurar. 

Matematik Münazaraları 

Bediüzzaman Tahir Paşa’nın meclisinde din ve fen bilimleri alanında birçok münazaraya katılır. Bunlardan en çok dikkat çekeni şüphesiz matematik münazaralarıdır. 

Bediüzzaman müthiş bir zekaya ve yüksek bir matematik bilgisine sahiptir.  Münazaralarda her defasında galip gelir. 

Matematikle ilgili şerh makamında bir risale de yazar. Maalesef, o risale Van’da bir yangında kaybolur. 

Birçok matematiksel işlemi kalem kullanmadan çözer. 

“Küre-i arzın tamamı buğday taneleri farz olunsa, kaç tane olur?” şeklindeki birçok işlemi gerektiren soruyu kısa zamanda zihninden çözer. 

“Âdem Aleyhisselâm’dan bugüne kadar saniyenin onda biri olan âşireden ne kadar zaman geçmiştir?” şeklindeki problemi iki buçuk saatte zihninden çözer. 

“Küre-i Arzın her noktasına yağmurun yağdığı farz edilirse, kaç damla eder?” şeklindeki soruya karşı “O şekil değil de, belki bütün Küre-i arza bir saniyede yağan yağmurun her dört parmak yere dört damla düşerse, bu surette on sene mütemadiyen durmadan yağarsa, kalemsiz zihnimden çıkarabilirim” diyerek üç saatte problemi çözer. 

Görmediği Şeyi Yazmaz 

Hz. Ali’nin (radiyallahu anh) “ben görmediğime inanmadım” diyerek açtığı yolu, Bediüzzaman “ben görmediğim hiç bir şeyi yazmadım” şeklinde sürdürür. Bunun gereği olarak, her iddiasını matematik ve mantık diliyle ispat eder ve gösterir. Meşhur, gazete haberine karşı “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir manevi güneş olduğunu ispat edeceğim ve göstereceğim” derken, matematikteki, bir şeyi ispat etme yöntemi ile gösterme yöntemlerini kullanacağını da ilan eder. 

Büyük fizikçi Richard Feymann’ın dediği gibi, “büyük insan olmanın farkı, şeyler arasındaki ilişkileri, örüntüleri görmekle ilgilidir.” 

Bediüzzaman görmek ve göstermek disipliniyle ve de ispat diliyle Kur’ân’dan aldığı ışığı bir araya getirerek büyük bir kelam ehli olarak parlar. 

Bu birikimi, ezberine aldığı doksan kitap ve mütalaa ettiği yüzlerce kitapla elde etmiştir. Bunlar Kur’ân’ı anlamaya basamak olur. Bu durumu şöyle özetler: ... bütün o mahfuzatım, Kur’ân’ın hakaikına çıkmak için bana basamak oldular. Sonra Kur’ân’ın hakaikina ulaştım; çıktım, baktım ki: her bir ayeti Kur’âniye kainatı ihata ediyor gördüm. 

Kur’ân Dili ve Arapça 

Bediüzzaman’ın öğreniminde en büyük bölüm Kur’ân dili ve Arapça üzerine olur. Kur’ânı kısa sürede hıfzeder. Medrese eğitiminde ilk derslerinden itibaren aralıklarla Arapça grameri üzerine çalışır. Kubbe-i Hasiye’de, Firuz Abadinin Kamus-u Okyanus’unun bir kısmını ezberler. 

Burada yine kendine özgü bir amaç gütmektedir. Bir kelimenin kaç anlamı olduğunu anlatan bu sözlüklere karşılık, bir anlama kaç kelime karşılık geleceğini düşünen Bediüzzaman bununla ilgili bir de sözlük hazırlama niyetindedir. Daha sonra, buna benzer bir çalışmanın Mısır’da yapıldığını öğrenince vazgeçer. 

Buradan, Bediüzzaman’ın dile yaklaşımını da çıkarmak mümkündür. Muhakemat adlı eserinde de bahsettiği gibi, lafız perestliği, üslup perestliği manayı kapatmaları sebebiyle reddeder ve suret perestliğin yansımaları olarak görür. Bu yaklaşım, telif ettiği eserlerinde de görülür. Bazen bir anlamı birçok benzer kelime ile tahkim etmek şeklindeki yöntemi, Türkçe yazdığı risalelerinde de kullanması aynı zamanda Kur’ânî kavramların yerleştirilmesi açısından dikkat çekici bir yöntem olarak görmek gerekir. 

Arapçayı öğrenimde olmazsa olmaz bir vacip olarak gören Bediüzzaman, Kur’ân harflerinin ve kelimelerinin her birinin ismî ve harfî manalarıyla incelediği büyük ilişki kurma yeteneğini Kur’ân’ın belagatini göstermede de harikulade bir şekilde kullandığı görülür. 

İ’cazı Kur’ân’ı Beyan 

Bediüzzaman ders-i nebevi olarak tanımlanabilecek bir rüyasında Efendimizin (aleyhissalatu vesselam) “İ’cazı Kur’ân’ı beyan et” emri gereğince Kur’ân’ı yedi vecihle insanı aczde bırakan özellikleriyle ispat eder ve gösterir. 

Bu ispat ve gösterme süreci kendi deyimiyle ‘İ’cazı Kur’ân’ı icaz ile beyan” usulüyle yapılır. 

Kur’ân diline hakimiyetini göstermesi açısından Talikat, İşaratü’l-İ’caz ve Mesnevi-i Nuriye eserlerine örnek olarak bakılabilir. Yüksek bir zekanın yüksek bir dil üretmesi burada kendini gösterecektir.

Dile bu aşinalık ve hafızanın mükemmel yansımasıyla Bediüzzaman, Efendimizin (aleyhissalatu vesselam) binlerce hadis-i şerifini ezberler. Darü’l-Hikmetü’l-İslamiye azalığına atanmasında hadis alanındaki bu yetkinliği belirleyici olur. 

Risale-i Nur külliyatının “güzeller güzeli” bölümlerinden Mucizât-ı Ahmediye risalesinde, birçok hadis, ravilerine varıncaya kadar yanında hiçbir kaynak olmadan ezberden yazılmıştır. Böylece zeka ile dil birleşip tefsiri, hafıza ile dil birleşerek hadis ilmini yükseltir. 

İslam’ın ana kaynaklarını özümsemede Arapça’nın değerini bizzat gösteren Bediüzzaman’ın öğretim anlayışında da bu dili en başa koyması tabiidir. 
Sonuç olarak, Bediüzzaman’ın öğrenim metodolojisinde Arapça ve matematik iki ana direk olur. Bunlar vasıtasıyla hıfz ve zekanın kuvvetiyle bütün ilimler Kur’ân’a çıkacak bir anlam irtifasına kavuşur.

Bediüzzaman’ın Öğreticiliği

Bediüzzaman, Mardin’de bulunduğu sırada fikirleriyle tanıştığı Afgani, rüyasıyla uyandığını söylediği Namık Kemal ve bir gelenek olarak Sünûsî anlayışı sayesinde Bitlis’e hürriyet, meşrutiyet ve ittihad-ı İslam kavramlarını özümsemiş olarak döner. 

Ömer Paşa konağındaki okumalarında ve ardından Van’a gelerek Tahir Paşa konağındaki dünya havadisleriyle ilgili, gazete ve mecmuaların incelenmesiyle hayatı yeni bir döneme girer. 

Tahir Paşanın Bediüzzaman’ın hayatında önemli bir kırılma noktası olduğu muhakkaktır. 

Tahir Paşa, entellektüel merakı ve birikimi çok yüksek biridir. Dünyadaki gelişmeleri yakından takip eder. Fen ve felsefe ile ilgili kitapları mütalaa eder. Dönemin birçok valisi gibi, bir çok dil bilmesi muhtemeldir. Zira birçok yabancı kitap ve mecmuadan Bediüzzaman’a sorular sorar. 
Tahir Paşa Bediüzzaman’ın dünyaya açılmasında büyük rol oynar. Avrupa’dan getirttiği birçok kitabın içeriğine aşina olmasını sağlar. Düzenlediği münazaralar Bediüzzaman’ın düşünce dünyasında yeni değerleri üretmesine vesile olur. 

Müslümanları Kur’ân’dan Soğutmak 

Tahir Paşa gazetedeki İngiliz Bakanın “Müslümanları Kur’ân’dan soğutmadan onlara hakim olamayız” şeklindeki haberi Bediüzzaman'a gösteren kişidir. Bu haber Bediüzzaman için bir anlamda her şeyi yeniden başlatan büyük bir patlama olur. 

Bu haber yeni bir öğretim metodunun başlangıcı olur. Bediüzzaman bundan sonra diğer okumalarını azaltıp yalnızca Kur’ânî okumalara yönelir. 

Horhor Medresesi 

Bediüzzaman’ın kurduğu ve eğitim programını hazırladığı Horhor Medresesi onun eğitim anlayışının da aynası olur. 

Daha önce (muhtemelen Hüsreviye Medresesinde), bölgenin zeki talebe ve parlak hocalarını bir araya getirerek özel bir eğitim metodu uygulamış, medrese eğitimi ile mektep derslerini birleştirmişti. Fakat bu eğitim denemesi altı ay kadar sürebilmiş ve devrin şartları nedeniyle devam edememiştir. Bu son derece sofistike eğitim denemesi, özel eğitim anlayışı olarak, günümüzde denenmesi mümkün bir çalışma olabilecektir. 

Horhor Medresesi de farklı bir eğitim denemesi olarak büyük Medresetüzzehra projesinin, kendi deyimiyle “numunesi” olur. 

Burada, üç farklı öğrenci grubu vardır: Birincisi zaten medrese mezunu olup yüksek eğitim almak üzere gelenler, ikincisi,  (birinci denemedekine benzer) zeki ve yüksek algı düzeyinde olanlar ve üçüncü seviye olarak da, aynı zamanda atış  talimi yaptırdığı ve beraberce savaşa katıldığı (daha halk düzeyindeki) fedakar talebeleridir. 

Horhor uygulaması, eğitimde tamamen seçkinciliğin reddedildiği, ancak seviyelere göre derecelendirmenin de ihmal edilmediği ve mezun öğrencilerin de ileri eğitimi vasıtasıyla sistemin öğretici noktasında devamının sağlanacağı çok boyutlu anlayışı ortaya çıkarır. 

Yani, sistem, mahrecini, kaynağını kendi bulacaktır. Müntehasını da (öğretim kadrosu) kendi yetiştirecektir. 

Bu hedefler nihayetini bulamadığından bugün o dönemden, kardeşi Abdülmecid gibi birkaçı dışında çok fazla ün yapmış talebe sayamıyoruz. 

Van Pilot Bölge 

Van, o dönemde Osmanlı Şark ıslahat planı için pilot bölge seçilmişti. Müslüman ve Ermenilerin neredeyse eşit nüfusa sahip olduğu bir şehirdi. 
Van’da Müslümanlara ait 10 tane rüşdiye, 125 tane de iptidai bulunmaktaydı. Rüşdiyelerde yeni fenler ağırlıklı olarak okutulmaktaydı. Şehirde, Ermenilerin dış bağlantıları nedeniyle yeni dönem felsefesi ve modern anlayışlar da görülebiliyordu. 

Ayrıca Van, misyonerlik faaliyetlerinde merkez konumuna gelmişti. Ermeni okulları ile Müslüman okullarının rekabeti de açıkça görülmekteydi. 

Diğer taraftan medreseler, geleneksel eğitim yöntemlerini devam ettiriyorlardı. 

Bediüzzaman Tahir Paşa konağındaki ilmî toplantı ve münazaralarda dönemin birçok okul muallimi ve medrese hocasıyla konuşup tartışma fırsatı bulur. Burada, medreselerdeki eskimiş yapıyı ve ağır taassubu görür. Diğer taraftan modern okullardaki fikrî serkeşliği de tespit eder. 

Din ilimlerinin yeni fen ve felsefelerden habersiz kalması ve yeni fenlerin ve felsefelerin okutulduğu okulların da dinsizliği işmam eden dile saplandığını görür. Medreselerde içine kapanan ve dışını tekfir eden anlayışa karşılık, diğer tarafta menfi düşüncelere, dinsizlik ve ırkçılığa yönelen akılları fark eder. 

Bu gözlemler Bediüzzaman’da din ilimleriyle fen ilimlerinin birlikte okutulması fikrini ortaya çıkaracaktır. Bu, aynı zamanda medreselerin tarihteki ilk yapısına, aslına dönüştürülmesi demekti. 

Bin Yıllık Medrese Geleneği 

Bin yıllık medrese geleneğinin aslı, Nizamiye medreseleriyle başlayan, Kurtuba medreseleri ile bir dönemin Fatih medreseleri gibi örnekleriyle devam eder. Bu medeniyet fidanlıkları yüzyıllarca büyük din ve fen alimlerini beraberce yetiştirebilmişti. 

Dünyanın ilk üniversiteleri sayılan kurumlar bu medreselerdi. Batıya üniversite sistemi bu medreseler sayesinde geçmişti. İslamları yüzyıllardır fen ve felsefeden uzak tutan anlayıştan kurtararak fen ve felsefeyi de hile ve şüphe bataklığından kurtaracak çözüm medrese ve üniversitenin aslına dönmeleriyle mümkün olabilecekti. 

Bunun için de, medreseler coğrafyasının orta yerinde konumlanan Van ve civarı ideal bir başlangıç noktası olarak seçilebilirdi. 

Yeni Medrese Yöntemi: Bediüzzaman Modeli 

Yeni medrese yöntemi, aslında Bediüzzaman’ın öğrenme sürecinde takip etmeye çalıştığı yöntemdir. Bediüzzaman Tahir Paşa konağındaki münazaralarda birçok medrese hocası ile rüştiye ve idadi muallimlerine meydan okuyarak her iki alanda da galip gelir. Böylece din ile fennin birlikte öğrenileceğini, öğretileceğini sembolik olarak gösterir. 

Bediüzzaman’ın eğitim yöntemi ile ilimlerin ve fenlerin kendi içinde farklılaşmasının öğrenmeye engel olmayacağı gösterilecektir. Böylece, ilmin malumattan gayri bir şey olduğu ortaya çıkarılacaktır. Ayrıca bu şekilde, talebenin her iki ilimlerdeki meseleleri talimiyle “himmeti pervaz” edecektir. 

Dinî ilimleri verirken hikayât ve İsrailiyat noktalarını nazara vermenin ve bunları hakikatlerden ayrı tutmanın yolları bulunacaktır. Bunun yöntemini de Muhakemat’ta verecektir. Hikaye anlatılıp ardından hakikate geçilecek, aradaki ilişkiler açıklanacak; bundan başka tafsilata girilmemesi, hikayenin yalnızca hakikatle söz konusu edilen ilişkileri bağlamında okunması sağlanacaktır. Çünkü, hakikat gelince hayalât ve hikayât kaybolacaktır. 
Bu anlamdaki yaklaşımları, ifade sorunları ile ilgili Muhakemat'ın birinci makalesi ile yöntem önerileri olarak ikinci makalelerinden okunmalıdır. Buradaki “havassa mahsus” bölümler bu işin akademik karşılıklarını üretmesi bağlamında önemlidir. 

Fen ilimleri ile ilgili Bediüzzaman’ın yöntem önerileri ve eğitim felsefesi anlamında zemini oluşturacak notları Muhakemat’ın üçüncü makalesi olan Unsuru’l-Akide kısmındadır. İmanın ve dinin fen ve felsefeye yaklaşım biçimlerini görmek açısından bu eserde ortaya konulan düşünceler dikkat çekidir. Buradan hareketle rahatlıkla mümin bir ehli fen ile dindar bir feylesof yaklaşımı oluşturulabilecektir. 

Eğitimde Bireyin Özgürlüğü 

Bediüzzaman’ın, öğretici konumunu ve öğreticiyi kutsallaştıran skolastik anlayışlarına karşı bireyin özgürlüğünü her alanda savunan yaklaşımı da önemlidir. 

Bu yaklaşımın temel unsurlarını, aynı dönemde neşredilen Münazarat adlı eserinde topladığı hürriyet ve meşrutiyet fikirlerinin ders verildiği, bir tür halk eğitimi şeklindeki, soru cevap tarzındaki notlarından anlıyoruz. 

Bilgeliğin ya da faziletin gereği tevazudur. Öğretici veya eğitici konumu tevazuu gerekli kılar. Zira yükseklik muhataba karşı eğilmeyi, seviyeyi bu şekilde eşitlemeyi gerektirir. Eğer, öğretici konumundaki kendini yükseltmeye çalışırsa bu başta kendi öğretici vasfının reddi anlamına gelecektir. Ve gelmelidir de. Muhatap da bu şekilde değerlendirmelidir. 

Bu yüzden kendini yüksek görmeyi ya da görünmeyi bir zaaf, hatta bir hastalık olarak görür. Öyle ki, bu durum en büyük bir rahatsızlıktır ve buradan doğacak muhatap gözündeki manevi baskı en büyük istibdattır. 
Öğreticinin kendi yüksekliğini ve yüceliğini görünür kılmaya çalışması çocukça ve cahilce bir çöküşü ifadeden başka bir şey değildir. 

Münazarat: Özgür Eğitimin Başlangıcı 

Bediüzzaman Münazarat’ta özgür eğitimin başlangıç noktasını öğretici-öğrenci ilişkisi olarak tespit ederek sağlıklı bireyler olarak her iki tarafa da sorumluluklar yükler. Ona göre eğer kişi kendi hukukuna sahip çıkmaz ve karşıdakine yüklemeye çalışırsa öğretici ehl-i himmet dahi olsa bir müstebide dönüştürecektir. 
Öğretici-öğrenci kendi haklarına sahip çıkarak bir ortak birikim ile ilmin büyük havuzunu doldurabilecekler ve her biri bir büyük havuza sahip olacaklardır. Bediüzzaman eğitimde demokratik yaklaşımları da bu şekilde inşa etmiş olacaktır. 

Bu yaklaşım gereği bireysel eğitim yerine örgün eğitim tercih edilmelidir. Bir kişinin yeteneği ne kadar yüksek de olsa bir grup karşısında yetersiz kalacaktır. Çünkü bir grup içerisinde birbirini tamamlayıcı yetenekler bir bütünün parçaları olarak çalışacaklar ve makine gibi bir üretim yapabileceklerdir. 

Üç Elif Sırrı 

Eğitimde ihtisaslaşma en önemli hususlardan biridir. İhtisaslaşmada herkes kendi alanında bir riyasete ulaşacaktır. Böylece birey de tanımlanmış olacaktır. Aynı zamanda bütünlüğün getirdiği netice ile her birey bir büyük havuzun sahibi olacaktır. Burada yeter şart, bireyin kendi yeteneklerini bütün içerisinde eritebilmesi, netice için kullanabilmesidir. 

Bunu Bediüzzaman “elif” harfi ve  “bir” rakamı ile örnekler. Üç tane elif ayrı ayrı olsalar toplamı üç değerini verir. Bir bütün oluşturmak için ayrı basamaklarda durup bir sayı oluşturduklarında yüz on bir değerini kazanabileceklerdir. 

İlim karşısında da aynı netice elde edilebilecektir. Kendi başına bir neticeyi isteyen birey, çalışmasının neticesini kendi yeteneğiyle sınırlar. Halbuki karşılıklı birbirlerine tutulan aynalar gibi bir grup çalışması ile yetenekler birleşir, bireyler çoğalır, netice üçünün ayrı ayrı toplamını çok aşacak bir toplama ulaşır. 

Çünkü ilim birbirinin sırayla takibini gerektirir. Yani bir bilgiyi kazanabilmek için öncesindeki bilgilere de ulaşmak gerekir. Bu her birey için ayrı ayrı geçerliyken, bir grup düşüncesi ile bilgiler tamamlanır ve tefani sırrı denilen birbiri içinde bütün olmak sırrı ile ilmi elde etmek kolaylaşır. 

Yeteneklere Uygun Eğitim 

Burada, önemli bir nokta da grup içindeki seviyelerin birbirine yakın olmasıdır. 

Öğretimde önemli bir kural da, “ata et, ite ot vermemektir; ata ot, ite et vermektir.”  Yani yeteneklere uygun dağılımı doğru yapmaktır. 

Öğreticinin asıl fonksiyonu buradaki organizasyonu sağlıklı bir biçimde yapmasıdır. Bunun için grup bütünlüğü içerisinde her bireyin özelliklerini doğru tespit etmek ve bu doğrultuda görevler verebilmektir. 

Kimsenin nefsi itham edilemez. O zaman beklentileri doğru belirlemek gerekir. Bunun için de doğru bir sınıflandırma önemlidir. 

Herkes sanatında büyüktür. Bunun için alanında fani olmak gerektir. Allah ilmi çalışana verecektir. Saye gayret önemlidir. İnsan için yalnız çalıştığı kadarı vardır. Bu anlayış bütün sıkıntıların çözümüdür. İslam’ın topluma kazandırdığı en büyük değerlerden biri çalışmadır. Rahmetin kapısını çalışmakla çalmak gerekir. 

Mürşit Örneği 

Öğreticinin yol göstericiliği öğrenim sürecini kolaylaştırmalıdır. Bunun için öğreticinin süreci sindirmiş olması gerekir. Bediüzzaman’ın düşüncesinde öğretici kuş gibi olmamalı, koyun gibi olmalıdır. Kuş yavrusuna sindirilmemiş olarak tane verir, muhatabı zorlar. Koyun ise süt verir, kendinden hasıl olan neticeyi muhataba sunar. Yani öğretici muhatap için önceki aşamaları tamamlamış olarak ileriye taşıyacak bir birikimi sunmalıdır. 

Tekrar tekrar Amerika’yı keşfetmeye lüzum yoktur. Bu bir kayıptır. Günümüzdeki ezberci eğitimin yaptığı tam da budur. Yani eğitici kuş gibidir, öğrenciler ise bilgileri sindirmek için debelenen ve çoğunu israf edip boşa atan kuş yavruları gibidirler. 

Öğrencinin sindirme ve ileri düzeye uygulama ve bilgileri entegre için de özgür düşünme ve demokratik paylaşım ve uygulama alanı gerekecektir. Böylece bilginin ileri düzeyde geliştirilmesi imkanı bulunabilecektir. 

Bediüzzaman’ın, Arapça öğretimi bu şekildedir. 

Yüzyıllardır Osmanlıda Arapça öğretimi günümüzdeki yabancı dil eğitimine benzer yöntemle, gramer ağırlıklı, sarf ve nahivle başlar, böylece kitabî devam ederdi. Talebe yıllarca ders alsa da Arapça pratiğini yakalayamazdı. Halbuki Bediüzzaman Arapçayı pratik üzerinden öğretecektir. Hatta Kur’ân üzerinden hem tefsir ve mantık, hem de dil dersi verir. İşte, koyun misali mürşit örneği... 

Talikat ve İşaratu’l-İ’caz, bu notları içerdiğinden dikkatle incelenmeyi bu yönden de hak etmiş eserlerdir. 

İlim Kutu İçindeki Hazinedir 

Bütün bunlardan sonra ulaşılan ilim bir kutu içindeki hazinedir. Medeniyet çarşısına getirilmiştir. Burada sunum yapacak hem bir kimyager, hem de bir tüccar olmalıdır. Yani hem din ile fen ilimlerini ince oranlarla birleştirip insanlığa faydalı bir ilaca dönüştürecektir; hem de medeniyet çarşısında bunu satabilecek bir pratikliğe ve hitabete sahip olacaktır. 

1925'ten önce Medresetüzzehra bir Şark projesiydi. Ancak bundan sonra Bediüzzaman’ın Anadolu’nun tümüne açılması ile artık bir Anadolu projesi hatta yurtdışı bağlantıları sayesinde dünya çapında bir rüyaya dönüşecektir. 

Dünya Medresetüzzehra Ruhuna Hazır 

Bugün dünyanın her noktası Medresetüzzehra ruhuna hazırdır ve vücud verilmeyi beklemektedir: 

Orta Asya’da bir medrese geleneği yüzyıllardır vardır ve yeniden doğuşa hazırdır. 

Hindistan, çok zamanlardır tasavvuf ve ilmin birlikte yeşerdiği yerler olduğu için ikisinin birleşmesine zaten alışkındır. 

Mesela Balkanlar, güçlü bir geleneği saklar. Osmanlının dinamik gücü olarak medrese medeniyetine sahiptir. 

Avrupa, Endülüs medrese geleneği üzerine inşa edilmiş bir üniversite sistemine zaten bir dönem sahip olmuştur. Bunun bir tadilatla Medresetüzzehra anlayışına dönüşmesi çok kolaydır. 

Rusya, İslam’dan başka bir geri dönüşü kalmamıştır; büyük medeniyet tecrübesini ancak Medresetüzzehra anlayışıyla canlandırabilir. 

Amerika, dindar ve özgürlükçü temelli bir Medresetüzzehra modeli ile gerçek doyumu bulabilir; saplandığı güç tutulmasından kurtarılabilir. 

Medresetüzzehra Bir İnsanlık Projesi 

Medresetüzzehra bir insanlık projesi olarak dünyaya barış ve huzur getirecektir. İnsanlığın bilim ile dinin kaynağına ulaşacağı ve bunu teklikte bulacağı bir büyük insaniyettir. 

İmanla hayatın tek kuvvet olduğunun yeniden keşfini sağlayacak yapıdır. Dinin temel faaliyetlerinden olan tefekkürün tekrar müminlerin aklında canlanması projesidir. 

Yüzyıllardır insanlığın kanadı kırık.  İnsanlık  tek kanatla, oraya buraya çarparak yol bulmaya çalışmaktadır. Medresetüzzehra insanlığın yüzündeki, kalbindeki yaraların tedavi merkezidir. 

Gece soğuk ve uzun geçmiştir. Yağışlarla çok ıslanmıştır. Sabah geç geldiğinden, anlamına uygun olarak, gökkuşağından kozmik bir lacivert seçilmiştir. Büyük bir kubbenin altında, başına sardığı gün gibi aydınlık sarığı parlamaktadır. Yüzyıldır rüyalarda beklenen genç, Medresetüzzehra'nın merdivenlerini adımlamaktadır.
 

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 567-580, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası