MEDRESETÜ’Z-ZEHRA’NIN TARİHSEL KİMLİĞİ ÜZERİNDE BİR ARAŞTIRMA DENEMESİ

Eklenme Tarihi: 23 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Ramazan BALCI[1]

Giriş

1. Bölüm Medreselerde Eğitim

Bediüzzaman’ın Medresesetüzzehra porejesinin arkasındaki etkenleri, tarihi ve toplumsal nedenleri ele almak medresenin gayesini öğrenmek ve verilen mesajı anlamak için son derece gereklidir. Her insan öncelikle kendi zamanının çocuğudur.

İslam medeniyetini temsil eden Osmanlı Devleti ve hilafet müessesinin yıkılış günlerine rastlayan bu projenin detaylarında medeniyetimizin kaybedilme sebeplerine ait ipuçları yakalamak mümkün olacaktır.

a) Medreselerde ilmî zihniyetin değişmesi

Osmanlı kuruluş dönemi ilim anlayışı, Orhan Bey zamanında 1337'de inşa ettirilen devletin ilk medresesi İznik Medresesi'ne müderris tayin edilen Davud-ı Kayserî ile başlayıp Molla Fenarî ile yerleşen "kelâmî- irfânî" çizgidir. Davud-ı Kayserî (ö. 751/1350), Tokat/Niksar'daki Nizâmiye Medresesi'nde İbn Sartak'tan matematik-astronomi tahsil etmiş ve böylece Merağa Okulu'nun birikimini tevarüs etmiştir. Kayserî irfânî söylemi medrese diliyle yeniden inşa etmiştir. Osmanlı ulemâsı burhân, beyân ve irfân geleneklerini kendilerinde cem ederek üç boyutlu bir bilgiye ulaşmışlardır.[2]

Osmanlı medreselerindeki bu güzel geleneğin uzun ömürlü olmadığı bilinmektedir. Bu konuda oldukça çok söz söylenmiştir. Bu tebliğde Bediüzzaman ile aralarındaki benzerliğe dikkat çekmek istediğimiz Kâtip Çelebi’nin (1609-1657) gözlemlerine dikkat çekmekle yetineceğiz.

Katip Çelebi medrese eğitiminden kelam ilimlerinin çıkarılması ve taassuptan yakınırken şunları söyler: Lakin nice boş kafalı kimseler ilk dönemdeki maslahat için konulan yasakları gördüler "katı bir taş gibi sert bir taklîtçilik hali içinde donup kaldılar.” Meselenin aslını düşünüp taşınmadan aklî/felsefî ilimleri red ve inkar yoluna gittiler. Felsefe ilimleri diye kötülemeye başladılar. Yeri göğü bilmez cahil iken âlim geçinenlerin "Yer ve göklerin melekûtuna bakmadılar mı?” (A'raf suresi, 185) tehdidi kulaklarına girmeyip arz ve semaya bakmayı yere göğe sığır gibi bakmak zannettiler.

Osmanlı Devleti’nin ilk devrinde cennet mekân Sultan Süleyman Han zamanına gelene kadar hikmet ile şeriat ilimlerini birlikte öğrenen âlimler şöhret kazanmıştı. Sultan Fatih Semaniye medreselerini yaptırdığında “kanun üzre ders verile” diye Haşiye-i tecrit, Şer-i Mevakıf derslerinin okunmasını vakfiyesine kaydettirmişti. Sonra gelenler ‘bu dersler felsefiyattır’ diye kaldırdılar. Hidaye ve Ekmel derslerini okumayı aklın gereği gördüler. Oysa yalnızca bunlarla yetinmek akla uygun değildi. Sonuçta ne felsefe ne Hidaye ve Ekmel kaldı.

Bu yüzden Rum diyarında ilim çarşısına kıtlık geldi. İlim ehli sönmeye yüz tuttu. Kenarda kalmış bazı Kürt diyarlarında yer yer kanun üzre hikmet ve şeriatı beraber okuyan ve daha ilme yeni başlayan talebeleri İstanbul’a gelip büyük tafra satar oldu

Onları görüp asrımızda bazı kabiliyetler hikmete talip oldular. Ben de medreselerde ders müzarekesinde istidat sahibi talebeyi Sokrat’ın Eflatunu teşvik ettiği gibi “eşyanın hakikatini ders veren ilimleri” tahsile teşvik ettim. [3]

Bu anlayış giderek güçlenmiş, l767'de Ali Paşa'nın kitaplarına el konulduğu zaman kolleksiyonda bulunan felsefe, astronomi ve tarih kitaplarının kütüphanelere konulmaması için şeyhülislâm tarafından  bir fetva çıkarılmıştı.[4] Son olarak 1869'da Şeyhülislam tarafından hazırlatılan bir raporda medreselerde okutulacak dersler arasında Matematik ve Fen Bilimlerinin yanı sıra Tefsir ve Hadis derslerine de rastlanılmamıştır. [5]

Medreselerdeki diğer önemli bir metodolojik soruna Bediüzzaman, talebenin zamanla bütün himmetini dil öğrenime ait ilimlerin tahsiline verdiğini, kelam ve ilahiyat ilimlerine zaman kalmadığı tespti ile işaret etmektedir.

b) Medrese, mektep ve zaviyeler arasındaki ayrılıkların derinleşmesi.

Maalesef bu konuda tarihin acı hatıraları vardır. Tekke ve Medereseler arasındaki en meşhur çekişmeler Kadızadeler ve Halveti şeyhleri arasındaki yaşanmıştı. Bu çekişmelerin maddî boyutuna dikkat çeken Katip Çelebi’nin tespitleri şöyleydi: “İki kavmin arasına azîm buğz ve adâvet düştü. Ekser şeyhler iki fırka olup birer tarafı tuttular. İçlerinde âkil olan "bu ma'nâ taasuptan nâşî bir kuru kavgadır. Ümmet-i Muhammed ve din karındaşlarıyız. Ne Sivâsî'den berâtımız ve ne Kadızâde'den hüccetimiz var. Onlar, iki fâzıl şeyhler idi. Birbirlerine muhâlefet ile iştihâr bulup padişaha kendilerin tanıtmış oldular. Bu bahaneyle maslahat görüp dünyâdan kâm aldılar. Bundan bize zarardan gayrı nesne hâsıl olmaz" deyu karışmadılar. Ammâ hamâkat erbâbu ısrâr idup iki taraftan onlar gibi iştihâr ümidiyle dahi bazı da'vâlara yapıştılar.”[6] Esas maksat makam kapmak haline gelince padişaha yakın olma yarışına giren medrese ve tekke mensupları birbirleri ile kavga eder hale geldi göre din adamları iki kısma ayrılmış, hiçbir dinî, ilmî ve pratik değeri bulunmayan konular etrafında kıyasıya bir kavgaya tutuşmuşlardı. Bu guruplardan birinin başında "Halvetiye" tarikatına mensup Sivâsî Efendi, diğerinin başında ise Muhammed Birgivi'nin (1522–1573) yolunu takip eden Kadızâde ( öl. 1635) bulunuyordu. Kavga bir medrese-tekke, müderris-şeyh ve molla-derviş boğuşması halini almıştı.[7]

Doğu’daki medreselerin şansı Mevlana Halid Bağdadi’nin Osmanlı yenileşme dönemine paralel bir şekilde tekke ile medreseyi barıştırması, tarikat önderlerinin aynı zamanda medrese eğitimi almasını sağlamak olmuştu. Her yenilik gibi bu tecdid te resmî bir dirençle karşılaştı. İstanbul bürokrasisi karşı tedbir almak istediğinde Vahhabî tehlikesine dikkat çeken Güney eyaletleri uyarıları etkili oldu.

Bediüzzaman’ın yetiştiği dönemde artık mektepler öne çıkmıştı. İmparatorluk genelinde mektep, medrese ve tekke arasında yer yer düşmanlık derecesine varan sürtüşmeler eksik değildi. Şayet O’nun keşifleri uygulanma imkanı bulsaydı, medrese, mektep ve tekke kaynaşması yaşanacak mükemmel insan yetiştirmenin en sağlam yolu ortaya konmuş olacaktı. Ancak gerek kendi bölgesinde gerekse İstanbul’da önemli bir kısım ulemanın ve merkezî bürokrasinin direnciyle karşılaştı.

Bediüzzaman, medrese projesi ile bu ayrılıkları sona erdirmenin hayalini kuruyordu.

c) Medrese talebelerinin siyasî olaylara karışması

Yeniçeri ocağının kaldırılması İstanbul paşalarına entrika çevirme yollarını kapatmıştı. Yeni bir siyaset aleti arayan paşalar, uzun süredir kendi hallerine terk edilmiş bir halde yaşayan medrese talebelerini keşfettiler. Sultan Aziz darbesini planlayan komite, medrese talebelerini sokağa dökmeyi başarmıştı.[8] Bu olumsuz tecrübe Devlet-i Âliye’nin en eski kurumlarından biri olan medreselerin bütünüyle kendi kaderlerine terk edilmelerinin yolunu açan önemli sebeplerden biri olacaktı.

Sultan Abdülhamid, idaresini sağlamlaştırdıktan sonra imparatorluk sınırları içerisinde büyük bir okullaşma hamlesi başlatmış, ancak medreseleri gözden çıkarmıştı. Bu tavrında softaların darbecilere verdiği desteğin etkisi vardı.  Medrese öğrencileri 1892 yılından sonra hiçbir sınava alınmamış, bu durum medrese öğretiminin seviyesini olabildiğince düşürmüştür.[9] Devletin kurumları ve problemleri ile ilgili olarak çözüm üreten layihalar isteyen Sultan Abdülhamid’e medreselerin ıslahı ile ilgili olarak çok sayıda layiha sunuldu.  Ancak Sultan bu konudaki görüşlerini değiştirmemiş, medreseler için herhangi bir iyileştirmeye yanaşmamıştır.[10] Bu durum Avrupa modasına kapılan aydınların yanında klasik İslam alimlerinin de Sultan’a karşı şiddetli bir muhalefet içine girmelerine sebep olmuştur.[11]

Bu bağlamda ele almak gerekirse 31 Mart hadisesinde medrese talebelerinin sokağa inmesi, İttihatçıların medreseler lehinde düşündükleri iyileştirme çalışmalarını etkileyen önemli gelişmelerden biriydi. Hareket ordusu İstanbul’a girdiğinde can korkusuna kapılan talebelerin çok büyük bir kısmı memleketlerine dönmek zorunda kaldı.

d) Modern Eğitim kurumlarında dinî hislerin zayıflaması

Medreselerin bozulmasındaki en önemli sebep hiç şüphesiz Osmanlı ordusu fütuhat döneminin sona ermesiyle boşta kalan genç nüfusun istihdam edilememesidir. İşsiz kalan gençler, büyük ölçüde vakıfların yatacak yer ve yemek sağlama imkanlarından yaralanmak için medrese, imaret ve tekkelerde toplanmışlardır.

Cephelerdeki sürekli yenilgiler klasik inançları sarsacak, bütün çözümler batıda aranacaktı. Üstelik kilisenin yerine İslamiyet konularak Avrupa yanlış okunacak, saltanatla özdeşleştirilen hilafet saldırıların hedefi haline gelecekti. Bu gelişmeler karşısında Osmanlı yönetiminin elinde sadece sansür vardı[12]. Sultan Abdülhamid medreselerin yerini alacak olan modern mektepleri açtığında Avrupa’dan yayılan inkarcı ruhun bu okulları kısa zamanda derinden etkilediğini hayretle görecekti. Çünki hangi tedbir alınırsa alınsın, nesiller hızlı bir şekilde dinden uzaklaşıyordu.

Sultan dinî tedbir olarak çıkardığı bir genelge ile özellikle liselere ikinci bir müdür  (müdür-i sanî) tayin edilmesini ve bunların her öğrenci için ayrıca ahlak notu vermesini, bu notu alamayan öğrencilerin başarısız sayılmasını istedi. Bu tedbirin yararı oldukça tartışılır olmakla birlikte okul yönetimlerinin aşırı dirençleri ile karşılaştı. Okullarda Kuran fıkıh ve ilmihal gibi dersler zaten okutuluyordu. İkinci bir müdüre ihtiyaç yoktu. Görüldüğü gibi durumu çözümsüzdü. Bediüzzaman’ın teklifi tam da bu ihtiyacı karşılayacaktı.  

Öte yandan Bediüzzaman, eski tarz ilm-i kelamın (dolayısı ile medrese eğitiminin) vali konaklarında karşılaşıp zaman zaman tartıştığı yeni mekteplerde yetişen memurların dinî konulardaki şüphelerini gidermediğini görmüştü. Bu sınıfın anladığı dilden konuşma zarureti vardı.

e)   Gayr-i Müslim azınlıklar lehine toplumsal dengelerin bozulması

Geleneksel aşiret yapısı toplumsal gelişmelerin önünü tıkamaktaydı. Askerlik yapma ve  vergi verme gibi korkularla merkezî yönetimin bütün tekliflerini geri çeviren aşiretler, kendi aralarında da barışı sağlamış sayılmazlardı. Eğitim, ticaret ve memuriyet, başta Ermeniler olmak üzere yabancıların eline geçmişti.

 Özellikle yabancı elçiliklerin ve Islahat Fermanı’nın ilanından sonra aileleri ile birlikte Osmanlı topraklarına yerleşen Amerikalı misyonerlerin himayesini sağlayan Ermeniler birinci sınıf vatandaş statüsüne yükselmişlerdi. Genel bir fikir vermesi açısından sadece Amerikan misyonunun açtığı yabancı okul sayısı 1895’de de 20.496 öğrencisiyle 423 okul iken  bu sayı 1913’de de 26.000 öğrencisiyle 450-460 okula ulaşmıştı.[13] Kısaca Ermeniler  gördükleri eğitim sayesinde her cihette Kürd toplumunun önüne geçmişlerdi. Bu okulların programlarına denk bir eğitim tarzı ortaya konmalıydı.

f) Bediüzzaman’ın “madde ve Allah” ilişkisini   çözmüş olması

Üçüncü husus felsefenin en önemli problemlerinden biri olan “madde ve Allah” ilişkisini   erken dönemde çözmüş olmasıydı. Bu durum kanımca O’nu yerinde duramaz hale getiren en önemli sebepti. Yeni keşifler, genelde merkezî resmî ulema tarafından daima büyük bir dirençle reddedilir. İmparatorluğun yaşadığı toplumsal yangının çaresi elinde bulunan ama kimseye derdini anlatamayan Bediüzzaman’ın durumu tahmin edilebilir.

Benzerî bir örnek vereyim: Atomların gerçekliğini  ve aralarında etkileşmeler olabileceğini ciddi olarak savunan,   Avusturyalı ünlü fizikçi Ludwig Boltzmann, bu düşüncesini dönemin bilim camiasına sunduğunda, çok  büyük bir dirençle karşılaşmıştı. Özellikle dönemin ünlü düşünürlerinden Ernst Mach ve Wilhelm Ostwald’ın temsil ettiği ve bu düşünceye şiddetle karşı çıkan bir düşünce okulunun ağır saldırısına uğramıştı. Cesareti kırılan Boltzmann,1898’de şöyle yazdı: “Zamanın egemen akımına karşı, zayıf bir şekilde savaşan, yalnız bir kişi olduğumun farkındayım”. Gittikçe büyük bir yalnızlığa itilen Boltzmann, şiddetlenen bu bunalım  sonucunda 1906’da intihar etti. Oysa yalnızca iki yıl sonra, 1908’de, Jean-Baptiste Perrin ve Robert Milikan gibi fizikçilerin yapacağı deneylerle, atomlara ilişkin ilk kesin kanıtlar elde edilecekti.[14] Bu konuya temas etmem fantezi için değil. Üstad’ın 1950’li yıllarda Hüve Nüktesi’ni Atomun sırrı keşfedildi diye küçük bir risale halinde dağıttırdığını işitmiştim.

İlimlerin esma tecellisi olarak ele alındığı düşünce sisteminin İslam alemindeki pek çok problemi çözeceği risale-i nur külliyatı ile ortaya konmuştur. Tebliğin ikinci kısmında bu konuya tekrar dönülecektir.

g) Arabistan, Hindistan, İran, Kafkasya, Türkistan, Kürdistan'daki milletler arasında  menfi ırkçılığın yaygın hale gelmesi

Kur’an’ın şiddetli kardeşlik vurgusuna ve Hz. Peygamberin sayısız ciddi ihtarlarına rağmen Müslüman kabileler çok uzun bir süre toplumsal gelişimlerini tamamlayıp millet olma sürecini tamamlayamamışlardı.

Arap yarımadasından Ortadoğu ve Kafkaslara kadar uzanan geniş bir coğrafyada – şehirleşmiş küçük vahaları ayrı tutmak şartıyla- yüzyılın başına kadar kabileler birbirlerine ile gazve adını verdikleri baskınlar düzenlediler. Bu bölgelerde kurulan siyasî yönetimlerin çoğu merkezî yönetim usullerini uygulamak yerine geleneksel yapıları koruma yolunu seçti.

Avrupa’da gelişen ırkçılık akımları örneğin bir Alman milleti, bir Fransız milleti doğururken Müslüman coğrafyada bu kadarcık olsun bir iyiliği de  görülmedi. Millet olma yerine kabileciliğe kuvvet verdi. (Bu günlerde üzerinde çalıştığım Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden örnek vereyim, dünyaya açık önemli bir ticaret bölgesinde 7 küçük  kabile 1300 sene birlikte yaşadıkları halde aynı dinin aynı ırkın mensubu tek bir toplum olamamışlardı.  İngiliz himayesinde Ancak yedi küçük birleşik krallık olabildiler.)

Bediüzzaman İslam alemini bekleyen tehlikeyi zamanında görmüştü. Menfi ırkçılık zaten zayıf olan bağları parçalayacak, dünya siyaset pazarında zayıf ta olsa İslam alemine şemsiyelik eden Osmanlı Devleti’ni yıkacaktı. Oysa böyle bir şemsiye olmadan küçük Müslüman taifelerin bağımsızlığını sürdürmesi mümkün değildi. (hal-i alem buna şahittir). Özellikle küçük taifelerin varlığını koruması Türkler ve Araplar gibi büyük taifelerin ittifak halinde bir liderlik oluşturmasına bağlıydı.

Bediüzzaman, eğitim seviyesinin artırılarak her ferdin gerek şahsî, gerekse kavmî menfeatinin Müslümanların ittihadında olduğunun görebilecek ve ona göre muhabbet-i İslamiyet’le ile ortak hareket edebilecekleri bir seviyeye ulaşmalarını istiyordu. Bu hedefini Medresetüzzehra’da uygulamaya koyacağı eğitim sistemi ile gerçekleştirecekti.

2. Bölüm Medresetüzzehra Binasının İnşası

a) İttihat ve Terakki Medresesi

Tebliğin bu bölümünde Medresetüzzehra’nın maddî yapısı ile ilgili ulaşabildiğim belgeleri değerlendirmek istiyorum: Van’da medrese yapımıyla ilgili taleplerin Bediüzzaman’ın İstanbul’a gelişi ile başladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Meşrutiyet’e yakın dönemde geldiği İstanbul’da bu konuyu gündeme getirmiş, bilindiği gibi resmî çevreler bu talebe olumlu yaklaşmamıştır. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte bir derece siyasî olayların akışına kapılan İmam Bediüzzaman’ın bu günlerde Medresetüzzehra projesini tekrar gündeme getirdiği bilinmemektedir.  31 Mart 1909 askerî darbesinden sonra geri döndüğü şarkın yaylalarında aşiretlere verdiği derslerden oluşan Münazarat isimli eserinde bu projeyi tekrar güçlü bir şekilde dile getirmiştir.

Yeni dönemde İttihatçılar, Sultan Abdülhamid döneminde uzun bir süre ihmal edilen medreseleri ihya etme konusunda -toplumsal talebin de etkisi ile- istekli davranmışlardır.

Sultan Reşad’ın  Rumeli seyahatine katılan Bediüzzaman, Piriştine de inşa edilecek Medrese-i İslami’ye projesiyle yakından ilgilenmiştir. Bu dönemde batıda Arnavutlar’ın merkez ile yaşadıkları sorunlar ile doğuda Kürt aşiretlerin merkez ile yaşadıkları sorunlar benzerlik göstermektedir. Bediüzzaman bu medreseye doğuda daha fazla ihtiyaç olduğunu ileri sürmüş İttihatçı dostlarının yardımını istemiştir.[15]

Arşiv kayıtlarından anlaşıldığına göre Van’da güçlü bir merkez teşkil eden İttihatçılar, Bediüzzaman’ın medrese taleplerine ilgisiz kalmamıştır. 1911  yılında İttihat ve Terakki Kulubü öncülüğünde halkın yardımları ile Erek caddesinde büyük bir medresenin inşaatına başlanmıştır. Dört yıl içerisinde halktan 2500 lira civarında para toplanmış, inşaatın ¾’ü tamamlanmıştır. İnşaat henüz tamamlanmadan farklı gelişmeler yaşanmıştır. Tartışmalardan anlaşıldığına göre medrese binası askerî kışla yapılmıştır.

Eylül 1912 tarihinde aralarında Müftü Sıddık Enver Efendi ile birlikte İmam Bediüzzaman’ın da bulunduğu bir grup ulema  Dahiliye Nezareti’ne verdikleri dilekçe ile durumu protesto edip binanın tahliyesini istemişlerdir. Dilekçede “ Zihinleri  tahdiş ve kendilerini me’yus eden bu uygulamanın durdurulmasını hakiki meşrutiyet-perver hükümetten rica” etmektedirler. Binanın bir kısmı  sanayi mektebi yapılmalı hayır sahiplerinin arzusu doğrultusunda medrese eğitime başlamalıdır.

İnşaatın durduğu dönemde bir kısmının İttihat Terakki  Kulübü yapıldığı anlaşılan bina ilgili tartışmalar uzun süre devam etmiştir.  Van Valiliği, medresenin iyi bir plan yapılmadan çok büyük mikyasta inşasına başlanıldığını dört yıl içinde ¾’lük kısmının tamamlandığını, binanın tamamlanabilmesi için bin liraya ihtiyaç duyulduğunu ileri sürmektedir. Dört yıllık süre içerisinde halktan iki bin beş yüz lira civarında bir yardım toplanılmıştır. Halkın daha fazla yardım yapma imkanı kalmadığı için  inşaatın tamamlanmasına imkân görülmemektedir.  Yarım kalan inşaatın kışın çökme ihtimalini göz önünde bulunduran yetkililer, medrese binasının iki bin beş yüz üç bin lira arasında bir fiyat ile cihet-i askeriyeye satılmasını önermektedir. Böylece bir yandan askeriyenin kışla ve hastane ihtiyacı karşılanacak, diğer yandan üç bin liranın bir kısmı ile bir medrese yapılabileceği gibi artan para ile talebelerin ihtiyacını karşılayacak daimi geliri olan bir akar mülk satın alınabilecektir.[16]

Vali bu mütalaasının sonuna eklediği notta hükümetin yarım bırakılan binanın tamamlanmasını kabul etmesi ve talebelerin sürekli ihtiyaçlarının karşılanması durumunda medresenin her türlü bilim ve fennin tahsiline müsait bir medrese haline getirilmesini önermektedir. Bu yapılamayacak ise binanın üç bin liraya satın alınarak vücuduna şiddetli ihtiyaç görülen hastane haline getirilmesi gerekmektedir.

Bölgeden yapılan itirazlara rağmen durum değişmemiş şikayetler zaman zaman yenilenmiştir.  Bunlardan  Mülkiye müfettişi Abdülkadir Bey’in 11 Haziran 1914 tarihli raporu farklı bir iddiayı gündeme getirmiştir:  Medresetü’l-vaizin veya Darü’l-muallimîn-i âli yapılmak maksadıyla Van, Bitlis ve diğer şark nahiyeleri halkının yardımlarıyla dört bin lira sarf edilerek vücuda getirilen bina İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gücünü kaybettiği Kamil Paşa hükümeti zamanında[17] Cabir Paşa tarafından iki bin liraya satın alınarak Selimiye namıyla kışlaya çevrilmiştir.  Ancak bu para henüz ödenmemiştir. Bu tür müesseselerin hükümet tarafından ihya edilmesi lazım gelirken halkın kendi parası ve intibahı ile inşa ettikleri binanın (mebâni-i âliyenin) ucuz bir fiyatla ellerinden alınması kışla, hükümet hastanesi veya karakol yapılması uygun değildir. İade edilmesi için yapılan mükerrer müracaatlara cevap verilmemesi Müslüman ahali tarafından üzüntüyle karşılanmıştır. Gayri Müslimlerin bu gibi müesseselerine katiyen ilişilmediği halde benzer kurumlar konusunda pek fakir olan Müslümanların mebani-i milliyelerini işgal ederek resmi bina yapılması, millet ile hükümetin birbirinden uzaklaşmasını ve halkın geri kalmasını netice verecektir. Hükümet ve adaletin şerefinin korunması için Selimiye Kışlası adı verilen binanın acilen tahliye edilerek iadesi gerekmektedir. Aksi halde hoş olmayan haller zuhur edecektir.

Abdülkadir Efendinin bu raporundan sonra bölgede bulunan İttihat ve Terakki Müfettişlerinin görüşü alınmıştır. Bu günlerde cihan harbinin kapıya geldiğini hatırlamak gerekir. Askerî ihtiyaçlar ön plana geçmiş, medrese üç bin lira bedel mukabilinde istimlak edilmiştir. Ancak paranın ödendiğine dair bir kayda rastlanılmamıştır.[18]

b) Medresetüzzehra’nın İnşası

İttihat Terakki Medresesi adıyla anılan bu talihsiz teşebbüse paralel olarak Üstadın, Medresetüzzehra inşaatı için çalıştığı görülmektedir.

Özellikle Enver Paşa ve Said Halim Paşa gibi dine hürmetkar İttihatçı reislerin Onu bir parça anlayabilmiş olması imparatorluk için bir şanstı. Medresetüzzehra’nın ilk inşaatına karar verilmesinde bu çevrenin önemli katkıları oldu. Belgelerde medresenin yapılma gerekçeleri arasında Şiileşme tehlikesine dikkat çekilmesi ve Rusya’nın muhalif Kürtlerle işbirliği yolları aradığına vurgu yapılması, resmî çevreleri etkilemeye yardımcı olmuştu.

Bu süreçte Van valileri ile yakın diyalog içinde olduğu yine belgelerden anlaşılmaktadır. Söz gelimi İttihat Terakki Medresesi ile ilgili tartışmalar sırasında   Vali İsmail Hakkı Bey,  İmam Bediüzzaman’ın vücuda getirmeye çalıştığı medrese projesinden bahseder:

“Kürdistan merkezi olan Van gölü sahilinde de Kosova’yı teşrif-i şahaneleri sırasında Priştine’nin Meşhed-i Hüdavendigar Hazretleri civarında vaz’-ı esası icra edilen medrese-i âliyeye müşabih ve belki de ondan daha vasi’ mikyasta âli bir müessese-i irfanın vücuda getirilmesine esbab-ı müteaddide ve muhtelifeden naşi ihtiyacı şedid ve kat’î vardır. Bu havali için elzem olan böyle bir müessesenin vücuda getirilmesi ne kadar teehhür eder ise fikr-i kâsıranemce hükümet o kadar zararlıdır. İzaha ihtiyaç olmayan esbab-ı mütenevvia ve müteaddideden dolayı bu vasi’ imparatorluğun aksa-yı garbında inşasına ibtidar edilen müessese-i irfânın bir aynına da aksar-ı şarkta yani Kürdistan merkezinde başlanmasına lüzum-ı kavi vardır fikrindeyim.”

 Resmî çevrelerde dile gelmeye başlayan projenin hızlanmasında Kosova’nın Sırplar tarafından işgal edilmesi önemli bir rol oynamıştır. (Ekim-Kasım 1912) Bunun yanında 9 Nisan 1913 tarihinde Van Valiliği’ne tayin edilen Beyoğlu Mutasarrıfı Tahsin Bey’in önemli katkıları olmuştur. Tahsin Bey, konuyu ısrarlı bir şekilde takip etmiştir. 

 23 Haziran 1913 tarihli yazısında; asırlardır uyuyan bu  geniş kıtanın imar edilebilmesi için maarife duyulan ihtiyacı dile getirmiş, vatanın bu kısmının mukadderatının muhafazası ve Şiileştirmeye karşı bir set inşa edilmesi için dinî asabiyet ve manevi bağların inkişaf ettirilmesine olan ihtiyaca dikkat çekmiştir.  Diğer şark vilayetlerinin de istifadesi göz önüne alınarak Van merkezinde Darulfünun şeklinde şeriat ilimleri ve fen bilimlerinin birlikte okutulacağı bir medresenin inşa edilmesini istemiştir.

Vali ile birlikte hareket ettikleri anlaşılan bir grup alimin müracaatları  Tahsin Bey tarafından merkeze iletilmiştir: Hükümet bu tarihe kadar maarif ve tahsilleri namına hiçbir fadekarlıkta bulunmamıştır. Bölgede Şii mezhebi günden güne yayılmaktadır. Cehalet yüzünden akıbet-i diniye fena bir şekle girecektir.  Darulfünun şeklinde bir medrese-i âliye  yapılmalı  ve yapım masrafları  ceyb-i hümayundan karşılanmalıdır.

 Vilayet meclisi azalarının bu konuda ikinci bir müracaatını önlediğini ileri süren  Tahsin Bey, medresenin inşası için halkın umumunda şayan-ı dikkat bir arzu görüldüğünü, çoktan beri maddî bir lütfa intizar eden halkın padişaha olan dini hislerinin bir kat daha takviye edileceğini belirtmektedir. Ayrıca Abdürrezzak taraftarlarının menfi propagandalarına karşı bundan daha büyük bir darbe vurmak mümkün değildir.[19]

Öte yandan Dahiliye Nazırı Talat Paşa, Bediüzzaman’ın İstanbul’da padişah nezdinde yaptığı çalışmalardan haberdar olmalıdır. Zira Temmuz 1913 tarihinde bölgeden gelen talepleri Sadrazam’a ilettiği sırada  “ahali-i İslamiye’nin makam-ı hilafet ve saltanata olan merbutiyetlerini takviye edeceğine inanılan bu müessese için padişahın on beş bin lira sarf edeceğinden” bahsetmiştir.  Talat Paşa’ya göre on bin lira da Evkaf Nezareti’nin tahsis etmesi durumunda 25.000 lira ile Van’ın uygun bir yerinde Medrese-i Âliye inşa edilebilecektir. [20]

Talat Paşa’ya 6  Temmuz 1913 tarihinde cevap veren Sadrazam Mehmet Said Paşa, Medrese-i Âliye inşaatının yapılan keşif üzerine yedi bin  beş yüz lira tuttuğunu, masrafın evkaf hazinesinden karşılanacağını ve isminin padişaha nispet edileceğini bildirilmiştir.[21] Bu gelişme üzerine medresenin keşif evrakları ve planı Evkaf Nezareti’ne gönderilmiş, inşaatın bir an önce başlatılması  istenmiştir.

29  Temmuz 1913 tarihine kadar harekete geçilmediğini gören Tahsin Bey’in, Evkaf Nezareti’ne yaptığı müracaata Maliye Nezareti’nin vakıf gelirlerinden doğan tahsisatları Evkaf Nezareti’ne teslim etmediği için  inşaat masrafı olan 7 500 lirayı ödenme imkânı bulunmadığı  cevabını almıştır. Konu Meclis-i Vükelaya intikal etmiş, valiliğin gerekçelerini dikkate alan hükümet, medrese inşaatı için 2 000 liran gönderilmesine karar vermiştir.[22] Nihayet 23 Ekim 1913 tarihinde binlerce ahali asker ve mahalli ulemanın hazır bulunduğu bir törenle Medrese-i Âliye-i Reşadiye’nin temeli  atılmıştır.[23]

Bu belgeler daha önceden bilinmesine rağmen isim konusundaki farklılık yüzünden uzun bir süre bunların Medresetüzzehra ile ilgili olmayabileceği konusunda tereddüt içinde oldum. Ancak belgeler dikkatli bir şekilde incelediğinde adı geçen medresenin Medresetüzzehra olduğu konusundaki kanaatim güçlendi. Üstadın isimden ziyade mananın peşinde olduğu yıllar sonra Erzurum’da açılacak olan üniversiteyi sahiplenmesinden anlaşılmaktaydı.[24]

Bunun yanında üstadın takip ettiği meslek medresenin eğitimi programı olarak tespit edilmişti. Valiler süreç içerisinde isim vermeseler de Üstadın telkin ettiğine şüphe olmayan ifadeler kullanmıştır. Ayrıca devletin içinde bulunduğu mali kiriz, Van’da  aynı dönemde aynı programı takip eden ikinci bir medresenin inşası için müsait değildir. Özellikle medrese masraflarının Sulatan Reşad tarafından karşılanıyor olması bu konuda şüpheye mahal bırakmamaktadır. Üstadın bahsettiği 20.000 lira, üç ayrı bölgede kurulmak istenen üç medresenin toplam maliyetidir. Van’da projenin başarı ile yürütülmesi durumunda diğer ikisinin yapımına başlanacak olmalıdır.

Son olarak aşağıya alacağım belge bu konudaki tereddütleri biraz daha gidermektedir. Konunu başında bahsi geçen İttihat ve Terakki Medresesi için hükümete yapılan son müracaat 23 Haziran 1914 tarihli belgedir. Buna göre ulemadan Taha ve Müftü Sıddık Efendiler “Muhitimiz cehalet-i amîkasına artık tahammül kalmadı” diyerek yeniden İttihat ve Terakki Medresesi diye anılan binanın iadesini istemişlerdi. İleri sürülen tekliflere göre,  Evkaf Nezareti’nin yapma kararı aldığı medresenin inşası seneler sürecekti. Vilayet merkezinde dağılmış olan medreseler, el konulan medresede birleştirilmeli ve bir nizam altına alınmalıydı.  Bu Darülfünundan daha ziyade meyve verecekti ve cehalet derdine kısa zamanda deva olacaktı.[25]

Müracaatın cihan harbine sadece 4 ay kala yapıldığı dikkate alınacak olursa bu tarihe kadar çoktan temelinin atıldığını bildiğimiz Medresetüzzehra’dan bu iki zatın haberdar olmaması düşünülemez. Bu tarihte Van’da inşaatı sürdürülen tek bir medrese vardır, o da Medresetüzzehra yani Medrese-i Âliye-i Reşadiye’dir. Üstad hayata geçmesi için ciddî şekilde katkıda bulunduğu bu projenin ismini dert etmemiş, hatıratında kendi medresesi olarak bahsetmiş olmalıdır.

c) Ankara Meclisinde Medresetüzzehra

Üstadın Ankara meclisinde yaptığı çalışmaların ayrıntısına girmeyeceğim. Sadece  kendi ifadeleri ile kısaca temas etmek istiyorum: ‘1338/1922’de Ankara’ya gittim, yine o hakikate çalıştım. İki yüz mebustan 163 mebusun imzalarıyla, o medresemize 150 bin banknot iblağ ederek o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf, medreseler kapandı, onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenâb-ı Erhamürrahimîn, o medresenin manevî hüviyetini Isparta vilâyetinde tesis eyledi. Risale-i Nur’u tecessüm ettirdi. İnşaallah istikbalde Risale-i Nur şakirdleri o âli hakikatin maddî suretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar.[26]

Tek Parti hükümetinin 1924’te medreseleri kapatması ile maddi surette medrese yapılması imkanı ortadan kalkmıştır. Bediüzzaman’ın sonraki hayatı istikbalde vücuda gelecek bu medresenin okutacağı ders kitaplarını hazırlamak ile geçirecektir. Risale-i Nurun yayıldığı merkezleri "Medresetüzzehra" diye adlandırmış. Manevi hüviyetinin Isparta vilayetinde tesis edildiğini kabul etmiş, "maddi suretini" tesis etmelerini talebelerine vasiyet etmiştir.

3. Bölüm Medresetüzzehra’da eğitim-öğretimin niteliği

a) Fünun-ı cedidenin okutulması

Medresetüzzehra projesinin en önemli ayağı, verilecek eğitimin ilme ve dine bakış açısını ifade eden kısmıdır. Yaygın olarak ifade edilen “fen ilimleri ile din ilimlerini birlikte okutulması” ifadesi kanaatimce İmam Bediüzzaman’ın görüşlerini ifade etmemektedir. Zira bu husus öteden beri pek çok alimin dilinde gezen bir öneridir.

Söz gelimi Katip Çelebi sadece Kürd bölgelerinden İstanbul’a gelen alimlerden bahsetmiyordu. Günümüzde Üstad ile özdeşleşen bir cümlenin de ilk sahibiydi: “Bir kanatla menzil alınmaz. Ma’kulat ve meşru’at cenaheyn mesabesindedir”. (Bir kanatla yol alınmaz. Fen ilimleri ile Şeriat ilimleri iki kanat gibidir.)[27] Üstad “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder” sözleriyle Katip Çelebi’nin unutulmuş sözlerini yeni bir formatta güncellemişti.

Bediüzzaman’ın medreseler için önerdiği eğitimin temeli “Fünun-ı cedideyi, ulûm-ı medaris ile mezc ve derc” etme esasına dayanır. Bediüzzaman, Arapça ve Kuran’ın okutulduğu yerde söz gelimi Fizik ve Kimya da okutulsun demiyordu. Zaten yeni açılan ibtidaî, rüşdî ve idadi gibi modern mekteplerde bunlar birlikte okutuluyordu. Ve hiçbir probleme çözüm üretememişlerdi.

Bediüzzaman, Allah’ın (cc) kainat üzerindeki tasarruf şeklini doğru bir bakış açısı ile çözmüş, orijinal bir varlık felsefesi ortaya koymuştu. Bu felsefeye göre maddi alemî, esma ve sıfatın bir tecellisi sayan –kendi tefekkür silsilesi içinde bunu ispat eden- bir bakış açısı ile, ilimler yeniden yazılmalı ve anlatılmalıydı. Varlık aleminin umumen tabi olduğu büyük küllî nizamdan ta en küçük bir zerrenin tabi olduğu en basit kurallara kadar her şey Allah’ın ilim, irade, kudret ve hikmetinin bir tefsiriydi ve 99 esmadan birinin eseriydi. Öyleyse bilimde faili meçhul bir cümle kurulamazdı.

Bu bakış açısını “Ve alleme Âdem’el- esmâe küllühüm” ayetinin tefsirinde şu ifadelerle ortaya koydu. “Şu âyet-i acibe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemalât-ı ilmiye ve terakkiyat-ı fenniye ve havarik-ı sun'iyeyi "talim-i esma" ünvanıyla ifade ve tabir etmekte şöyle latif bir remz-i ulvî var ki: Herbir kemalin, herbir ilmin, herbir terakkiyatın, herbir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlahîye dayanıyor.

“Meselâ: Hakikat-ı mevcudattan bahseden Hikmetü’l-Eşya, Cenab-ı Hakk'ın (Celle Celalühü) "İsm-i Hakîm"inin tecelliyat-ı kübrasını müdebbirane, mürebbiyane; eşyada, menfaatlarında ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafata inkılab eder ve malayaniyat olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalalete yol açar”.

Bu konuya ehil bilim adamları el atmalı “bilimsel bir disiplin içinde kainatı esma tecellisi sayan bir bakış açısı ile” ilimler üzerindeki ilahî tasarrufu göstere göstere fen bilimleri yeniden yazılmalıdır. Bu yapılabildikten sonra Risale-i Nur’un bilimlere bakan tecdid görevi tamamlanmış olacaktır.

b) Medresetüzzehra’nın Dili

İmam Bediüzzaman’nın hakiki misyonu itikatta ve içtimaî hayatta tevhidi ve kardeşliği gerçekleştirmek olmuştur. Bu nokta göz ardı edildiği zaman onun fikirlerini doğru anlamak mümkün değildir.  Münazarat’ta Medresetüzzehra ile ilgili bahsi  “Yakînen biliyoruz, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder” ifadeleri bitirmesi manidardır. Medresetüzzehra’da Kürtçe caizdir derken gerek tarihî, gerek coğrafî gerekse dinî açıdan vahdet ve ittihadın gerekçelerinin ilim yoluyla elde edilebileceğine ve bunun ancak bölge halkının cehaletten kurtarılması ile mümkün olabileceğine dikkat çekmektedir. Bediüzzaman bilgi ve marifetin, birlik ve muhabbete sebep olacağını çok defa dile getirmiş, medrese projesinin temel sebeplerinden biri olarak göstermiştir. Gerek Osmanlı döneminde gerekse Ankara’da Cumhuriyet meclisinde Medresetüzzehra ile ilgili yaptığı bütün konuşmalarda bu esasa vurgu yapmıştır.

O’na göre medreseler ihya edilerek, maarifin temeli atılmalı, bunun neticesinde doğacak olan ve dahili ihtilaflardan mahv olan büyük kuvvet, harice karşı kullanılmak için hükümetin emrine  verilmelidir. Böylece Kürd kavminin adalete müstahak ve medeniyete kabiliyetli oldukları görülmüş olacaktır.[28]

Bediüzzaman Saîd Nûrsî, ana dil ile yapılan eğitimin, taş üzerine kazılan nakış gibi olacağını ileri sürer.  Kaderin bir sikkesi olan ana dil zihinde çatallaşmayı önlediği gibi  milli duyguların parıltılarını taşıması yönüyle de önemlidir.[29] Buna göre temel eğitimde Kürtçe kullanılmalı bilim dili ve dini eğitim için Türkçe ve Arapça öğrenilmelidir. Dil meselesi, kendi zemininde tartışıldığı sürece anlaşılabilecek bir konu olduğu halde, siyasî maksatların olayı çıkmaza sürükleme tehlikesi vardır. Burada gözden kaçırılmaması gereken husus İmam Bediüzzaman’ın esas dilinin bütün alem-i İslam için ön gördüğü Uhuvvet Risalesinin dilidir.  Alem-i İslam’ı kan gölüne çeviren manzaralar karşısında bu dile olan ihtiyacın şiddeti konusunda değerlendirme yapmaya ihtiyaç kalmamaktadır.

Sonuç:

Bu gün Medresetüzzehra projesinin yüzüncü yılında bu meseleyi konuşmak üzüntü vericidir. Zira doğru fikirlerin de bir ömrü vardır. Bediüzzaman’ın ömrü boyunca maksadının aksi ile itham edilmesi bir tarafa her sosyal hadise karşısında Bediüzzaman dememiş miydi türünden bir eseflenme ayrıca bir talihsizlik olmalıdır. Genelde büyük bir güç olduğu bilinen ancak binbir parçaya bölünen Risale-i Nur kaynaklı sivil toplum örgütleri güçlerini birleştirmeli ve yakınmak yerine çözüm üreten sosyal projeleri hayata geçirmelidirler.

Nur dershaneleri adıyla hizmet veren sivil etkinliklerin, demokratik hakların son derece sınırlı olduğu bir dönemin zorunlu sonucu olarak ortaya çıktığı bilinmektedir. Yeni dönemde gelişen demokratik haklar ve sivil toplum örgütlerinin kazandığı statüler göz önüne alınarak gayr-i resmi dershanelerin birer küçük Medresetüzzehra haline çevrilmesi için gerekli çalışmalar yapılmalıdır.


[1] Yrd. Doç. Dr. İstanbul Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü

[2] İhsan Fazlıoğlu, "Osmanlı Coğrafyasında İlmî Hayatın Teşekkülü ve Davud el-Kayserî", Uluslararası Dâvûd el-Kayserî Sempozyumu Tebliğleri, Kayseri 1998, s. 36

[3] Kâtip Çelebi, Mîzânü'l-hakk, Tasvîr-i Efkâr neşri, s. 6-9

[4] Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600) S:187-193 Çeviren: Ruşen SEZER Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları 3. Baskı İstanbul, 2003 s. 187-193 

[5] Mübahat Kütükoğlu,  1865’de Faal İstanbul Medreseleri, Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı:7-8’den Ayrı Basım, Edebiyat Fakültesi Matbaası,  İstanbul 1977, s.1-13.

[6] Kâtip Çelebi, s. 122-123

[7] Cengiz Gündoğdu, "XVII. Yüzyılda Tekke-Medrese Münâsebetleri Açısından Sivâsîler-Kadı-zâdeliler Mücadelesi", İLAM Araştırma Dergisi, c. III, sy. 1, İstanbul, Ocak-Haziran 1998, s.37-72; IV. Murad, bunların etkisi ile tütün ve kahveyi yasaklamış, bu bahene ile şehri zorbalardan temizlemişti. 1656'da, İstanbul’da bütün tekkeleri ve bidat saydıkları minareleri yıkıp dinî sapkınlığın kökünü kesmek için harekete geçtiklerinde Köprülü Mehmet Paşa (ö. 1661) tarafından önde gelen isimleri Kıbrıs’a sürüldü. 

[8] Ramazan Balcı, Beyaz Atlının Ölümü Sultan Abdülaziz, Nesil 2006, s.

[9] Mustafa Sanal, Osmanlı Devleti’nde Medreselere Ders Programları, Öğretim Metodu, Ölçme Değerlendirme, Öğretimde Ve İhtisaslaşma Bakımından Genel Bir Bakış Erciyes Ünv. İİBF., Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 14 Yıl: 2003/1 (149-168 s.)

[10] Sultan Abdülhamid’e sunulan örnek bir layiha için bkz. Ramazan Balcı, Medreselerin Islahı Konusunda Sultan II. Abdülhamid’in Hazırlattığı Bir Layihanın Tahlili, Tarih Okulu Dergisi XII. Sayısı , 8Haziran, 2012

[11] II. Meşrutiyet sonrası medreseleri ıslah çalışmaları sırasında mevcut medreseler hakkında düzenlenen “Ders Vekâleti ve Müderris Defteri” raporlarına göre mevcut 185 medreseden pek çoğu harap halde içine girilmeyecek derecede bulunmuştur. Bkz. M. Kütükoğlu, İslam tetkikleri Enstitüsü Dergisi, c. VII, İÜEFY, İstanbul 1978, s.24-207

[12] Yabancı elçiliklerin himayesinde kurulan matbaalar devletin uyguladığı sansürü etkisiz kılmıştır. Ya da sansürün sınırlarını yerli yayınlarla sınırlamış, bu durum sosyal dengeyi bozucu bir rol oynamıştır.  Söz gelimi Matbuat İdaresi yaptığı tahkikat sonucunda İstanbul'un farklı yerlerinde yüzden fazla ruhsatsız matbaa tespit etmiş, matbuat ve maarif memurları tarafından teftiş edilmelerine sefaretler tarafından engel olunmuştur. Aramyan Nersis'in Çakmakçılar yokuşunda izinsiz olarak açtığı matbaanın kapatılması için gönderilen memurlara Aramyan, matbaanın pederinden intikal ettiğini ve kendisinin Fransız vatandaşı olduğunu, ruhsat almak için konsolosluğa müracaat ettiği halde matbuat nizamnamesi üzerinde sefaretler arasındaki ihtilaf giderilinceye kadar beklemesinin istendiğini ileri sürmüştür. Ruhsatsız yabancı matbaalar, gümrüklerde yabancı neşriyat hakkında yapılan çok sıkı denetimi geçersiz kılacak derecede zararlı yayınlar yapmaktadır. Konunun bu halde bırakılması, ileride çıkarılacak bir nizamnamenin uygulanmasını imkânsız hale getirecektir. BOA. BEO 195/14625–18

[13] Kocabaşoğlu, Uygur, Anadolu’daki Amerika Kendi Belgeleriyle, 19.Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Amerikan Misyoner Okulları, İmge Yayınları, Ankara 2000 s. 102-110

[14] http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bdergi/yildiztakimi/pdf/eylul08/YT06.pdf (11/09/2012)

[15]     Piriştine’de yapılacak olan Medrese-i İslamiye’nin yapım masraflarını Medresetüzzehra gibi Sultan Reşad üstlenmişti. Aşağıdaki belge dönemi itibarıyla yaşanan güçlükleri göstermesi açısından ilginçtir. Ve Medresetüzzehra’nın yapımı sırasında karşılaşılan güçlerle örtüşmektedir.

 Hazine-i Hassa-i Şahane Dâhiliye Nezareti Celilesine:

 Devletli efendim hazretleri, Priştine’de Meşhed-i Mübarek civarında inşasına mübaşeret edilip masarifinin taraf-ıs eşref-i hazret-i padişahiyeden tesviyesi rehin-i tasvib-i âli olarak birkaç taksiti de ihsan buyrulmuş olan Medrese-i İslamiye inşaatının tatile düçar olmaması için şehrî beşer yüz liradan ibaret bulunan Mart, Nisan, Mayıs ve Haziran taksitlerinin sürat-i irsali, Mabeyn-i Hümayun-ı mülükâne Başkitabet-i Celilesine yazılıp hazineye tevdi buyrulan 21 Haziran 328 tarihli 157 numaralı tezkire-i celile-i dâverilerinde iş’ar buyrulmuştur. Mezkûr Medrese-i İslamiye’nin beş bin liraya baliğ olacak olan masarif-i inşaiyesinin hazinece tesviyesi şeref-sudur buyrulan irade-i seniyye-i cenab-ı padişahî muktezayı münifinden olmasına mebni meblağ-ı mezbura mahsuben hazinece üç defada cem’an iki bin beş yüz lira vilayete gönderilmiştir. Ancak masarifi-i inşaiye-i mezkurenin şehrî beş yüz lira olarak tesviyesini mutazammın hazinece bir taahhüt vaki olmayıp derece-i inşaatın hâsıl edeceği ihtiyacat nispetinde tesviye olunacağı derkâr ve mahaza vilayet-i müşarun ileyhaya beş yüz lira daha derdest-i tisyar bulunmuş olup ...” Takip eden belgelerde aylık taksit tutarlarını bir kaç ay ödenemediği görülmüştür. Bkz. BOA. DH. İD 25/23

[16]BOA.  DH İD.84/20, 17 Eylül 1912

[17] Kâmil Paşa hükümeti (29 Ekim 1912 - 23 Ocak 1913)

[18] BOA. DH.İ.UM.EK. 88 /102, 6 Eylül 1914

[19] BOA. DH. İ.UM. E-8613; 26 Haziran 1913

[20] BOA. BEO. 4194314491 (lef 3)

[21]BOA. DH. İ.UM E-86; 23 Haziran 1329

[22] BOA. BEO 4205315 329 (9 Ağustos 1913)

[23]BOA.  DH. İ.UM E-86

[24] Erzurum üniversitesi açıldığı zaman bunun 55 yıllık gaye-i hayali olduğunu bildirmiş ve sevinçler içinde “Câmiü’l-Ezher Afrika'da bir medrese-i umumî olduğu gibi, Asya, Afrika'dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darü’l-fünûn, bir İslâm Üniversitesi Asya'da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini mesela: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Kur'ân'ın  ‘mü’minler kardeştir” kanunu tam inkişaf etsin, felsefe fünûnu ile ulûm-u diniye barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakikatiyle tam olarak barışsın”  şeklinde Cumhurbaşkanına tebrik mektubu yazmıştı. Bediüzzaman Said-i Nursi,  Emirdağ Lahikası, II, s. 438

[25] BOA. DH.İB. 8420 (belge ulema arasındaki görüş farklarına ve belki de aradaki bir kırgınlığa işaret etmesi yönüyle de önemlidir.)

[26]   Nursi, Tarihçe-i Hayat, 282; Emirdağ Lahikası, s. 431

[27]Kâtip Çelebi, s. 140

[28] Bediüzzaman Said-i Nursi, "Kürd'ler Neye Muhtaçtır?" Âsâr-ı Bediiyye, S. 464

[29]Bediüzzaman Said Nursi, İçtimai Dersler, s. 191

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 475-494, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası